Tarih Yazıcılığı Nedir

Tarih Yazıcılığı Nedir , Tarih Yazıcılığı Çeşitleri , Tarih Yazıcılığının Gelişimi

tarih yazıcılığı, hîstorîyografî olarak da bilinir, tarih yapıtlarının yazımının yanı sıra tarihçiliğin kuram ve tarihini de belirten terim. Genellikle tarihçilik deyimiyle eşanlamlı kullanılır, ama çağdaş bir disiplin olarak tarih(*) ayrı bir başlık oluşturur.

Olayların yer ve zaman gösterilerek kaydedilmesi aşağı yukarı yeryüzünde uygarlığın ve devletin ortaya çıkışıyla başladı. Eski Mısır, Babil, Asur, Hitit ve Pers kralları, şanlı zaferlerini ve parlak başarılarını anıtsal yazıtlarla yaşatmak istemiş, yönetim mekanizmalarının bir parçası olarak büyük arşivler oluşturmuşlardı. Asur kralı Asurba-nipal’in (hd İÖ 668-y . 627) belgelerinden 20 bin kadar kil tablet günümüze ulaştı. Kronolojik sıralamanın ilk örnekleri ise Mısır ve Mezopotamya’da tapmaklarda korunan ve bazen hükümdarlık döneminin başlıca olaylarını kısaca anlatan kral listeleriydi. Halk ile saray ve tapınak arasında derin bir uçurumun bulunduğu bu dönemde tarih yazıcılığı yalnızca devletin, hükümdarların, askeri zaferlerin öyküsü olarak başladı ve bunun ötesine geçilebilmesi için binlerce yıllık bir evrim gerekti.

Yakındoğu’da rahipler eliyle yürütülen kayıt etkinliği devletin kutsallaştırılmış geçmişini yaşatan mitoloji ile iç içeydi. Eski Yunan’ın daha ticari, daha bireyselleşmiş, evrenin bütünlüğünün akılcı araştırmalarla kavranabileceğini kabul eden kültürü ise resmî kimliği olmayan kişiler eliyle tarih yazınımın klasik sayılan örneklerini yarattı. “Tarihçiliğin babası” Herodotos, Yunan uygarlığım çevreleyen “barbarlık” dünyasının coğrafyası, tarihi, kültürü ve antropolojisine ilişkin zengin gözlemlerini gezilerine dayandırarak tarihçiliğe birincil kaynak ve bilgi kavramım soktu. Peloponnesos Savaşı’nı konu alan Thukydides, gerçek ile gerçek olmayanın ayırt edilmesine ilişkin kuralları belirginleştirdi. Bununla birlikte ilkçağ tarihçilerinin en iyileri bile tarafsız değildi. Görece başarılı oldukları çağın ya da yakın geçmişin olaylarının anlatımında bile edebi kaygılarla sık sık gerçekten uzaklaşabiliyorlardı. Ünlü Polybios, Varro, Tacitus gibi pek çok tarihçinin yapıtına desteklediği siyasal hizbin kaygıları yansıdı. Daha uzak geçmişin anlatımında ise belge ve bilgi yokluğu daha büyük sapmalara neden oldu.

Hıristiyanlığın İS 4. yüzyılda kesin üstünlüğünü kurması, putperest Yunan ve Roma tarihçilerinin dindışı yapıtlarından çok farklı bir tarih yazıcılığına yol açtı. İlkçağda geçmişi hatırlamayı dinsel bir görev olarak taşıyan tek halk Yahudilerdi. Hıristiyanlar onlardan devraldıktan Eski Ahit’e (Tevrat) kendi kutsal tarihlerini eklediler. Böylece Hz. İsa’nın öyküsü, Tevrat’taki kehanetlerin gerçekleşmesinin simgesi ve Tanrı müdahalesiyle düzenlenmiş bir insanlık tarihinin merkezi haline geldi. Yahudilerin ve Hıristiyanların tarihi, Tanrı’nın bütün yeryüzü için öngördüğü yaratılış ve gelişme sürecini kapladı. Hıristiyanlar, putperest tarihlerindeki bilgileri de evrensel şemalarına yerleştirmeye çalıştılar. İnsanlık tarihinin tamamını 6 bin yılla sınırlayan bu tür gerçekdışı dinsel kronolojiler, bütün dünya olaylarının ortak bir tarih sırasına konabileceği düşüncesinin ilk örnekleriydi.

İS 3-8. yüzyıllar arasında Batı’da Hıristiyan tarih anlayışı dinsel inanç savunusundan öteye geçmezken, İÖ 221’de tek devlet olarak birleşen Çin’de saraya bağlı büyük bir resmî vakanüvislik geleneği gelişti. Bürokratik nitelikli bu tür tarihçilik, Çin’de olduğu gibi sonraki Bizans, İran, Hindistan ve Osmanlı örneklerinde de, temelde merkezî devletin olaylara bakışını yansıtıyordu. Ama bu vakayinameler, ortaçağa siyasal parçalanma içinde giren Batı’da yazılabilenlerden çok daha düzenli ve ayrıntılıydı. Ayrıca bu çerçeve içinde geniş ufku, yöntemsel tutarlılığı ve eleştireİliği ile çizgi dışı yazarlara da rastlanıyordu. Çin’de tarihsel yöntem üzerine dünyanın ilk kapsamlı el-kitabını yazan Liu Zhiji (661-721), Bizans’ ta Attila’nın kampına elçi giden Panionlu Priskos (5. yy), İustinianos’un savaşlarının tarihini yazan Prokopios, Khronographia’ sıyla (Vakayiname) ünlü Mikhail Psellos, daha sonra Niketas Khoniates, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu konu alan Laonikos Khalkokondyles ve İstanbul’un fethinin öyküsünü yazan İmrozlu Kritovulos zamanlarına ışık tutabildiler.

Yunan ve Roma tarih yazıcılığının dindışı geleneği Bizans’ta yaşatılırken Batı ortaçağında yazılı kültür bir süre kilisenin tekelinde kaldı; tarih yazıcılığı da özellikle manastırlarda, din adamlarınca sürdürüldü. Historia ecclesiastica gentis Anglorum’un (İngiliz Halkının Kilise Tarihi) yazarı Aziz Bede, erken ortaçağın en iyi tarihçisiydi. Bede’nin ve başka Anglosakson tarih yazıcılarının etkisi, 8. yüzyılın sonlarıyla 9. yüzyılda Karolenj Krallığı’nda da görüldü. Einhard’ ın Vita Karoli Magni (Charlemagne’ın Yaşamı) başlıklı çalışması sonraki yapıtlara örnek oluşturdu. Ama büyük bilgi zenginliklerine karşın ilk örnekteki dinsel amaç ve ikinci örnekteki siyasal tercih, modern tarihçiliğin kabul edemeyeceği çarpıtmalara yol açtı. Ayrıca ortaçağ tarihçileri genellikle tarihsel değişimin pek farkında değildi. Gerçek ile gerçekdışının birbirine karıştığı öykülerde kronoloji sık sık bozuldu. Hükümdarların ya da belirli kavimlerin soy kütüğü dönemin dinsel-siyasal ya da ideolojik değerlerine göre sürekli değiştirildi; soyları bazen (Batı’da) Troyalılardan, bazen (Doğu’da) Oğuz Han’dan ya da Hz. Muhammed’den türetme eğilimi doğdu. Arap dünyasında ise, Mukaddime’siyle İbn Haldun’un bunun tümüyle dışında kalarak zamanının bilgilerini derinlemesine özümlediği görüldü. Onun devletin kabilesel kandaşlıktan doğuş sürecine ve devletlerin kabile toplumunun direncine karşın istikrar sağlama çabalarının zikzaklarına ilişkin çözümlemeleri maddeci nedensellik anlayışının çok erken bir örneğiydi ve İbn Haldun’ un bütün çağların en olgun tarih düşünürlerinden sayılmasına yol açtı.

Hızlanan tarihsel değişimi ortaçağ din adamlarından çok daha iyi fark eden İtalyan Rönesans düşünürleri, sözcüklerin anlamlarının da doğal değil, tarihsel bir sürecin ürünü olduğunu ve zamanla değiştiğini göstererek tarihsel filoloji disiplinini kurdular. Ayrıca eski metinlerin gözden geçirilmesi, çözümlenmesi, düzeltilmesi, eleştirel baskılarının hazırlanması etkinliğini başlattılar. Hümanistlerin yapıtlarında dinsel çerçevelerin dışına çıkma biçiminde beliren özgürleşme eğilimi, 16. yüzyıldaki Reform hareketi sırasında papalığın hak iddialarına Protestanların tarihsel kanıtlarla karşılık vermeye çalışmaları sonucu güç kazandı; Hıristiyanlık tarihinin kutsal iradeyle değil, herhangi bir olaylar dizisi için uygulanan yöntemlerle incelenerek açıklanması düşüncesi öne çıkmaya başladı. 16. yüzyılda bir başka önemli adım daha atılarak tarihsel değişim kavramı hukuk alanına uygulandı. Hukuk ve yasa kitaplarının da birer tarihsel gelişme sürecinin ürünü olduklarının sezilmesiyle hukuk tarihi ve kurumlar tarihi dallarının temelleri atıldı; hukuk tarihinin bir kolu olarak feodal ortaçağ kuramlarının sistematik incelenmesine gidildi. Öte yandan 16-17. yüzyılların siyasal koşulları, mutlak monarşilerin gücü, hükümdarların kendi çıkarlarına uygun olmayanı engelleyebilmeleri, kısaca çağdaş demokrasinin henüz gerçekleşmemiş olması, tarih yazıcılığını olumsuz yönde etkiledi. Bir başka etken de Aydınlanma çağı düşünürlerinin geçmişte akıldışı saydıkları her şeyi toptan reddetmeye yatkın olmalarıydı. Buna karşılık geçmişe çok daha düşkün olan Katolikliğin özellikle bilimsel araştırmaya yönelik bazı tarikat ve manastırları, 17. yüzyılda bir süre tarihçiliğin geliştiricisi oldu. Jean Mabillon De re diplomática (1681) adh yapıtıyla tarihçilerin bilimsel olarak kanıtlanabilir gerçekleri ortaya koyabileceklerini gösterdi. İki Fransız Benedikten manastırının kuruluş beratlarının gerçekliği konusundaki kuşkulardan yola çıkan Mabillon, bu tür belgeleri sınama yollarını zamanı için eksiksiz biçimde ortaya koydu; bu arada özellikle ortaçağ Latince paleografyasmın kurucusu oldu.

19. yüzyıl başlarında tarih yazıcılığı çok daha köklü biçimde değişikliğe uğradı. Bir yandan Fransız Devrimi’nin evrensel demokratik kazanından ve zorunlu eğitim-öğretimin yaygınlaşmasıyla tarih yazıcılığı özgürleşti; bir ders haline geldi ve çok daha geniş bir kitleye seslenmeye başladı. Öbür yandan Fransız Devrimi’ne ve kısa süreli Napoléon egemenliğine duydukları tepki, özellikle Alman düşünürlerini yurtsever milliyetçi kaygılarla ülkelerinin tarihi üzerinde çalışmaya itti. Böylece modern tarihçiliğin belli başlı yöntemsel ilkeleri, mesleki karakteri, bir disiplin olarak çalışma tarzı sistematik biçimde tanımlandı. Tarih yazıcılığı ilk kez temelde bu iş için yetiştirilmiş, profesyonel eğitimden geçmiş tarihçilerin uğraşı oldu. Prusya’da 1809’da kurulan Berlin Üniversitesi çevresindeki yeni Alman tarihçilik okulu, yöntemlerinin bilimsel duyarlığı, bütün ayrıntılara eğilmedeki titizliği ve kaynaklarını aktarırken gerçeğe bağlı kalmasıyla öne çıktı. Bu kesinlikli araştırmacılık tarih bilimi için büyük bir kazanım-dı. Ama Alman tarihçileri de ideolojik bir bakış açısına eşlik eden önyargıları aşamadılar. Leopold von Ranke tarihçinin görevini olayları olduğu gibi anlatma ve aktarma biçiminde tanımlıyor, kendi çalışmalarında ise Prusya Devleti’nin siyasetinin ve başarılarının örtük savunusunu yapıyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında da Alman tarihçileri, bu kez Gustav von Schmoller’in tarihsel iktisat okulunun önderliğinde, Bismarck devletinin başarılarını övdüler. Theodor Mommsen bu devletçilik eğilimine liberal açıdan karşı çıkan ender muhaliflerden biri oldu.

Alman tarihçiliğinin araştırma yöntemleri

19. yüzyılın akışı içinde öbür ileri ülkelere de yayıldı ve tarihçilik mesleğinin temellerine yerleşti. Olguculuk ve Deneycilik uzun süre tarihçiliğin önde gelen ilkeleri oldu. 20. yüzyılın ikinci yansında ise bu ilkelerin çeşitli açılardan sorgulandığı görüldü. Yalnızca ilkçağ ya da ortaçağdaki vakanüvisin, devlet kâtibinin, manastır keşişinin değil, çağdaş tarihçinin de ideolojiler üstü bir konuma kavuşamayacağı anlaşıldı. Toplumsal ve sınıfsal belirlenimlerin, tarihçinin geçmişe bakışını ister istemez etkileyip biçimlendirdiği açıklık kazandı. Böylece tarihçilere yalnızca kaynaklarını ve malzemelerini değil, kendi kendilerini de sorgulamayı öğreten tarih yazıcılığı, deneysel tarihçiliği tamamlaması gereken, ama bu önemi her zaman gereğince anlaşılmayabilen bir konuma yerleşti.

Etiketler: ,

Yorum yazın