Rönesans nedir – Rönesans dönemi

Rönesans nedir – Rönesans dönemi , Rönesans sanatı
Rönesans, başlangıçta, XV. yy.da ve XVI. yy’ın bir kısmında avrupa kültüründe Eskiçağın biçimsel ve ruhsal değerlerini yeniden yaşatmağa yönelen harekete verilmiş olan ad. Daha sonraları Michelet ile Burckhardt’ın etkisiyle daha geniş bir tanımı yapılarak Rönesansa Ortaçağın ilâhiyatçı ve otoriter anlayışına karşı bir tepki, «insanın Ve dünyanın bir keşfi», hür, tenkitçi ve dinden uzak bir bireyciliğin ortaya çıkması gözüyle bakıldı. Bu görüşü savunanlara göre Rönesans, Dante ve Gi-otto ile İtalya’da başlamış ve XVI. yy.da özellikle İtalya savaşlarının sonucunda yavaş yavaş bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Bugün ise Rönesans kavramı daha da genişlemiş, kültürel olduğu kadar siyasî, İktisadî, teknik ve dinî bir Rönesanstan söz edilmeğe başlanmıştır; artık Rönesans denince Ortaçağın tam karşıtı akla gelmez; ayrıca Rönesansı İtalya’ya ve Avrupa’daki İtalyan etkisine basamaktan da vaz geçilmiştir; buna karşılık 1400 ile 1559 arasında bütün büyük ülkelerin yakın bir alışveriş işinde ve birbirlerine paralel olarak geliştiğine inanılır. Sona ermekte olan Ortaçağın anarşi ve karışıklığı Avrupa’da 1400 dolaylarında her yerde en yüksek noktasına varmıştı. İmparatorluk, prenslerin, şehirlerin, şövalye birliklerinin karşısında güçsüzdü; daha 1415-1420’den itibaren, Fransa, İngilizlerle Bourgogne’lularm kurbanı olmuştu; Roma kilisesi, mezhep ayrılığı, millî kiliselerin hak iddiaları ve tarikatların çoğalması yüzünden zayıf düşmüştü. Bir ara ortaya, rakip üç imparator ve birbirini afaroz eden üç papa birden çıktığı bile oldu. Bizans, türk istilâsına mahkûm olduğunu biliyordu; Avrupa İktisadî bir buhran içindeydi; Lübeck’ten Flo-ransa’ya kadar her yerde sosyal devrimler patlak veriyordu. İskolastik düşünce karmaşık soyutlamalarla oyalanıyor ve tam bir şüpheciliğe varıyordu; şiir, Ortaçağın kof zerafet formülleriyle gücünü tüketiyor; «milletlerarası gotik» sanatı hıristiyan Avrupa’sında eşine rastlanmayan bir hayalciliğe sapıyordu.

Quattrocento Rönesansı (XV. yy.)

Buna rağmen, kurumların ve kültürün görünüşteki bir gerilemesinin ardında birtakım yeni güçler de ortaya çıkıyordu.

• Yeni siyasî ve İktisadî altyapılar. Henüz ilkellikten kurtulamamış merkezî idareler tarafından denetlenemeyecek kadar geniş ve çeşitli olan imparatorlukların çözülmesine karşılık XV. yy. boyunca birtakım yeni devletlerin ortaya çıktığı veya kendilerini kabul ettirdiği görüldü: bunların bir kısmı, meselâ doğuda Litvanya, Polonya, Bohemya, Macaristan zaman zaman birbirlerine rakip olan, hanedan bağlarına rağmen iyice kaynaşamayan, fakat Polonya kralı Kazimierz IV Jagiello (1445-1492), Prag’da Podebrad’lı Jiri (1458-1471), Budapeşte’de Matyas Corvinus (1458-1490) gibi becerikli hükümdarları bulunan ve sık sık birbirleriyle rekabete girişen İsviçre kantonları imparatorluğa karşı mücadelelerini sürdürüyor, îberik yarımadası devletleri Magnplıları püskürtüyorlardı. Birden, birbirinin ardı sıra, Fransa’nın (Jeanne d’Arc [1429-1431], Charles VU’nin 1445-1454 arası fermanları), arkasından da Tudor’ların tahta geçmesinden (1485) sonra İngiltere’nin kalkındığı görüldü. Ayrıca Karl V de (1519-1556) boş yere, imparatorluğu gerçek bir devlet haline getirmeğe uğraşıyor ve sonunda da, Habsburg’ların Avrupa ve Amerika’daki kişisel mallarıyle ortaya devrin dünya çapında ilk büyük devleti çıkmış oluyordu. Siyasî birimlerin böylece yavaş yavaş meydana gelişinde halkın millî ve dinî duygusu bazı istisnaî durumlarda büyük bir rol oynadı: Fransa’da Jeanne d’Arc, Bohemya’da Kutsal İmparatorluğun dört seferini bozguna uğratan din sapkını Jan Hus taraftarları gibi. Fakat bu gelişme genellikle Islâmiyete karşı savaşan bir milletin (Doğu’da Türklere karşı, Batı’da Araplara karşı [Granada*-nın düşmesi, 1492]) kendi bilincine varma-sıyle oldu.
Ne var ki, günden güne daha genişleyen devletlerin kurulabilmesi ve ayakta durabilmesi devlet idaresinin gelişmesiyle sağlanabildi. Gerçekten de hükümdarın kendi başına buyruk derebeylerini yola getirmek için onlann kendi bölgelerinde adalet dağıtmak ve asker toplamak haklarını ellerinden almaktan başka bir çaresi yoktu. Oysa derebeylerin elinden alman bu hizmetleri görecek yüksek memur ve hâkimlerin denetlenmesi oldukça karmaşık bir idare teşkilâtına ve giderleri gereğince karşılayabilecek bir mâliyeye ihtiyaç gösteriyordu. Aynı şekilde topçuluğun gelişmesi, yabancı uyruklu paralı askerlerin kullanılması veya gerektiğinde daimî ordular kurulması da eskiden kendi silâhlı askerleriyle hükümdarın emrinde hizmet etmiş o-lan soyluların rolünü azaltıyordu. Ne var ki, bu çeşit bir ordu da pahalıya mal oluyor ve bu giderleri karşılayacak vergilerin konulması devlet bürokrasisini günden güne artırıyordu. Hükümdarlar, kurumlarda yapılacak reformların sağlayacağı randımanı elde edinceye kadar, ihtiyaçları olan parayı işadamlarından, bankerlerden ve müteahhitlerden sağlamak zorundaydılar. Jacques Coeur gibi (1440-1451 arası) sarraflar, komünlerle bağlarını koparmış kapitalistler arasından çıkıyordu. Gerçekten de eski komünler soylular gibi, toplumsal gelişmenin kurbanı olmuşlardı. Çünkü bu toplulukların loncacı ve himayeci ekonomileri serbest sermayenin devletle işbirliği karşısında çöküyordu. Ayakta kalabilen, ancak yeni İktisadî düzeni benimseyen şehirlerdi. Bu konuda en klasik örnek, ilk milletlerarası ticaret borsasnın kurulduğu (1487) Anvers’in kalkınmacı ve dokumacılık şehri olan Brugge’nin gerilemesidir.

• Direnme noktaları. Bu kabataslak tablo özellikle XV. yy. Fransa’sı ile İngiltere’si için geçerlidir. öbür ülkelerde bu konuda bazı gecikme ve istisnalar dikkati çeker. Tarıma dayanan doğu ekonomilerinde, meselâ Polonya’da olduğu gibi, derebeylik kraldan daha ağır bastı; Moskova bölgesinde, büyük aileleri dize getirmek için çarlar hür köylülerin zararına olarak, doğrudan doğruya çarın emrinde olan bir toprak asaleti kurdular. Türkiye’ye gelince, ülkenin İdarî yapısı diğer avrupa bölgelerinden büsbütün ayrıydı. Ama İstanbul’un fethinden (1453) ve hıristiyan dünyasının daha çok sözde kalan tepkisi geçtikten sonra, galip Türkler avrupa diplomasisinin i-çinde yer aldı ve ittifaklar dengesinde rol oynamağa başladılar.

• İtalya laboratuvarı. Merkezîleşme hareketinden görünüşte yalnız İtalya dışta kalmıştı. Bu ülke çeşitli siyasî sistemlerin gerçek bir laboratuvarı gibiydi: Papalık devleti, feodal Napoli krallığı, Milano diktatörlüğü, Floransa serbest şehri ve Venedik ticarî imparatorluğu. Bundan dolayı da daha 1400’lerde, çağdaş diplomasi, yani sürekli elçilikler sistemi ve siyasî propaganda burada ortaya çıktı. 1454’te, Lodi barışıyle, İtalya’nın büyük devletleri, yarım yüzyıla yakm bir süre ayakta kalacak olan bir «kuvvetler dengesi»ni kanunî esaslara bağladılar. Rönesansın hâkim olduğu bütün ülkelerde görülen ayrılıkları giderme hareketi İtalya gibi çok yönlü bir ülkede gerçekleştirilebilecek gibi değildi. Ama, ücretli askerlere dayanan savaş usullerinin ortaçağ tarzı olmasına karşılık, İtalya yarımadasının muhtar devletleri, hiç olmazsa, a-ralarmda diplomasi yoluyle ortak bir teşkilât kurmayı başarmışlardı.

• Fikir keşmekeşi: dinî düşüncenin gelişmesi. XV. yy. Kilise için de, siyaset ve kuruluş bakımlarından, ağır bir kalkınma devri oldu ve 1400’lerin çözümlenemez gibi görünen meseleleri teker teker çözüme bağlandı. Meselâ, büyük din ayrılığı 1417’-de Martinus V’in seçilmesiyle son buldu; kilise yönetimine uygulanmış bir çeşit par-lamentoculuk olan «konsil öğretisi» mahkûm edildi ve yüzyılın ortalarına doğru da tamamıyle gözden düştü; mezhep sapkınlıkları duruldu ve azaldı (tarikatlar arasında başarılı tek tarikat olan Jan Hus tarikatının taşkınlıkları 1458’de çek kralı Po-debrad’lı Jiri’nin tahta çıkışıyle yatıştı). Roma yeniden inşa edildi ve birkaç yıl i-çinde de eşsiz bir kültür seviyesine yükseldi. Bütün bu başarılara rağmen Kilise bir noktada büyük bir hezimete uğramış ve hiç bir papa Türklere karşı gerçek bir haçlı seferi düzenleyememişti.

Aynı zamanda fikir, ahlâk ve iman alanlarında da Kilisenin bir reform yapması gerekiyordu.

XIV. yy.dan itibaren hollandalı bir laik kişiler topluluğu olan Fratres Communis Vitae (Ortak Hayat Kardeşleri) derneğiyle ve bu dernekten çıkan Windesheim adındaki bir tarikat kardeşi papazlar topluluğu gerek yazıları, gerek öğretici çalışmaları ve manastır reformu için yaptıkları mücadelelerle, çağdaş bir dindarlığın öncüsü oldular. Bu kimselere ve yetiştirdikleri öğrencilere Rönesans çağının dinî hayatında sık sık rastlanır. Halk yığınlarında dinî bilinci uyandırmak için Siena’lı Aziz Ber-nandino, Olivier Maillard ve Savonarola gibi halk vaizleri var güçleriyle çalışıyorlardı. Dinî sanat, dindarları en dolaysız yollardan duygulandırmağa çalışıyor vc Incil’den alman sahneleri günün şartlarına uygun olarak dram halinde halka sunuyordu. ölüm dansları, «iyi ölmek sanatı» iis tüne yazılar hep bu devirde çıktı. Fakaı kilisenin «üyeler» düzeyinde yaptığı bu reformun istenilen sonuca varması için «başlar» düzeyinde de birtakım ıslahata girişmek şarttı. Filozof Nicolas de Cusa gibi yürekli ve iyi niyetli birçok kardinale rağmen, Kilise yönetimi bu konuda örnek olabilecek bir davranışta bulunamadı ve bundan dolayı da yüzyılın sonunda, Papalığa, kişiliği en çok tartışma götüren Alessandro VI Borgia gibi papalar geçti.

• Sanatta Rönesans. Bütün bu akımlar sanata yansır ve aydınlanır. Rönesans, Alpler’in kuzeyinde ve güneyinde aynı zamanda, natüralizmin ağır basmasıyle başlamıştı (Van Eyck, Sluter, Donatello, Masaccio v. d.). 1400 Yılının zarif, çizgisel ve pitoresk olan gotik sanatına karşı belirli bir hacim ve mekân anlayışının kendini kabul ettirdiği görüldü; bütün günlük olaylar ve yaşantılar birden sanat düzeyinde önem kazanmağc başladı. Geometrik perspektifin yavaş yavaş kurulması ve Uccello ile kesin bir bilim haline gelmesi yeni üslûbun açıklığa kavuşmasına yol açtı. Mimarî, Brunelleschi ile sade ve dengeli biçimlere kavuştu. Kuzey ve batı ülkelerinde tabiattan alınma unsurlar gotik üslûba bağlı kalan mimarî dekora sızmağa başlamıştı; ressamlar ve heykeltıraşlar dinî kilise oyunlarının sahne tekniğinden yararlanıyor ve tahta üzerine gravür tekniği de halk sanatının daha serbestçe ortaya çıkmasına imkân veriyordu. Natüralizmin bu ilk şekli çeşitli ülkelere göre değişik yönler aldı. Flaman resmi tasvire önem verdi, fakat Rogier Van der Weyden ve Thierry Bouts gibi ustalar sayesinde de sentez gücünü kaybetmedi. İtalya’da yeni sanat Alberti (Vitruvius’un «De Architectura» [Mimarlık Üstüne] tercümesi) ile nazarî, Mantegna ile de arkeolojik temellere kavuştu, anatomi incelemelerine yer verdi (Donatello, Pollaiolo), hacim, ışık (Piero della Francesca) ve ifade (Verrocchio) üstünde durdu. Bununla beraber yüzyılın ikinci yarısında, pitoreske, yapmacık zerafete, yumuşaklığa bir dönüş de belirdi: Floransa’da Botticelli.
Venedik’te Bellini, Fransa’da Fouquet gibi minyatürcüler, Flandre’da H. Memling, Gérard David gibi basmakalıp lirizm ressamları. Flamanlar bu arada eşsiz portreleri ve manzaralarıyle sivrildiler.

• XV. yy. müziği. XV. yy. Avrupa’da çoksesliliğin bir çeşit klasisizm öncesi dönemidir. Bu dönemde çokseslilik XIV. yy.m bütün deneylerini bırakır ve Fransa’da motet, missa, çoksesli şarkı, İtalya’da frottole, îau-da, Ispanya’da da villancico’yu etkileyen bazı kurallarla gelişmesini sürdürür. Bour-gogne’lu ve fransjz-flaman müzikçiler bu öğretiyi İtalya’ya (Napoli, Roma, Floransa) kadar yaydılar. Bu klasisizm öncesi ustaları arasında, G. Dufay’i, Tinctoris’i, T. Oc-keghem’i, G. Binchois’yı ve Dunstable’ı özellikle anmak gerekir.

• Quattrocento’nuıı bilançosu. Özet olarak denilebilir ki kültür alanındaki Rönesansın özü «kaynaklara dönüş»tür. Bu dönüş din alanında da kişisel imanın ağır basması ve İncil ile karşılaştırma şeklinde olmuş; siyasî, hukukî ve ahlâkî düzeyde antik roman örnek alınmış, fikir alanında, klasik metinler keşfedilmiş, Yunanca ve İbranîce incelenmiş, Eflatun ve Hıristiyanlık dışı efsanevî ermişler benimsenmiş (Nicolaus V’in Vatikan kütüphanesinin önemli rolü); sanat alanında ise tabiata uyma, bilimsel düşünce ve eskiçağ sevgisi ön plana alınmıştır. Bu genel akım içinde her ülkeye ayrı bir rol düştü. Kabaca denilebilir ki dinî Rönesansın beşiği Kuzey, hümanizm ve kültür yeniliğinin yeni hareket noktası İtalya, sanat alanındaki değişikliğin merkezi ise İtalya ve Flandre’-dır. XV. yy.da İtalyan kültürü özellikle Doğu’ya doğru (Polonya, Macaristan, Türkiye, Rusya) yayılıyordu. XVI. yy.da Batı ile alışverişler sıklaşmağa başladı.

Klasik Rönesans (1500-1540)

• Büyük keşifler ve siyasî, İktisadî sonuçları. 1500 Yıllarında ölçütlerin değişmesine dayanan yeni bir çağ başladı. Fernando ile Isabel Gırnata’yı alırken, Kristof Kolomb da Amerika yolculuklarına başlamıştı (1492 -1504). Yüz yıldır Afrika kıyısını tarayan bu denizden Hint yolunu araştıran Portekizliler nihayet amaçlarına varmışlardı. Vasco da Gama, Ümit burnu üzerinden Kalküta’ya u-laştı (1498); onun hemen ardından Albuquerque 1506-1515 arasında Araplarla Venediklilerin baharat yolunu kesti, rakip tacirleri imha etti ve Malaka’ya vardı. Charles VlII’in 1494’te İtalya’yı istilâsı, İtalyan devletlerini zayıflatan bir sürü savaşa yol açtı: Italyan yarımadası fransız ve İspanyol etkisi altında birtakım bölgelere bölündü ve Venedik ile kısmen Papalık devleti dışında bu etkilerden sıyrılabilen tek devlet kalmadı. Karl V 1519’da, yani Cortes’in onun adına Meksika’ya ayak bastığı sırada, dev bir imparatorluğun başına geçmişti. Daha saltanatının ilk yıllarında büyük zaferler kazandı (Pavia 1525) ve gücünü denizaşırı ülkelere kadar yaydı: Magellan baharat tekelini Portekizlilerin elinden almak için Dünya’yı dolaştı (1519-1521); Peru, imparatorluğun sömürgesi haline geldi (1530-1533). Bu arada François I’in Fransa’sı belini doğrultmuş, Henry VlII’in Ingiltere’si de Avrupa’da söz sahibi olmağa başlamıştı.

XV. yy.m sonunda Floransa’nm başına gelen felâket (Muhteşem Lorenzo’nun ölümü, ailesinin sürgüne gönderilmesi, Ficino, Pico della Mirandolo ve Poliziano’nun ölümü, Savonaorla’nın diktatörlüğü), İtalya’yı kültür merkezinden yoksun bıraktı. Venedik, savaşlar ve portekiz rekabeti yüzünden İktisadî bakımdan çökmüştü, imparatorluk bankerleri Fugger’ler ile Welser’ler floransa ticaretini ele geçirmişlerdi. Roma’nm 1527’-de uğradığı korkunç yağma, kültür ve din alanındaki üstünlüğün İtalya’yı barbarlardan korumağa yetmediğini gösteriyordu.

• Floransa’nın silinmesi ve Roma’nin bilim ve sanat koruyuculuğu. Bununla birlikte, 1494-1527 arasındaki yıllar, İtalya yarımadasının o devirde siyasî alanda gerilemesine ve Quattrocento’nun olağanüstü yetenekler bakımından Quincento’dan daha verimli olduğunu düşünenlerin bolluğuna rağmen, özellikle sanat eseri ve sanatçı bakımından bugün de, İtalyan Rönesansının en parlak dönemi sayılır. Bu dönemin başlıca olay, kişi ve eserleri şunlardı: Milano’da
Leonardo de Vinci’nin La Cena adlı tablosu; Venedik’te Tiziano’nun ilk eserleri ve Giorgione; ardından, Leonardo’nun Floran-sa’da genç Raffaello ile mutlu rastlaşması ve Michelangelo ile rekabeti; bundan sonra da, Floransa’nın yerini alan Roma’nm yükselişi ve Julius II tarafından mimar Bramante’nin çalıştırılması, Raffaello ile Michelangelo’-nun şehre çağırılarak kendilerine Vatikan ile San Pietro’da yüksek yeteneklerine yaraşır işler verilmesi. Leo da selefinin yolunu takip etti ve bu amaçla onun seçır <; olduğu sanatçılardan yararlandı. Böylece i'lt mens devrinde yağma edilmesine kadar, Roma Hıristiyanlığın merkezi olduğu kadar sanat hayatının da başkenti olarak kaldı. Roma’nm yanı sıra, başlıca merkezler Venedik (Tiziano, Sansovino, Veronese ve Tintoretto), Urbino (dük Federico di Mon-tefeltro’nun çevresinde toplanan Piero della Francesca, Paolo Uccello v.b.) ve Manto-va’dır. Fakat İtalya’nın sanat yönünden a-sıl büyük başarısı, Batı’yı fethetmesi oldu. Ülkeyi gören Diirer’in gözleri kamaşmış, Holbein ilhamını bu ülkeden almıştı. Genç Flamanların İtalya’da birkaç yıl geçirmesi hemen hemen zorunlu gibi bir şeydi. François I, Leonardo’yu ve bazı daha az tanınmış sanatçıları (il Primatice, il Rosso) ülkesine çağırarak şatolarının yapım ve süsleme işlerini onlara vermişti, ispanya ile İngiltere de İtalyan sanatçılarına başvuruyorlardı. İtalyan tarzı, Tuna okulunun manzara ressamlığı, Bosch tarzındaki fantastik resim ve Griinewald’m germen dramatizmi gibi birkaç direnme noktasının dışında, bütün Avrupa İtalyan üslûbunun etkisi altına girmişti. Sonunda da, reprodüksiyon gravürleri ve sanatçıların yaptıkları geziler bütün bu akımları birbirine karıştırarak milletlerarası «maniyerist» sanatı ortaya çıkardı. • Hümanizmin yayılması. Hümanistler fikir alanında büyük bir başarı sağlamışlardı, üniversitelere kendilerini kabul ettirmiş, Yunanca ve ibranîcenin okutulmasına önayak olmuşlardı. Ayrıca İncil filolojisinin temellerini atmış ve üniversite kürsülerine yerleşmişlerdi. Alcala de Henares, Louvain, Viyana, Roma, Oxford ve Paris, hümanizmin merkezleri haline geldi. Floransa’-daki Yeni-Eflatun’culuk akımı Macaristan’dan İngiltere’ye kadar tüm bilginleri ye filozofları çekmişti. Floransa’nm Yeni-Ef-latun’culuğu ile boy ölçüşebilecek tek kişi, zamanının belki de en zeki, en insancı düşünürü olan, Deliliğe öv^ü’nün yazarı Rotterdam’lı Erasmus idi. Hemen her yerde, krallık şansölyeleri hümanistler arasından seçiliyordu. En büyük hümanistlerden biri olan ütopya’nin yazarı Thomas More, Henry VlII'in şansölyesiydi. Hümanist kültür ve büyük İtalyan şairi Pet-rarca’nm ölümünden sonraki etkisi milliyetçi geleneklere veya ortaçağ geleneklerine eklenerek bütün Avrupa’da halk diliyle yazılmış bir edebiyatın doğmasına yol açtı. Hümanistlerin kendileri de, çoğu zaman, kendi halk dillerinin gramerini hazırlayan nazariyeciler (İspanyol Lebrija) veya Poli-ziano Bembo, Hutten gibi şairlerdi. Bilginlerin soğuk ve bilgiç üslûbu özellikle büyük retorikçilerde çoğu zaman şiir havasını soysuzlaştırıyor, ama buna karşılık da, millî e-debiyatlarda ancak hümanizmin ortaya çıkarabildiği alışılmadık bir tazelik, bir hiciv görülüyordu (İtalya’da Ariosto, Ispanya’da la Celestina’nm yazarları, Fransa’da Marot ve Rabelais, Almanya’da da Brant ve Hutten). • Reform ve hıristiyan birliğinin bozulması. Luther ile haleflerinin 1520’den beri hızla gelişen Reform hareketi hümanizm hülyasının din alanında olduğu gibi daha başka alanlarda da boşa çıkacağını gösteriyordu. Reformcular hümanizm sayesinde ilk defa olarak dünya çapında bir akım olabilmek için ihtiyaç duydukları bir mantık ve tenkit aracını ele geçirmişlerdi. Reformcu tezlere karşı duydukları yakınlığa rağmen (dinî âyinler, bâtıl itikatlar) hümanistlerin çoğu reforma karşı cephe aldılar; doğru bir yargıya varabilmek için çatışmanın dışında kalmak isteyen Erasmus iki tarafın da hücumuna uğradı, imparatorlukla Kilise arasında kalan Luther’in bu iki evrenselci güç karşı smda prenslerin muhtariyet kozunu oynamak istemesi üstüne hıristiyan birliği ve ev rensel barış fikrini savunanlar büyük biı hayal kırıklığına uğradılar. Kuzey’deki (İsveç, Danimarka, Ingiltere) hükümdarların birçoğu Luther’in izinden gitmeyi veya onu kısmen örnek almayı kendi çıkarlarına daha uygun buldular. • 1500’den 1540'a kadar müzik. XVI. yy.m başı çoksesliliğin (polifoni) altın çağıdır: Ortaçağda geçerli olan şiirler ve biçimlerin yanı sıra, yeni sosyal ve kültürel şartlara uygun türler de (madrigaller, ricercai, danslar) gelişti. H. Isaak ile birlikte bu dönemin en büyük ustası sayılan Josquin des Près, seleflerinin kilise âyinlerinde uyguladıkları çok ezgili üslûbu tam bir olgunluğa vardırdı (bütün partiler için ortak bir tenor). J. Mouton, L. Senfl gibi birçok besteci onun gösterdiği yolda ilerlediler. Az sonra, bu sistem yerini «parodi»ye bıraktı: parodide birleştirici unsur, artık teksesli dinî tenor değil, belirli bir çoksesli parçaydı (motet, madrigal, şarkı); bu parçadaki çeşitli temalar, missa âyininin beş bölümü boyunca büyük çeşitleme biçiminde gelişirdi. İtalya’da yeni yeni ortaya çıkmağa başlayan motet ve madrigal için de durum aynıydı. Josquin des Près’ye hayran olmakla birlikte. Luther onun müziğini icra bakımından çok güç buldu; bu müziği gittikçe daha sadeleştirerek sonunda dostu J. Walther ile birlikte, almanca bir metin üstüne yeni bir âyin müziği hazırladı. Çalgı müziğinin gözden düşmesi bu döneme rastlar (Cavazzoni). Rönesansın sonu (1540-1600) • Reformdan Karşı Reforma. Rönesans ideallerine bağlı olanların başarısızlıklarını kabul ettikleri tarih olarak 1540 dolaylarını göstermek yanlış olmaz. Çünkü, bu tarihten itibaren, yani yağmaya uğrayalı beri Roma, artık dayanıksız olduğunu biliyordu; Erasmus, manevî bir yalnızlık içinde ölmüştü; Luther ile uzlaşma çabaları başarısızlığa uğramıştı ve Reformun sol kanadı da, Reformu aşarak, devletlere eskiden olduğu gibi hükümdarlar tarafından değil de burjuvazi tarafından kabul ettirilecek olan daha radikal dinler hazırlıyordu. Bu durum karşısında Roma katılaştı. Engizisyonu yeniden kurdu ve Katoliklik inancını daha sağlam temellere bağlamak amacıyle Trento konsilini topladı. Karşı Reform ise, eski «katolik reformunun birçok parolasını kendine mal ederken, bir yandan da, din duygusunu hem katı biı dogmacılığın kılavuzluğundaki bir aşama sırasına kesinlikle boyun eğmeğe, hem de mistik yüceleştirmeğe ve fedakârlık duygusuna doğru yöneltiyordu. Hümanistlerin aydın dindarlığı anlayışına bundan daha aykırı bir şey olamazdı. Bundan dolayı da, bu dönem bir azizler devri oldu. • Siyasî ve İktisadî bunalım. Bunalım havası her yerde vardı. İktisadî durum da yerinde sayıyordu ve 1550’den beri, altın, özellikle de Peru’dan gelen gümüş akını, için için gelişen bir enflasyonu hızlandırıyordu. İktisadî durum temellerinden sarsılmıştı. Bu buhran tarım alanında da büyük bir bunalıma yol açtı. Dolayısıyle de, yoksullaşan soylular sınıfı, özellikle Fransa’da, yerini «devletin hizmetine sokulmuş» bir burjuvaziye bıraktı. Kari V’in tahttan çekilişi (1556), ardından Felipe II’nin iflâsı (1557) ve bundan dolayı da Fugger’lerin batması bir devrin son bulduğunu haber veriyordu. Bu olayların hemen ardından da Fransa’da otuz yıllık bir iç savaş başladı ve siyasî, sosyal ve dinî alanlarda fikir yönünden edinilmiş bütün kazançlar yeniden tartışma konusu yapıldı (yergi yazarları, Jean Bodin, Montaigne). Fikir ve sanat alanındaki düşüş. Siyasî bürokratlaşmanın ve dinî dogmacılığın kültür hayatındaki karşılığı, akademilerin çoğalmasıdır. Bu gibi dönemlerde genellikle sanat, edebiyat ve fikir alanlarında «kurallar» konur, bilgiççe teoriler ortaya atılırdı. Nitekim XVI. yy.m ikinci yarısında da sanat, klasiklerin denge fikrinden uzaklaşmağa başladı. Fontainebleau, Prag ve Floransa saraylarında kaygılı, aşırı zarafete düşkün bir sanat ortaya çıktı, Vignola, Tintoretto gibi sanatçılar büyük sentezlere ve retoriğe merak saldılar. Michelangelo gibi sanatçılar, Tasso gibi şairler ya dünya ile ilişkilerini kesip kendi kaygılarıyle baş başa kalıyor, ya da ressam Bruegel’in veya İspanyol yazarlarının (Cervantes) bilinçli kötümserliğini benimsiyorlardı. Rönesansın artakalan edebî ülküsü, varlığını İtalya’nın dışında bir süre daha portekizli Camoes’in şiirlerinde, Pléiade’in kültüründe Lyly, Spenser ve Sidney’in İtalya tutkusunda sürdürdü. Ama bu etki, Shakespeare’in çevresinde yüce bir millî tiyatro kurulmasıyle birlikte son buldu. Bu arada Montaigne’in bilgeliği de, rönesans anlayışının, klasikçiliğin habercisi olan fikrî ve manevî bir denge ülküsüne yönelişinin ifadesidir. • Bilimsel devrim. Bilimsel çalışmalar, zihinlerde beliren şaşkınlığın ve kararsızlığın dışında kalmıştı. Klasik rönesans sırasında deneyle matematik arasında sözü edilmeğe değer bir işbirliği görülmemiş, bilim alanındaki en yararlı katkılar, teknikçilerin veya mucitlerin, başarısını sezgiye borçlu olanların veya Leonardo da Vinci gibi sanatçıların eseri olmuştu. Bu arada, anatomi, perspektif, tahkimat tekniği gibi alanlar da bundan büyük yarar sağladı. 1543’te «görünene» zekânın kolayca kavrayabileceği bir biçim vermeğe dayanan Rönesans zihniyetine uygun iki eser çıktı: Kopernik’in De Revo-lutionibus’u (Devrim üstüne) ile Vésale’in De Humani Corporis Fabrica'sı (İnsan Vücudunun Anatomisi). Daha soyut bir bilime geçiş ise bundan sonraki yıllarda görüldü. Çünkü o sıralar daha çok, anatomiyle (kan dolaşımı üstüne ilk çalışmalar) ve tabiî bilimlerle (Gesner, Aldrovandi) ilgileniliyordu. Bu arada, Ambrois Paré veya Palissy gibi büyük ampiristler de yetişti. Ama asıl gelişme, topçuların teşvikiyle, mekanik ve matematik alanlarında ve bu iki alanın işbirliğiyle (Tartaglia) varılan sonuçlardaydı. Böylece Galileo’ya elverişli bir ortam hazırlanmış oluyordu. • Müzik alanındaki devrim. 1540-1550 Yıllarından itbaren yavaş yavaş bir hazırlık başlamıştı. Meselâ Paris’te, daha canlı, biraz alaycı ve onomatope’lerle dolu çoksesli bir şarkı türü çıktı; İtalyan madrigal’i, simgelerle dolu ve yer yer aykırı sesler serpiştirilmiş bir türe dönüştü; çalgı müziği, Gervaise’in dans’ları, Cabezon’un klavsen çeşitlemeleri İngiliz virginal’cilerinin parçaları, Merulo’nun ve daha başka Venediklilerin eserleriyle bir biçim klasikçiliğine yöneldi. Bu arada, Gabrieli’lerin venedik okulu, ses ve çalgı müziği eserlerinde yerini o zamana kadar görülmemiş bir renk anlayışına bıraktı; Antoine de Baı'f akademisi, Paris’te, eskiçağ kalıplarını ortadan kaldıran ve «ölçülü» adiyle anılan bir müzik tarzının işlenmesi için çaba gösteren bazı şair, sanat koruyucusu, hümanist, şarkıcı ve bestecileri biraraya getirdi; Goudimel gibi protestanlar klasik çoksesliliği fransız dilindeki mezmurlara uyarladılar; çifte koro her yerde görülmeğe başlandı; madrigal önce recitativo’ya, sonra da kantat’a yöneldi. Bu garip gelişimin en önemli temsilcileri, Janequin, Costeley, R. de Lassus, Cl. Le Jeune, Mauduit, Marenzio, Gesualdo, 'ingegneri, Handl, Hassler, Victoria, Palestrina, W. Byrd ve Sweelinck’tir. Bu devrime son veren Monteverdi olmuştur. (-» Bibliyo.) [L]

Yorum yazın