Mustafa Kemal Filistin Cephesi

Mustafa Kemal Filistin Cephesi

Kudüs’ün düşmesinden sonra Filistin Cephesi’ ndeki Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mareşal Von Falkenhayn görevinden alınmış, yerine General Liman Von Sanders getirilmişti. Mustafa Kemal, 7 Ağustos 1918’de bu grubun Yedinci Ordu Komutanlığı’na ikinci kez atandı. Ordu şimdi daha acınacak durumdaydı ve eskisinden çok daha bitkin düşmüştü. Birliklerin büyük kısmı, altı aydan beri hiç dinlenmemişti.
işte bu sırada, 18 Ağustos günü İngilizlerin apansız yapılan bir baskını, Türk cephesini darmadağın etti. Kara ve hava üstünlüklerinden yararlanan ingilizler, üç gruptan sürdürdükleri bu saldırı sırasında grup komutanlığı karargâhına kadar girdiler. Liman Van Sanders ve kurmay subayları, tutsak düşmekten güçlükle kurtulabildi- ler. Ordu gerilemek zorunda kaldı, içine düştüğü çemberden büyük kayıplar vererek çıktı ve Şam’a doğru çekildi.
Ancak burada da tutunmak mümkün olmadı ve geri çekilme sürdürüldü. 1 Ekimde Şam düştü. Dağınık Türk birlikleri Halep’te bir araya gelerek toparlanmaya çalıştı. General Von Sanders, arka arkaya uğradığı yenilgiler üzerine komutayı Mustafa Kemal’e bırakarak Adaria’ya çekildi. Bu arada Emir Fâysal’ın güçleri, yerli Araplarla birlikte Türk birliklerine her fırsatta saldırıyordu. Mustafa Kemal önce bu çeteleri ve onları destekleyen İngilizleri bozguna uğrattı, sonra da Halep kuzeyindeki mevzilere çekildi. 25 – 26 Ekimde Halep’ in 5 kilometre kuzeyinde gerçekleşen bu saldırı, Birinci Dünya Savaşı’nın bizim için son çarpışması ve son başarısıydı. İskenderun’da İngiliz saldırılarını durdurmaya çalışan Türkier, böylece ilk kez Arap topraklarını değil, kendi vatan topraklarım savunuyorlardı. Burası artık Türkiye’nin doğal sınırıydı.
Osmanlı İmparatorluğu, imparatorluk olmaktan tümüyle çıkmıştı. Balkan Savaşları, imparatorluğu Avrupa’daki topraklarından yoksun bırakmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda ise Arap eyaletinin tamamı elden gitti.
Ülke yönetimini ellerinde tutanlar, her şeyin bittiği bu dönemde bile akıl almaz düşlerin peşinde koşuyorlardı. Enver Paşa, genel yenilgiden bir hafta önce, Birinci Dünya Savaşı’nın kazanılacağından umutlu olduğunu söylüyordu. Hükümet Başkanı Talât Paşa, Türkistan’a subaylar göndererek orada tümenler ve kolordular oluşturulacağını, Avrupa cephesindeki Alman dostlarımızın yardımına koşulacağını, onların kurtarılacağını bildiriyordu. Oysa bu sözlerin söylendiği sıralarda, Suriye’de eriyen birliklerden Üçüncü Kolordu, anavatan sınırlarına ancak birkaç yüz kişiyle gelebilmişti. Dördüncü Ordu tümüyle tükenmişti. Yıldırım Orduları Grubu’nun elinde birkaç bin silah kalmıştı. 1918 yılının başında Toroslar- da Anadolu’nun nasıl korunabileceği kara kara düşünülürken hâlâ Hicaz’da, Kuzey Yemen ve Yemen’de, Hint Okyanusu kıyısındaki Aden sınırında, Trablus ve Bingazi’de, Avrupa Cephelerinde, Kuzey Kafkasya’nın Dağıstan bölgesinde, hatta Doğu İran’da Türk askeri vardı.
Türkiye’yi yönetenler birtakım akıl almaz düşler peşinde koşar, şaşkınlık içinde bocalar- ken, Birinci Dünya Savaşı’nın sonu, özellikle 1918 yılı başında artık kesinlikle belli olmuştu.
1918 yılının ilk günlerinde, Türkiye ve dostlarının karşısında yer alan devletler, savaş amaçlarını bile açıkladılar. 5 Ocak 1918’de İngiltere Başbakanı Lloyd George bir kongrede, Birleşik Amerika
Başkam Thomas Woodrow Wilson ise ülkesinin senatosunda isteklerini dile getirdiler.
Birleşik Amerika Başkam Wilson’un ortaya attığı ve daha sonra OsmanlI barış önerilerine de temel olan ünlü “VVilson Prensipleri”nin bir bölümü Türkiye iie ilgiliydi. Bu prensiplerde, genel olarak şu kurallar üzerinde duruluyordu:
— Kişisel egemenliğe dayanan yönetimlerin kaldırılması,
— Her yerde demokratik anayasaların kabul edilmesi,
— Ulusların kendi geleceklerini kendilerinin seçebilmesi,
— Devletler arasındaki anlaşmazlıkları barış yolu ile çözümleyecek bir Milletler Cemiyeti’nin kurulması,
— Dünyanın her yerinde silahların azaltılması.
Wilson prensiplerinde Türkiye ile ilgili olarak
da şöyle deniliyordu:
“Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan yerlerine, karşı çıkılmadan egemenlik sağlanmalıdır. Ancak, bugün Türk boyunduruğu altında bulunan diğer ulusların da mutlak güvenlik içinde varlıklarının ve sıkıntıya düşmeden gelişmelerinin güvence altına alınması gereklidir. Çanakkale Boğazı, uluslararası güvence altında tüm devletlere ait ticaret gemilerinin serbestçe geçmelerine açık olmalıdır.”
İngiltere Başbakanı Lloyd George, Türkiye’yi ilgilendiren görüşlerini bir konuşmasında şöyle açıklıyordu:
-“Biz Türkiye’yi ne başkentinden, ne de soydan gelme Türk olan Anadolu’nun ve Trakya’nın zengin topraklarından yoksun bırakmak için dövüşüyoruz. Biz, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul ile birlikte Türklerin anayurtlarında kalmalarına karşı değiliz. Fakat Karadeniz’le Akdeniz arasındaki geçit, uluslararası bir yönetim altında ve tarafsız olmalıdır. Arabistan, Ermenistan, Suriye ve Filistin ise bizce kendi ulusal yönetimlerinin tanınmasına hak k-Tanınışlardır.”
Türkiye’nin paylaşılması ile ilgili türlü açıklamalar, savaş içinde de sürüp gitmişti. Çarlık Rus- yası daha 1914 yılında İngiltere’ye başvurarak, Boğazların tarafsız olmasını ve Karadeniz’deki Anadolu kıyılarının kendisine bırakılmasını istemişti. Yunan Başbakanı 1915 yılında Çanakkale Savaşı sürerken İngiltere’den, İzmir’in kendilerine verilmesi koşulu ile onların yanında yer alacaklarını bildirmişti. İngiltere bu öneriyi, daha o zaman kabul etmişti. Rus Dışişleri Bakanı aynı dönemde İngiltere’ye başvurarak, Yunanistan’ın isteğinin geri çevrilmesi gerektiğini ileri sürmüştü. Karadeniz ve Çanakkale Boğazları kendilerine verilmeliydi. Bu geçitlerin güvenliği içinde Midye- Enez hattının güneyinde kalan Rumeli bölümüyle Sakarya nehrinin batısında, Bursa ve Biga’nın kuzeyindeki Anadolu parçası “Boğazlar Bölgesi” sayılarak Rusya’ya bırakılmalıydı. Eğer buralarda İngiltere ve Fransa’nın kazanılmış hakları varsa, bunlara saygı gösterilecekti.
Savaşa 1916 yılında İngiltere’nin, ve Fransa’nın yanında katılan İtalya, aynı yıl dostlarından, “Antalya ve dolaylarının” kendisine verilmesi isteminde bulundu. İtalya’nın bu isteğini kabul eden dostlar, Anadolu’nun geri kalanını da kâğıt üzerinde kendi aralarında gizlice paylaştılar. Tarihte bu tasarı, “Sykes Pikot Projesi” adı ile yer aldı.
Türkiye ve Almanya karşısında savaşa katılan ülkelerin 1916 yılında yaptıkları bu gizli bölüşme tasarısının ana hatları şöyle belirlenmişti:
1) Kafkasya’dan Kilikya’ya kadar uzanan yerlerde bir “Ermenistan” kurulacaktı.
2) Arabistan Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılacak, bir Arap devleti ya da devletleri kurulacaktı. Krallığa, Şerif Hüseyin ailesi getirilecekti.
3) Bu Arap devletlerinden Irak ve Filistin İngiltere’nin, Suriye ve Lübnan ise Fransa’nın egemenliğinde olacaktı.
Daha sonraları düzenlenecek Sevr Antlaşma Tasarısı’nın bir tür ön taslağı niteliği taşıyan bu
anlaşma, Rusya’ya da bildirildi. Rusya bu düzenlemeye temelde razı olmakla birlikte, Boğazlar ve diğer konularla ilgili ilk isteklerine ek olarak, Trabzon’dan Erzurum ile Van’a uzanan toprakların Ermenilere verilmesine karşı çıktı, bu yerleri de kendisinin alması gerektiğini bildirdi. Bunun üzerine İngiltere, bir süre Ermeni konusu üzerinde hiç durmadı. Ermenileri oyalayarak, sorunu olayların akışına bıraktı. Ama gene de Rusya ile sınır komşusu olmamak için, bir Ermeni ve Kürt devleti tasarısı benimsendi. Tasarı ortaya çıkınca, Fransa isteklerini genişletti ve ta İran sınırına dek yayılmayı düşünür oldu.
özetle söylemek gerekirse, Ruslar Boğazlarla Kuzey ve Doğu Anadolu’ya, Yunanistan İzmir ve çevresine, İtalya Antalya ile dolaylarına, Fransa Kilikya ile Suriye, Lübnan ve Güneydoğu Anadolu’ya, İngiltere ise Irak ile Filistin ve Ürdün’e göz dikmişlerdi. Arabistan, ayrı bir devlet olacaktı.
İngiltere, 1917 yılındaki büyük Sovyet Devri- mi’nden sonra ortadan çekilen Rusya’nın yerine, başka komşular aramaya başladı. Güneybatı Anadolu’yu İtalya’ya bırakmayı uygun gördü. Ermeni devleti tasarısından da pek hayır çıkmayacağını anlayınca, Kilikya ve doğusuna Fransızların yerleşmesini kararlaştırdı. Kürt devleti tasarısını da yeniden ele aldı.

Yorum yazın