Modern Japonya’nın Doğuşu

Modern Japonya’nın Doğuşu

Derebeyliğin çöküşü, tıpkı yıkılan bir baraj gibi, Japonya’yı ansızın büyük bir insan enerjisi ile karşı karşıya getirdi. Çoğunun yaşamı, iş yokluğundan zoraki tembellik içinde geçen samuraylar, yeteneklerini ortaya koyabilecekleri bir değişimin özlemi içindeydiler. Köylüler, daimyonun açgözlülüğünden ve yarı kölelikten kurtulmak istiyorlardı. Tüccarları usandırıcı kısıtlamalardan sonra özgür bir ortama ve yeni iş olanaklarına kavuşmak için sabırsızlanıyorlardı. Yoksul kasabalılar işverenlerin kendilerine insanca yaşayabilecek ücreti vermelerini istiyorlardı.
Bu arada derebeyliği destekleyenler, imparatorluk yönetimine olanca güçleriyle karşı koyuyorlardı. Ülke bir süre karışık bir dönem yaşadı. Ancak yeni yöneticiler, ne denli yetenekli ve güçlü olduklarını, kısa zamanda, işleri yeniden düzelterek kanıtladılar. Artık bir konuda herkes birleşmişti, o da şuydu; Japonya bağımsız kalabilmek ve diğer ülkeler arasında saygın bir yer pdinebil- mek için güçlü, çağdaş ve zengin olmak zorundaydı. Bu sırada genç imparator da “akıl ve bilginin tüm dünyada aranacağı” müjdesini vermişti. Kuşkusuz ilerlemek isteniyorsa, o eskinin anlamsız gelenekleri de terk edilmeliydi.
Derebeylik Japonya’sını çağdaş bir ulusa dönüştürmek çok güç bir işti. Ancak yeni önderler cesur atılımları ile bunu başardılar. On yıl gibi, bir çırpıda geçen zamanda, üzerlerindeki ağırlıkları atmışlar ve devlet gemisini geçmişin engelleyici bağlarından kopararak özgürce sürdürmeye başlamışlardı.
İlk yapılması gereken iş; güçlü, merkezi bir hükümet kurmak ve yarı bağımsız kalanları birleştirmekti. Bu yönde atılan ilk adım,imparatorluğu Edo’ya taşımak oldu ve yeni yönetim merkezi Edo’ya “Tokyo” adı verildi. Sonra derebeyliği ortadan kaldıracak işleme geçildi. Daimyo’ların topraklarım imparatora geri vermeleri istendi. Bir
iki yıl içinde de Japonya’nın tümü yeniden ABD’de olduğu gibi eyaletlere bölündü.
Toplumun sınıflara böjünme düzeni kaldırıldı. Herkese yaşamında ilk kez mesleğini ve oturacağı yeri seçmekte, yolculuk yapmakta, alışverişte, sanayi ya da tarım alanlarında çalışmakta özgürlük tanınmıştı.
Derebeyliğin kökleri kazınırken ve hükümet sağlamlaştırılırken, yeni Japonya’nın da temelleri atılmaktaydı. Batı uygulamalarına dayanan bir dizi köklü düzenleme ile silahlı kuvvetler, polis, hukuk düzeni, halk sağlığı ve maliye yeniden örgütlendi, çağdaş duruma getirildi. Her türlü eğitim olanağı sağlanarak Japonya kısa sürede, Asya kıtasında en çok okur yazarı bulunan ülke durumuna geldi.
Bu düzenlemeler aslında sanayileşmeye giden yolun kaldırım taşları idiler. Güç ve zenginlik on- larsız sağlanamazdı. Hiç bir ülke, böyle bir durumla yüz yüze gelmiş değildi. Sanayi devriminin oluşumu Avrupa’da yüzyılları almıştı, oysa, Japonya’da çok kısa bir sürede gerçekleşti. Bu işler batıda yavaş yavaş biriken özel kesimin yatırımlarıyla yapılmıştı. Japonya’da ise, bu apaçık olanaksızdı; anamal (sermaye) yetersizdi ve ayrıca para sahipleri de onu yapıcı biçimde kullanacak denemelerden yoksundular.
Yeni yöneticiler bütün bu işleri ele aldılar ve gerekli teknolojiyi, makineleri, araç ve gereçleri ülkeye soktular. Demiryollarını, telgraf hatlarını, fabrikaları hep devlet yaptırdı. Devlet, buharlı gemi yapımı işini, tersaneleri, dökümhaneleri, makine satış merkezlerini ve madenlerin gelişmesini desteğiyle özendirdi; değişik iş alanlannda, bu arada tarımı da içine alan teknik okullar açtı.
Doğal olarak Japonya, tek başına, tüm bunların üstesinden gelemezdi. Dışarıdan binlerce İngiliz, Amerikan ve AvrupalI yardımcı getirtilmişti. Bunlar arasında, mühendisler, ziraatçiler, fabrika uzmanları, gemi yapım ustaları, araştırıcılar, öğretmenler, bankacılar, askerler ve doktorlar vardı.
Sanayileşme kampanyası hızını yitirmeden sürüyordu. 1872 yılında Tokyo’yu Yokohama’ya bağlayan yaklaşık 30 kilometre uzunluğundaki ilk demiryolu hizmete girdi ve daha yüzyıl sona ermeden Japonya’nın demiryollarının uzunluğu 3000 kilometreyi, telgraf hatlarının uzunluğu ise 6000 kilometreyi bulmuştu. Pamuk ipliği, kumaş,
çimento, kimyasal maddeler, cam, bira, kâğıt, buhar makineleri, bakır tel, ampul ve daha çeşitli pek çok şeyi üretmek amacıyla çağdaş makinelerle donatılmış fabrikalar kuruldu. Maden çıkarımı büyük ölçüde arttı. Kömür üretimi 1900’lerden öncesine oranla yedi katına yükseldi. Bu kömürün yaklaşık yarısı, yarım milyon işçinin çalıştığı yeni ya da yenilenmiş fabrikalara enerji sağlamak için kullanılıyordu.

Diğer ülkelerdeki sanayi devrimini körükleyen güç, kişilerin kendilerine daha çok çıkar sağlama hırsı olmuştu. Oysa, Japonya’da kişisel çıkar sağlama hırsı yoktu, çünkü insanların çoğu sınırlı bir ücret karşılığında toplu halde çalışmaya alışmıştı. Bu yüzden Sanayi Devrimi belli ekonomik kuralların gelişmesi sonucu oluşmamıştır; daha çok milliyetçilik anlayışı ile hareket eden önderlerin zorlamasıyla gerçekleşmiştir.
önderlerin değişmeyen tek amaçları, Japonya’yı varlıklı ve güçlü kılmaktı. Ancak onlara göre, varlıklı olmak, halkın daha iyi bir yaşam sürmesi demek değildi. Bunun anlamı, ulusal gücü için gerekli şeyleri üretebilmek ya da satın alabilecek kadar zengin olmak demekti. Bu nedenle, Japonya sanayileşirken, iki koşut yol izledi; bunlar, zenginliği sağlayacak olan küçük sanayiin gelişmesi ve ordu için gerekli ağır sanayi idi.
Meyci Restorasyonu savaşında Japonya, zamanının yüzyıllarca gerisindeydi. Daha doğrusu, Ingiltere’de sanayi devrimi sona erdiğinde, burada henüz yeni başlıyordu. Üstelik ne yeni üretim biçimleri ne de üretimde kullanılacak demir, çelik gibi gerekli malzeme yeterliydi. Bunlar ağır sanayi ürünleriydi ve Japonya’da yok denecek kadar azdı. Bu nedenle bunların dışarıdan satın alınması gerekiyordu.
Ancak bir ülke dışarıdan bir mal satın aldığında, karşılığını altın, gümüş ya da yabancı parayla ödemek zorundaydı. Oysa, Japonya’nın altın ve gümüş rezervi oldukça sınırlıydı, elindeki yabancı para da oldukça azdı. Çünkü imzaladığı ticari anlaşmalar gereğince, Japonya’nın dışarıdan alacağı mallara koyduğu gümrük resmi yüzde 5 gibi çok düşük bir oranla sınırlıydı. Bu yüzden sanayi gereksinmelerini karşılayacak malların ithaline gerekli olan yabancı parayı biriktirebilmek amacıyla, önce küçük sanayiin geliştirilmesine ağırlık verildi.
Denizaşırı ülkelerin, Japonya’dan almak istedikleri çok az mal vardı. Bunlar içinde en çok arananı ipekti. Ancak kozalardan ipek liflerini çıkarmak için kullanılan yöntem çok ilkeldi ve ürünün kalitesi de oldukça düşüktü.
Hükümetin denetimi altında, buharlı makinelerle çalışan bir ipek fabrikası kuruldu. Bu fabrikada çoğu samurayların kızları olan genç kızlar çalışıyordu. Ürünün kalitesi önemli derecede yükseldi ve Japon ipeği, Asya kıtasında üstün duruma geldi. 1868 yılı ile yirminci yüzyılın başı arasındaki dönemde ipek üretimi beş katına çıktı. O dönemde dışsatım mallarının yüzde 40’ını ipek oluşturuyordu. 1930 yılına değin ipek, Japonya’nın dışarı sattığı başlıca mal olarak kaldı. Bu na dayanılarak, Japon sanayii temellerinin ipek üzerine kurulduğu söylenebilir.
Pamuk ipliği ve pamuklu dokuma, Japonya’ nın geleneksel sanayi dallarından birisi idi. Ancak dış ülkelere olan ticaretin açılışından sonra, yerli pamuklu sanayi, İngiliz iplik ve kumaşları karşısında erimişti. Dışarıdan pamuklu mal alımı, tüm dışalımın yaklaşık yüzde yirmisini oluşturacak kadar artmıştı. Gerek bu malların ülkeye girişiyle işlerinden olanlara iş vermek ve gerekse yabancı paranın bu yoldan eriyip gitmesine
dur demek için, Japon hükümeti, dışarıdan getirilen makinelerle örnek pamuklu dokuma fabrikaları kurdu. ,
Devletin öncülük ettiği bu örneği, öncü sanayicilerden olan Edebi Shibusavva’nın kurduğu ilk özel pamuklu dokuma fabrikası izledi.Bu fabrikanın başarısı üzerine, onun gibi birçok fabrika daha hizmete girdi. Çok geçmeden iplik ve kumaş, dışarı satılan mallar arasında ilk sırayı aldı. Çünkü üretim, İçteki istemin çok çok üstündeydi. Bu ticaret, fazla miktarda ham pamuk tüketimine yol açtı ve Japonya’yı, ABD, Çin ve Hindistan’ın sattığı tüm pamuk ürünü için önemli bir pazar durumuna getirdi.
Japonya’da eğitim sistemi, çağdaş bilgiye ağırlık verirken, derebeylik düzeninde çekilen sıkıntıların unutulmamasını da göz önünde tuttu. Bunu sağlamak için ana babalar, işverenler, hükümet ve özellikle de imparatora çok iş düştü. Böylece derebeylik düzeninde, halkın ezildiği öğrencilerin kafasına iyice sokuldu. Bu öğrenciler işçi ya da asker olduklarında üstlerinin kendilerinden istediği her şeyi, o işin zorluğunu ya da tehlikesini düşünmeden yapmayı kutsal bir ödev bildiler. Ulusal kalkınmanın sanayiden geçtiği bilincinde olan işçiler sıkıcı, tekdüze işleri bile çok az ücret karşılığında yakınmadan ve hatta gururla yaptılar.
Bir yandan derebeylik düzeninin kötü uygulamalarının unutulmaması sağlanırken, diğer yandan da işçilere yeni olanaklar tanınıyordu. İşverenler, ellerinden geldiğince güvenli işyeri hazırlıyorlardı. Erkek işçiler, iş yaşamlarının tümünü genellikle bir işyerinde geçiriyorlar, lojman, çeşitli ikramiye ve sağlık hizmetlerinden yararlanıyorlardı. Oysa bu uygulama, batıda çok daha sonra gerçekleştirilebilmişti.

Yorum yazın