Mayalarda Sosyal Yaşam – Maya Halkı

Mayalarda Sosyal Yaşam – Maya Halkı
Rahip Landa, Mayaların kısa boylu olduklarını, kadınların ortalama 1.42 sm, erkeklerin ise 1.55 sm. kadar olduklarını belirtmiştir. Landa’nın verdiği bilgilere göre Mayaların saçları düz ve siyah, tenleri bakır rengi ya da kahverengi idi. Erkeklerinin traş olmadıklarını, yüzlerinde çıkan az- miktardaki kılları kopardıkları, saçarını örerek başlarının çevresine doladıklarını ve ucunu da arkadan sarkıttıklarını belirtmektedir.
Mayaların kadın ve erkekleri arasında vücutlarının çeşitli yerlerine dövme yaptırmak, dişlerini sivriltmek yaygın bir gelenek halindeydi. Ayrıca gövdelerini, Maya savaşçıları siyah – kırmızı, genç erkekler evlenene dek siyah, rahipler ve adanmış kurbanları mavi, duvar resimlerinde görülen mahkûmlar ise siyah-beyaz şeritler halinde boyarlardı.
Maya erkekleri, vücutlarının belden aşağısını Maya dilinde “İyş” olarak bilinen, pamuklu bir tür bezden kuşak ile dolarlardı. Kimi zaman da “pati” adı verilen pamuklu bir şal alırlardı. Rahipler ve soylular dahil halkın tümü, ayak parmakları arasından geçen iki sırımla bağlanmış sandaletler giyerlerdi. Soylu ve rahiplerin sandaletleri ince,işlenmiş ve tüylerle süslü olurdu.
Maya lqdııiları, Guatemala ve Yukatan’da bugün de kullanılmakta olan “huipil”adı verilen, basit ve yukarıdan aşağıya dümdüz inen bir giysi giyerler^ giysilerini kanaviçe ya da benzeri işlerle süslerlerdi. Çok özel günler dışında kadınlar genellikle yalınayak dolaşırlardı.
Mayalarda kadınlar ve erkekler, bilezik, kolye, yüzük gerdanlık gibi takılar kullanırlar, bileklerine süslü bantlar dolarlardı. Ayrıca, dudaklarına ve burunlarına (Ja halkalar takarlardı. Gösterişli takılar soylu tabakayı simgelerdi- Bu mücevherleri; yeşim -taşı, pars ya da timsah dişi, yanardağ taşı, tahta, kemik ve hatta parlatılmış çeşitli taşlardan yaparlardı. !<
Maya ailesine yeni bir bebek katıldığında yapılacak ilk iş, bebeğin kafasının yassıtılması olurdu. Bu; kafanın iki yanına düz tahta parçaları bağlamak suretiyle yapılırdı. Maya’larda yassı kafalı olmak soylulara ait bir özellik sayıldığından, Özellikle yüksek tabaka bu yassılaştırma işlemine özen gösterir ve kesinlikle uygulardı. Mayalarda ayrıca şaşılık da bir güzellik ölçütü sayıldığından, küçük çocukların alinlarına düşen saçlarının arasına,
renklendirilmiş bir tür sakız top yapıştırılır, ve uzun süre bu topa bakarak şaşı olmaları sağlanırdı.
Ortalama düzeydeki Maya ailelerinin yaşamları çok zor koşullarda geçerdi. Maya kadınları sabaha karşı saat dörtte kalkarlar, ocaklarda yaktıkları ateş üzerinde bir gün önceden kalmış olan, İspanyolların “Tortilla” adını verdikleri mısır gözlemelerini ısıtarak kahvaltı hazırlardı. Saat beşte erkek katlar ve kahvaltısını ettikten sonra çiftçilik öğrenmekte olan oğlu ile birlikte tarlanın yolunu tutarlardı. Yanlarına, yapraklarla sarılmış iki üç mısır hamuru topağı ve bir de su kabağından yapılmış maşrapalarına doldurulmuş su alırlardı. Hamuru suyla karıştırarak “pozole” adını verdikleri siit renginde bir tür içecek yaparak susuzluklarım gidermeye çalışırlardı. Mayaların, her köşeye yerleştirilen ve taşlardan yapılmış üçgen biçimdeki ocakları ise günümüzde hâlâ Yukatan ve Guatemala’da yemek pişirirken kullanılmaktadır.
Mayalar çiftçilikle geçinirdi, temel ekinleri de mısırdı . Ayrıca yemek için fasulye, börülce, kabak, domates, patates gibi besin maddeleri de yetiştirirlerdi. Ama mısır, gündelik yaşamlarında besinlerinin önefi)li bir kısmını oluşturmakta ve her öğünde yenildiği gibi ayrıca da kutsal da sayılmaktaydı.
Günümüzde, Yukatan’da kullanılmakta olan mısır ekimi yöntemleri, eski Maya yöntemlerine çok benzemektedir. Önce ormandaki ağaçların bir bölümü kesilirdi. Bıi7 iş yüzlerce yıl önce taş baltalarla yapılırdı. Mart ve nisan aylarında çalılar ve kesilen ağaçlar budanır, mayıs ta da ekim yapılırdı.
Mısır ekiminin her aşaması “tanrının dileklerini yerine getiren” rahiplerce yönetilirdi. Ağaç kesimi, kütüklerin ve çalıların yakılması, tarla ekimi, ancak belirli ğünlerde yapılır, yeni tarlalar açmak için ormanlar; rüzgârlı günlerde yakılırdı. İnsanlar,tanrının ilgisinin kendilerine yönelmesi için sürekli olarak ıslık çalarlardı. Ağaçların yakılacağı günün rüzgârlı olmasını; her şeyin iyice yanması ve artıklârıpın ekimden önce toprağı beslemesi için yeğlerlerdi.
Ortalama bir çiftçinin günlerinin çoğu,soyluların evlerini yapmak, toprağı sürmek, ekin ekmek, biçmek gibi hizmetlerin yapılması ile geçerdi. Yönetici sınıflar gündelik hafif işlerle ilgilenmezlerdi.
Ekinlerin’ biçilmesi bittikten sonra çiftçiler, tapınak, piramit ve yol yapımlarında, kentle ilgili öteki imar işlerinin gerçekleştirilmesinde çalıştırılırlardı. Bu işleri yapmak, rahip-yöne- ticilere karşı bir görev sayılırdı.
Erkeklerin tarlada çalıştığı sırada kadınlar da boş durmazlar, sabahları, bir gece önceden yumuşaması için çömlek küplere basılmış otan mısırları yıkarlardı. Sonra, silindir biçiminde bir değirmen taşında ya da dibek taşında, mısırı döver, öğütürlerdi. Mısır unu şeklini alan bu besin maddesi, yemek olarak hazırlanacağı zamana kadar bir kenarda saklanırdı.
Pamuk, mısırdan sonra, en önemli ürün sayılırdı. Mayalı kadınlar, giysilerini; ektikleri pamukları toplayıp, eğirerek ip haline getirmek ve sonra da örmek suretiyle elde ederlerdi.
Erkek çocukların, babalarından çiftlik ve avcılık öğrenmelerine karşın, kız çocuklar da annelerinden ev işlerini öğrenerek yetişirlerdi. Orta sınıf halkının eğitilmesi için okul bulunmadığı sanıldığına göre; çoğu Mayalının temel eğitimi küçük yaşlarda anne ve babalarından gördükleri ile sınırlı kalırdı.
Ailenin erkeği, tarladan akşamüstü döner, yol üzerine kurduğu tavşan kapanlarını kontrol eder, uygun bir ava rastlarsa avlanırdı. Kuşları avlamakta kilden yapılma saçmalar ve üfleme okları kullanılır, bundan başka avcılar mızrakla da av- lanırdı. Avcılar, daha sonra ok ve yay yaparak kullanmaya başlamışlardır.
Erkekler eve vardıklarında önce yıkanır sonra yemeğe otururlardı. Mayalı kadınlar öncelikle erkeklerine hizmet ederler, onları doyurduktan sonra kendileri yemeklerini yalnız yerlerdi. Yemeklerini genellikle mısır unundan yapılan gözleme ile Maya dilinde Buul denilen börülce oluştururdu. Yemek üzerine içilen- sıcak kakao ise Mayaların en gözde içeceklerinden biri idi. Kakao tanecikleri para yerine kullanılabilecek kadar değerliydi.
Bir Mayalının evi, onun kalesi sayılırdı. Kimse, kimsenin evine çağrılı olmadıkça giremezdi. Evler, genellikle kale biçimindeydi. Damları, palmiye ağacı ya da ot-saman karışımı ile örülürdü. Penceresiz duvarlar, çamurla sıvanmış çubuklardan oluşurdu. Bu çubuklara hiaya dilinde “Adobe” denilirdi. Duvarlar kimi zaman dışarıdan boyanırdı. Maya evleri iki odadan oluşur, btr odası oturmâ odası, diğer odası ise yatak odası olarâk kullanılırdı. Rahip Landa’dan edinilen bilgilere göre, Mayaların küçük çubuklardan yapılma yatakları vardı ve üzerlerine koydukları şilteler üzerinde uyurlar, mantas (patis) adını verdikleri pamuklu örtüyle örtünürlerdi.
Mayaların en ilginç geleneklerinden biri de, kız çocukları on iki, erkek çocukları da on dört yaşına bastıkları zaman yapılan törenlerdi. Törenlerde çocukların yetişkinliğe ilk adım atışları kutlanmaktaydı.
Bu törenlerde; kare biçiminde çevrelenmiş uzun bir ipin köşelerine oturan dört yaşlı adam, köy rahibinin yardımcılığını üstlenirlerdi. Karenin ortasında, en güzel giysilerine bürünmüş rahip, yanında tütsü ve kutsanmış su bulundururdu. Rahibin bulunduğu alanın şeytanlardan arınmış olduğuna inanılır, iple çevrelenmiş alanın içinde bir yanda kızlar, diğer yanda ise erkekler yer alırdı. önce kız ve erkek çocuklara günah çıkarttırılır ve alınlarına kutsanmış su sürülürdü. Sonra kötülüklerden arınmaları amacıyla tütsü yapılır ve doğru davranış biçimleri kendilerine öğütlenirdi. Törenin en önemli bölümü, çocuklara saflıklarını simgelemek amacıyla takılmış olan takıların çıkarılması idi. Erkek çocukların saçında bulunan beyaz boncuk, rahip tarafından; kız çocukların beline takılı minik, kırmızı deniz kabıiğu dizisi de anneleri tarafından çıkarılırdı. Bu takılar çocuklara dört*beş yaşlarında takılır, yetişkinliğe ilk adım atma törenine kadar asla çıkarılmazdı, tören sona erdikten sonra da büyük bir şölen verilirdi.
Bu törenlerden sonra erkek çocuklar, zamanların çoğunu ailelerinin yanında geçirmezler, kendi yaşıtları ile birlikte ayrı bir evde yaşamaya başlarlardı. BUT ayrı yaşama süresi, babalarının kendilerine uygun bir eş bulmasıyla son bulurdu. Mayalarda ortalama evlilik yaşı yirmi olup, erkek çocuklar kejıdijerine uygun bir eş bulana dek gövdelerini siyaha boyarlardı.
Evlendikten sonra çiftler, gelinin ailesi ile birlikte yaşamaya başlarlar, genç damat evini kurmadan, tarlasını ekmeden önce beş-altı yıl karısının babası için çalışmak zorunda kalırdı. Baba evinden ayrılmak zamanı geldiğinde, yeni ev yapılmasında genç erkekler genellikle birbirlerine yardım ederlerdi.
Mayaların birçok boş inançları vardı, örneğin, lepreçaun dedikleri cüce insanların varlığına inanırlardı. Günümüzde bile, Yukatan’da yaşayan birçok insan, hâlâ mısır tarlalarının kendi dillerinde “milpa alukses” adı verilen, cüce adam- larca korunduğuna inanmaktadırlar. Hatta, çoğu yerliler tarlaların ortasına aluksesler için, kendi evinin küçük bir benzerini yapar. Orada yaşayan Aluksesfm kendini öldüreceğine inanan kızılderili- ler,bu korkuyla hiçbir zaman tarladan mısır çala- mazlar. Çiftçiler, yeni mısır ekiminden önce, milpalarının dört köşesine tortilla (bir tür gözleme) ve pozole (bir tür içecek) bırakırlar, ertesi sabah bunları kuşlar yer, ancak pozole testisi devrilmemiş olarak dururdu. Böylece çiftçiler, armağanlarının kabul edildiğini görerek güvenliklerinin sağlandığına inanırlardı. Bundan sonra ekilen mısır çok bereketli olurdu.
Hastalıkların kötü cücelerce getirildiğine inanan mayalar, cüceleri evlerden uzak tutmak için, kapıların önüne yiyecek koyarlardı. Bu korunma yöntemi gerçekleştirilmezse, “ahmen” adı verilen, hekimlikten anlayan bir tür şaman çağrılırdı. Bu şaman, hem bir hastalığı iyileştirebilir, hem de sağlam insanı hasta edebilirdi. Mayaların bazı hastalıkları iyileştirme yöntemleri konusunda bilgi edinmiş bulunmaktayız, örneğin, burun kanamaları, hastanın ayağı kanatılarak geçirilmekteydi. Hastalığı iyileştirecek ilaçlar, bitki özlerinden, hayvanların bazı yerlerinden, kuş gagalarından, balık derileri ve taşlardan hazırlanırdı. Hastalığın gidişini anlamak amacıyla toprağa büyü taşları atılırdı. Bu arada, bol miktarda “pom” adı verilen tütsüler yakılırdı. Bu tütsüler, tropik ağaçların reçinelerinden elde ediliyordu.
Mayaların, alukseslerin ve kötü cücelerin varlığına inanmaları; kızılderililerin, olayları bir- şeylerin değil, birilerinin yönlendirdiğine inandıklarını gösterir. Mayalar, varlığın bir ruh taşıdığına inanırlardı. Onu, tanrılara armağan etmeden önce, içindeki ruhun arınmasını sağlamak amacıyla çömlekler kırarlardı.
Bir avcı, karşılaştığı hayvanı vurmadan önce, “buna gereksinmem var” diye dua eder, bağışlanmasını dilerdi. Hayvanlar hiçbir zaman spor olsun diye. avlanmaz, ancak yenmek için vurulurdu. Mayalar, bir ceylanı avladıktan sonra onu parçalara ayırırlar, ava katılan kişilere, rahiplere ve öteki görevlilere dağıtırlardı. Bir avcı, kestiği ceylanın içinde safrataşı bulursa, bunu kimseye söylemez, minik bir keseye koyar, sonra boynuna takardı. Bu taşların büyülü olduğuna, avcıya uğur getireceğine inanılırdı.
Birçok hayvan ve kuş, Mayaların, hava durumu ve diğer toplumsal olaylarla ilgili önbilgi edinmelerine araç olurdu. Alçaktan uçan bir kırlangıç, yağmur yağacağını haber verir; yüksek uçan bir asma kuşu, yeni konukların geleceğine işaret ederdi. Dokuz ve on iiç sayılarının uğuruna inanılırdı. Bu sayıların uğurlu sayılmasına neden, dokuz yeraltı tanrısı, on üç yeryüzü tanrısı olduğuna
inamlmasıydı. Maya boş inançlarının çoğu; ölüm, hastalık, bereketsiz ürün, avda başarısızlık gibi kötü olaylarla ilgili idi. Ancak, tüm bu kötümser kehanetler ve boş inançlarına karşın kızılderililerin, şen insanlar olduğu sanılmaktadır.
Maya halkının, kendini eğlendirmek için asillerin oynadığı oyunları izlemekten başka neler yaptığı hakkında pek fazla bilgi yoktur. Asiller, “pok-a-tok” adı verilen törensel bir top oyunu oynarlardı. Büyük bir kent olan Çiçen Itza- da en büyüğü 166 m. uzunluğunda, 68 m. genişliğinde olan yedi top sahası vardı. Her takımda kaç oyuncunun yer aldığı, sayıların nasıl kaydedildiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, oyunun 0.15 m. çapında bir lastik topla oynandığı kesindir. Oyuncular, topu yılan biçiminde oyulmuş taş çemberden geçirmeğe çalışırlardı. Çemberler, karşılıklı duvarların tam ortasına, yerden 10.60 m.yükseğe, açıklıkları yerle dik açı oluşturacak biçimde yerleştirilmişti.
Oyuncuların yetenekli olmaları, sayı yapmaları için duvara çok yakın durmaları gerekiyordu. Topa sadece, üzerlerine deriden küçük yastıklar bağlanmış bilekleri, dirsekleri ve kalçaları ile vurabilirlerdi. Bu koşullarda sayı yapmak beceri isteyen bir işti.
İzleyiciler arasında bahse girmek oldukça yaygındı. Bahislerde köleler, araziler, hatta evler bile ortaya konurdu. Topu çemberden geçirmeyi başaran bir oyuncu, ödül olarak izleyicilerin tüm giysilerini ve takılarını isteyebilirdi.

RAHİPLER VE YÖNETİCİLER
Maya ülkesinde, din ve devlet işleri bir arada yürütülürdü. Yönetimdeki uygulama, Yunan kent- devletlerine benziyordu. Bir ya da birden fazla kenti ve çevresindeki alanı bir tek kişi yönetirdi. Bu kişiye “halaç uinik” yani “Yönetmen” denirdi. Genellikle hükümdarla başrahip aynı kişi olurdu. Halaç Uinik, yüksek, üzeri kabartma şekillerle süslü bir taş sütunun arkasına geçer, saç biçimini değiştirir, bu kez de başrahip olarak halkın karşısına çıkardı.
Halaç uinik, parlak renklerde, üzeri ince işlemelerle bezenmiş giysiler giyer, saçını da en az kendi boyu yüksekliğinde biçimlere sokardı. Bonampak’da bulunmuş olan duvar resimlerinde görüldüğü üzere başrahibin kulak memeleri sarkarak o kadar büyürdü ki, tenis topundan daha büyük küpeleri bile kaldırabilirdi. Dişlerinin üzerinde yeşim kakmalar ve yassıltılmış alnının altındaki şaşı gözleriyle çevresindeki izleyicilerde ürküntü yaratırdı.
Başrahipler, eğer devlet yönetimini doğrudan üstlenmişlerse, Halaç uinikin mutlak danışmanı olurlardı. Astronomi, matematik, astroloji gibi konuları en iyi onlar bilirler, takvim düzenlenmesini yaparlardı. Aynı zamanda hem düşünür, hem de yazar idiler. Bu işlerin yapılması için gerekli bilgiler babadan oğula aktarılır ya da özel olarak öteki rahiplerin ve soyluların oğullarına öğretilirdi. Rahipler, aynı zamanda, kimi günümüze dek dayanabilmiş olan görkemli taş piramit ve tapınakların inşa edilmesini de yönetirlerdi.
Dinsel-yönetsel yapının alt basamaklarında daha küçük rahipler ve devlet görevlileri iş yaparlardı. Küçük köylerde kimi rahipler, Tanrıların işaretlerini yorumlar, kimileri sadece törenleri yönetirlerdi. Kimileri ise doktorluk görevini yapar, dinsel törenlerde çalınan müzik aletleriyle ilgilenirdi. Hükümet görevlileri, genellikle yerel başkanlar ve vergi toplayıcıları olurdu.
Maya Uygarlığı geliştikçe, soylu rahip sınıfı daha da güçlendi. Yavaş yavaş çiftçilerin doğaya tapınmaları karmaşık bir durum almaya başladı. Ayrı ayrı İyilik ve Kötülük Tanrıları vardı,Kimi zaman tek bir tanrı hem iyiliği, hem kötülüğü simgelerdi. Maya din tarihi, Tanrıların sürekli savaşımları ile doludur. Çeşitli belirtileri sadece rahipler yorumlayabilir, yaşam ve ölümün gizini yalnızca onlar anlayabilirdi. Tanrıların yeryüzün- deki elçileri sayılan bu rahipler, çiftçilerin yaşamlarını bitmek bilmez bir dinsel döngü içinde yönetirlerdi. İyi ve kötü arasındaki bu sonu gelmeyen savaşım çarkına kapılmış çiftçiler, hiçbir zaman rahiplerin dediğinden çıkmazlardı. İnsanların doğdukları günün, yaşamlarında büyük önemi olduğuna inanırlardı. Yeni doğan çocukların adlarını rahipler takardı. Mısır ekileceği günü bile rahipler belirliyordu.
Maya dini, Kızılderilileri korkutmak ve onları dine bağlamak için büyü ve sihirbazlıktan yararlanmış, ancak din kurallarının çoğu, Mzaman” kavramı göz önüne alınarak temellen- dirilmişti. Başlangıçların ve bitimlerin birbirlerini izleme süreci olarak zaman, Maya dininde büyük önem taşırdı. ‘Mayalar, zamanın karanlıklara ve dünyanın başlangıcına uzandığına inanırlardı. Başlangıç olarak kabul ettikleri tarih; “4 Ahau 8 Cumhu” idi. Bu tarih, İ.ö 3375 ya da İ.ö 3111 yılını karşılar. Ancak bilim adamları, bu tezi geçersiz saymaktadırlar.
Maya inanışına göre zaman, bir kısır döngü çizerek ilerler; başka bir deyişle tarih kendini yinelerdi. Zamanı belirleyen “kin”, “uinal”, “tun” ve öteki dönemler kutsal sayılırdı. Her günün yaşayan bir tanrı olduğuna inanılır ve Gün Tanrı’la- rının erkek olduğu kabul edilirdi. Gün-Tanrı’lar, zamanın yükünü, omuz ve alınlarından bağlanan bir tür sırtlıkla taşırlardı. Bu tanrılar, birçok el yazması kitapta resmedilmiş ve Stelae denilen dikite konu olmuştur. Gün – Tanrıların bazıları uğurlu sayılır, bazılarının ise kötülüğüne inanılırdı. öfkeli bir Gün – Tanrısını, yalnız rahip ya- tıştırabilirdi.
Mayalardan kalma yazıların çoğu “zaman”la ilgilidir. Büyük taş dikitler , birçok tapınak ve sarayın mihrabı, tüm basamaklar, duvarlar ve duvar panoları gibi yapıların üzerinde tarih vardır.
Güneşin, Ay’ın, Venüs, Mars gibi gezegenlerin ve yıldızların devinimlerini gözleyen rahip-ast- ronomlar, o tarihte kullanılan takvimlerin tümünden daha ileri bir takvim geliştirmişti.
Astronomi bilgileri öylesine engindi ki, rahipler ay tutulmasını önceden haber verebiliyorlar, Venüs gezegeninde bir yılın 584 günden oluştuğunu hesaplayabiliyorlardı. Olasıdır ki, bu saptamaların çoğu, kökeni daha eskiye dayanan komşu budun Olmek’lerin geliştirdiği yöntemlere dayanıyordu.
Çiçen Itza’daki gözlemevi, Kopan’daki güneş saati ve daha birçok kentteki gözlemevi ve güneş saatleri, astronomi konusundaki bilgilerin derinleştirilmesi amacıyla kurulmuştur. Birçok kentte, örneğin Uaxactun’da, yılın en uzun ve en kısa gününü simgeleyen yapılar dikilmişti. Astronomi bilgilerini sadece din konusunda değil, yaşamın diğer alanlarında da kullanıyorlardı. Bu bilgiler olmaksızın, rahipler çiftçilere mısırlarını ne zaman ekeceklerini, ne zaman biçeceklerini nasıl söyleyebilirlerdi?
Mayaların iki türlü takvimi vardı. Biri “Güneş” takvimi ya da diğer bir deyişle “Halk” takvimi, öteki ise “Kutsal” sayılan takvimdi. Takvim yılında;360 gün, yirmişer günden oluşan 18 ay vardı. Beş uğursuz gün, “Uayeb” de buna eklendiğinde, bir yıl, bizim şimdi kullandığımız takvimdeki gibi 365 günden oluşurdu. 365 günden oluşan bu yıla “haab” denirdi. Kutsal takvime ise “tzolkin” adı verilmişti. Kutsal takvim 260 gündü ve halkın törensel yaşamı bu takvime göre düzenlenirdi.
Bu iki yılın birbirine, dişli çarklar gibi bağlı olarak döndüğünü varsayalım. Tzolkin günleri
çarkı ile haab günleri çarkı birlikte dönecektir. Böylece Mayaların, ayinler yılındaki bir günün, halk yılındaki hangi günü karşıladığını nasıl saptadıkları anlaşılabilir. Bu düşsel çarklar, sürekli döndüğü için, elli iki halk yılında bir, her iki takvimin belirli günleri çakışırdı. Dokuz zaman dilimi vardı:
Kin – Bir gün
Uinal – 20 günden oluşan bir ay
Tun – 18 uinaldan oluşan bir yıl (360 gün)
Katun -r 20 tun ya da yıl (7.200 gün)
Baktun – 20 katun (144.000 gün)
Piktun – 20 baktun (2.880.000 gün)
Kalabtun — 20 piktun 57.600.000 gün)
Kinçiltun — 20 Kalabtun (1.152.000.000 gün) Alavtun — 20 kinçiltun (23.040.000.000 gün)
Görüldüğü gibi, Mayalarda yılın zaman-katları 20 sayısı üzerine temellendirilmiştir.
Astronomi ile ilgili araştırmaları sürdürebilmek için rahiplerin bir veriye gereksinmeleri vardı; matematik… Bu konudaki bilgilerin de, Ölmeklerden kaynaklanmış olunduğu sanılmaktadır. Ancak Mayaların, matematikteki başarıları inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Mayalar, sıfırın değerini “hiç” olarak belirlemişler, değerlerin işaret ve sayılarla anlaşıldığı bir sistem kurmuşlardır. Bu tür yöntemler günümüzde de kullanılmaktadır. örneğin; 1 (bir) sayısının sağına yazılacak her sıfır, sayıyı on katına çıkarır; 10;100; 1000 gibi.
Mayaların sayı yazımı, basit bir biçimde üç simge ile gerçekleşirdi. Sıfır kaşılığında: bir midye ya da benzeri şekil; 1 (bir) karşılığında: nokta, beş karşılığında: yatay bir çizgi (—).
Aşağıda on dokuza kadar sayıların yazılışı görülüyor.
Maya sistemi, yirmilik birimler üzerine kurulmuştur. Sayılar yatay olarak değil, aşağıdan yukarıya dikey olarak okunurdu. On dokuzdan sonra gelen sayılar, yirmilik gruplar biçiminde geçerdi. Aşağıda, Maya sayı sistemine göre yazılmış bir örnek görülüyor:
Sağda, en sonraki sayı şöyle okunabilir; 8000 lik bir birim; 400’erden 800 eden iki birim; 7 tane 20’lik birim ya da 7×20 = 140 ve 5 değerinde bir yatay çizgi; toplam sonuç: 8.945
Oldukça basit olan bu sayı sisteminin yanında Mayalar, her biri belirli bir sayıyı belirten kafa resimleri de kullanmışlar, diğer bir deyişle, sayıları kafa hiyeroglifleri ile simgelemişlerdir. örneğin, 1 (bir) sayısı şöyle gösterilirdi:
Bilim adamları, bu garip görünüşlü kafa resimlerini okuyabilmişler, ancak diğer birçok Maya hiyeroglif yazısını hâlâ çözememişlerdir. Bu hiyerogliflerin dinsel sunular ve ayinlerle ilgili oldukları sanılmaktadır.
Mayaların yüzlerce tanrısı vardı. Bunların içinde önemli olanları; güneşin, gecelerin ve cennetlerin tanrısı Itzamna; dört ana pusula yönünün tanrısı Çak’dı. Mayalar, Çakların aynı zamanda maşrapalardan su serperek yağmur yağdıran ve kızınca su kaplarını kırarak sellere yol açan yağmur tanrıları olduğuna da inanırlardı.
Diğer önemli tanrılar şöyle sıralanabilir; mısır tanrısı (Yum Kaaks), ölüm tanrısı (Ah Puk) ay tanrıçası (lkçel), intihar tanrıçası (Ikstab) gök, güneş, venüs, rüzgâr, cennet, cehennem, savaş, ani ölüm ve kurban tanrıları… Bunlardan başka, her zaman dönemi için de ayrı bir tanrı vardı.
Mayalar, insanların mısırdan yapıldıklarına inanırlardı. Maya inanışına göre, dünya, birkaç kez büyük sel baskınlarına uğramıştı.
Cennetin, on üç; yeraltının dokuz kat olduğuna inanılırdı. Her katın ayrı tanrısı vardı. İntihar eden insanların cennetin en yüksek katına gittiğine inanılırdı. Ağır cezaları hak edenler cehennemin
en alt katı olan, dondurucu soğuk “Mithal”e giderlerdi.
Maya dininin son dönemlerinde kurban kesmek çok yaygın ve önemli bir törendi. Kanın, tanrılar, özellikle de yağmur tanrısı için gerekli olduğuna inanılırdı. İşte bu nedenle halk ve rahipler, dillerini ve kulaklarını delerler, kanlarını putlara sürerlerdi. Kanın, yağmur getireceğine inanılırdı. Maya İmparatorluğunun son yıllarında bu inanış daha da yaygınlaştı. Uzun süre yağmur yağmadığında, ekinler bereketsiz olduğunda, yabancılar ülkelerini istila ettiklerinde ya da benzeri felaketlerle karşılaştıklarında Mayalar, tanrılara kurbanlar sunarlardı. Bu amaçla insanların önce göğsü boyanır, sonra da kısa mızraklar saplanır ve özel bıçaklarla kurbanın yüreği çıkarılırdı. Ya da kurban,Cenota denilen kutsal pınara atılırdı.
Kurban kuyularının en ünlüsü, Çiçen Itza’dır. İnsanlar, çok uzak kentlerden, karanlık, kutsal suların derinliğine (18 m.) atılan kurbanlara yapılan bu ilginç töreni izlemeye gelirlerdi. Tören alayı, Kukulkan Tapınağı’ndan kuyu kenarına kadar görkemli,töresel bir yürüyüşle gelirdi. Kurban edilecek kişiler genellikle bağlanmazlardı; çünkü bu tören için seçilmek bir onur sayılırdı. Tören sabah başlardı, eğer kurban öğle saatlerine kadar boğulmamışsa sudan geri çekilir, tanrılardan ne mesaj getirdiği sorulurdu. Yanıtı ne olursa olsun, bundan böyle yarı kutsal sayıldığı için, o kişiye çok iyi davrandırdı.
Çiçen Itza’daki kutsal kuyunun dibi taranmış ve elli kadar kişinin kemikleri bulunmuştur. Kurban edilen bu kişilerin cennetin en yüksek katına gittiğine inanılmıştır.
Kızılderililer, tanrıları hoşnut etmek için bu ilahi sulara, altın takılar, yeşim taşından yapılma boncuklar, bakır çanlar, kamalar, çanak-çömlek ve benzeri değerli eşyalar atarlardı.
İki büyük kentin rahip hükümdarları herhangi bir konuda çatıştıklarında, bunu genellikle bir savaş izlerdi. Savaşçılar, aynı zamanda çiftçi olduklarından, savaşlar, mısır harmanlandıktan sonra yapılırdı. İki savaş başbuğu vardı. Biri “Na- kam”; üç yıl için seçilir, diğeri “Batab” bu Unvanı yaşam boyu taşırdı. Ordular, köylerde eğitim görür, savaşa hazırlanırlardı. Kullanılan silahlar arasında, mızraklar, savaş topuzları, çelik kamalar ve taşları uzağa fırlatmada kullanılan sapanları sayabiliriz. Daha sonraları bu savaşlarda ok ve yaylar da kullanılmıştı. Ayrıca Mayaların kendilerine özgü bir savaş yöntemi de, düşman hattına eşekarısı kovanları fırlatmaları idi. Silahlarının basit silahlar olmasına karşın, giysileri hiç de öyle değildi. Savaşçılar, gövdelerini boyarlar, saçlarına çeşitli biçimler verirler, tüylü başlıklar ve takılar takarlardı. Davullar’ve sedef kabuklarından yapılma borular eşliğinde savaş çığlıkları atarlardı. Savaşın amacı, insanları öldürmek değil, tutsak almaktı, önemli tutsaklar kurban edilir, sıradan tutsaklar köle olarak kullanılırdı. Savaşlar genellikle, iki taraf da yeterli tutsak aldığında ya da ekim zamanı geldiğinde son bulurdu.

Yorum yazın