Maya Uygarlığı Tarihi – Mayalar Nasıl Yok Oldu

Maya Uygarlığı Tarihi – Mayalar Nasıl Yok Oldu

Maya Uygarlığı

Buzul çağının, son buz kütlesinin eriyerek kuzeye doğru yol almasından kısa bir süre önce, gezginci bir ulus, doğal bir köprü oluşturan kara parçasını aşarak Asya’dan Amerika’ya göçtü. Buzlar zamanla eridikçe, şimdi Bering Boğazı adını alan geçit soğuk sulara gömülerek yok oldu. Asya ve Alaska arasındaki bu ince su şeridi, birçok adacıkla kaplıdır. Bu adacıklar, gerçekte, kara parçası sulara gömülmeden, önce orada bulunan dağların tepeleriydi.
Günümüzde birçok bilim adamı, söz konusu bu yolculuğun- on ile yirmi bin yıl önce gerçekleştiğini saptamış ye bu insanların Asya’dan Yenidünya’ya, balıkçılık ve avcılık için daha iyi koşullar aramak amacıyla göçtükleri görüşünde birleşmiştir.
Bu insanlar, avladıkları hayvanların etlerini yiyerek açlıklarını gidermekte ve postlarına sarınarak soğuktan korunmaktaydılar. Balıkların, kuşların ve öteki hayvanların kemiklerini de takı, balık oltası ve dikiş iğnesi olarak kullanıyorlardı.
Binlerce yıl boyunca, ilk Amerikalılar için yaşam çok çetindi. Avlanmak, tohum,yemiş ve meyva toplamak, soğuktan ve yağıştan korunmak, taşlardan silah yapmak gibi çabalar, zamanlarının ve güçlerinin tümünü alıyordu.
Zamanla bir değişim baş gösterdi. Avcıların bazıları, çiftçilik yapmayı öğrenmeye başladılar. Bir yıl önce yetişen bitkilerin gelişi güzel saçılmış ^tohumlarından filizlenmiş yeni bitkiler üzerinde düşündüler. Sonra, elde edilen ürünlerden tohumlar ayırmayı ve bunların ekimini öğrendiler.
Böylece Kızılderili kabilelerin bazılarının avcılığı sürdürmesine karşın, bazıları da yerleşik yaşam biçimine ve çiftçiliğe yöneldiler. İlk çiftçi toplulukları, Peru’da Mexico Vadisine ve Guatemala’nın dağlık bölgelerine yerleştiler.
İlk Amerikan çiftçi topluluklarının aralarındaki önemli benzerliklerden biri,hepsinin de kızılderili olması ve mısır yetiştirmeleri idi. Bu mısır, İsa’nın doğumundan 2500 yıl öncelerinden beri Orta Amerika’nın dağlık bölgelerinde yetiştiriliyordu.

MAYALAR

Çiftçilik, Kızılderililerin yaşamlarını tümüyle değiştirdi. Çiftçilik yapan aileler, avcılarınkinden daha iyi konutlar yapıyorlardı. Yemek pişirme yöntemlerini de kısa sürede geliştirdiler. Avcılara oranla daha çok eşya yapmayı öğrendiler. Kendilerine göre bazı basit yasalar yapmaya başladılar. Tarımın başlamasıyla ay, yıl ve mevsimlerin değişikliklerini kendi ilkel yöntemleriyle bir düzene bağladılar. Aynı zamanda, dinsel inançlarında da gelişmeler kendini göstermeye başlamıştı. Tarım topluluğuna özgü inançları gereği güneş, yağmur, toprak ve rüzgâr tanrıları adına tapınaklar diktiler. Tarımsal yaşamın gereği olan yerleşik aile düzeni ve yeni bir toplum yaşamını sürtüşmesiz yürütebilmek için yeni yasalar ve düzenlemeler yapma gereğini duydular.
Uygarlıklarının yayılma alanı Texas’ın yarısı kadardı. Güneyinde Guatemala’nın güzel platoları, dağlık bölgeleri ve Honduras’ın kuzeyinde kalan köşe yer alıyordu. Uygarlığın yerleşim toprakları, batıda Mexico Körfezine, doğuda Karayip Denizi’ne ulaşıyor, İngiliz Honduras’ı ve Guatemala’nın yağmurları ile ünlü Peten bölgesini de içine alıyordu.
Barınılması güç bir toprak parçası olan ve Maya Uygarlığı’nın yerleşim bölgesi içinde kalan Yukatan yarımadası, alçak düzlüklerden oluşan bir ülkedir. Topraklarının büyük bir bölümü kuru olup, kireçtaşlarından meydana gelen kabuksu bir tabaka ile kaplıdır.
Maya coğrafyası konusunda birtakım bilgiler edinebilmemiz ve kent yıkıntılarının yerlerini saptayabilmemize karşın, Maya tarihine ilişkin pek az şey bilmekteyiz, öyle ki, Maya uygarlığı, bizim için hâlâ gizemini korumaktadır. Bu konudaki sınırlı bilgilerimiz ise, arkeologların çabalarıyla elde edilen tarihsel kalıntılara, İspanyol kâşif ve fatihleriyle, Katolik rahiplerinin verdikleri bilgilere, ayrıca Maya uygarlığına ait kitap ve yazmalarına dayanmaktadır.
Ama bu bilgilerin büyük bir bölümü, kazılar sonucu elde edilen kalıntıların değerlendirilmesiyle elde edilmiştir. Bir çömleğin kırık parçası,
bir süs takısı, bir heykelcik, hatta bir yanık tahta parçası bile, kazıları yöneten arkeologlar için binlerce yıl öncesi yaşam koşullarıyla ilgili bir çok ipucu elde etmek için yeterlidir.
Maya Uygarlığının tarihini aydınlığa çıkarmak için çalışan arkeologlar ve öteki araştırmacılar, en ufak işaretlerden yararlanarak bu gizemli uygarlığın niteliklerini anlamaya çalışırken, bu bölgelerde gezen gezginlerin, askerlerin ya da yönetim temsilcilerinin bir rastlantı sonucu buldukları her şeyden yararlanmışlardır, örneğin, sadece gezmek ve merak güdüsüyle bölge ormanlarına giren kişilerin bulduğu değeri çok yüksek kalıntılar, bugün bize Mayaların ulaşmış oldukları uygarlık düzeyi üzerinde önemli bilgiler sağlamıştır.
Ama, her buluntu ve kalıntının doğru biçimde yorumlandığı da söylenemez. Birçok tarihçi ve yazarlar Mayalar’ın kökenini yanlış biçimde yorumlamışlar ve onları “Romalılar ya da Fenikelilerle ilişki kurmuş taklitçiler” olarak tanıtmaya çalışmışlardır. 1820’lerde, Kont Jean Frederic Waldeck, Maya’lara ait sanat ürünlerinin Romalılar ya da Fenikelilerden kalma olduğunu ileri sürüyordu. Onun gibi İrlanda’lı yazar Lord Kingsborough da bu konuda yazdığı dokuz ciltlik yapıtında, Orta Amerika uygarlığının gerçekte, kaybolmuş İsrail kabilelerince kurulduğu savını ortaya atmıştı.
Bu görüşler etkisiz kalmadı. Çok geçmeden John Loyd Stephens adlı bir Amerikalı, dostu Frederick Cathervvood ile birlikte Orta Amerika’
ya giderek araştırmalara başladılar. Cathervvood çok kuvvetli çizim yeteneği ile gördüğü kalıntıların ayrıntılı şekillerini belirtirken, Stephens de “Orta Amerika ve Yukatan’a Yolculuk” adlı kitabın metnini yazarak yayımladı. Bu kitaptan anlaşıldığına göre, çizimci ve yazar iki dost, uzun aylar katır sırtında gezdikleri Maya ülkesinde kırk dört yerleşim merkezi saptamışlardır.
1885’ de Herbert Thompson adındaki Amerikalı bir genç ABD konsolosu olarak gittiği Yukatan’da, Maya kalıntılarını incelemek için otuz yıl kaldı.
Daha sonraki yıllarda da, başka bilim adamları Orta Amerika’nın ormanlık, ova ve çorak bölgelerinde değerli araştırmalarıyla konuya ilişkin yeni bilgiler elde ettiler. Büyük bir merak ve heyecanla araştırmalarını yürüten bu kimseler, ortaya çıkardıkları önemli bulgularla Maya tarihinin en karanlık yönlerini aydınlatmayı başardılar.
Büyük çabalar ve gerçekten yorucu çalışmalar sonunda aydınlığa çıkan bölümlerine karşın Maya uygarlığının hâlâ açıklanamamış yanları çoktur, örneğin, bugün yalnız Meksika’da arkeologların henüz el sürmediği beş bin yıkıntı bulunmaktadır. Ayrıca, ormanın derinliklerinde de daha binlercesinin bulunabileceği sanılmaktadır.
Maya’lar üzerine öteki bilgilerimiz İspanyol kâşiflerinden kalma tarih anlatımlarından kaynaklanmaktadır. Bunlar, Maya uygarlığının yaşadığı, en parlak dönemden sonraki döneme rastlamaktadır.
1502 yılında Hindistan’a Batı’dan deniz yoluyla gidilebileceğine inanan Kristof Kolomb, bugünkü Honduras yakınlarında bir adanın önünde demirlemişti. Gemiyi gören yerliler, içi mallarla dolu büyük kayıklarıyla onu karşıladılar. İşte bu karşılaşma AvrupalIların Maya’larla ilk tanışması olmuştu. Bu tarihten sonra 1524’de Maya toprakları içinde bulunan bugünkü Guatemala, 1546’da da Yukatan yarımadası İspanyollar tarafından ele geçirilinceye değin, birçok İspanyol keşif topluluğu Maya ülkesi kıyılarında incelemeler yapmayı sürdürdü.
İspanyol yazar Francisco Hernandez de Cordoba, Maya yurduna yapmış olduğu birkaç gezi sırasında Yenidünya’nın yazgısını etkileyen önemli bir keşifte bulundu. Tarih 1517’yi gösteriyordu ve bulduğu şey de Çamton adındaki Maya kenti idi. Ama ilk günü yerliler onları hiçte dostça bir tutum içinde karşılamadıklarından Cordoba ve adamları,geceyi gemide geçirmek zorunda kaldılar.
Ertesi sabah gün doğumuyla birlikte gemiden bakanların gözleri, karada savaş giysileri içindeki yerlileri görünce korkuyla büyüdü. Yerliler kendilerinden sayıca fazla olmayan İspanyollara karşı, vahşi sesler çıkararak saldırıya geçtiler. Bu saldırı sonunda, yara almamış bir tek İspanyol bile kalmadı, çoğu öldü, sağ kalanlar ise zorlukla gemilerine ulaşabildiler. Bu arada vücudunun çeşitli yerlerinden otuz üç yara almış olan Cordoba, Küba Adası’na döndükten sonra, kurtarılamıya- rak öldü.
Aslında, İspanyolların o kadar az sayıda insanla bilinmeyen düşman bir ülkeye çıkmaları son derece tehlikeli idi. Ama, bu olaydan gerekli dersi alan İspanyollar, ondan sonraki seferde Djaz ve daha sonra Kortes’in yönetiminde Aztek’lerle çarpıştıkları zaman büyük bir zafer kazandılar. Maya tarihini yazanlar, bu savaşı ayrıntılarıyla anlatan bir kitap yazan Diaz’a çok şey borçludurlar.
Diğer bir İspanyol kâşifi de 1518 de Tulum kentini bulan Juan de Grijalva’dır. Bu yürekli İspanyol, karaya çıktıktan kısa bir süre sonra, bütün adamlarıyla birlikte deniz kıyısına püskürtüldüğü halde kaçmayı aklına getirmedi. Grijalva, bu koşullar içinde bile, görkemli Tulum kentini görmeyi başardığı zaman gözleri kamaştı. Kentin birbirinden güzel alanlarında, mihraplarda yakılan buhurdanlıklardan çıkan güzel kokular havayı dolduruyor, putlarla donatılmış tapınaklar göz kamaştırıcı pırıltılarla çevreye ışık saçıyordu. İspanyol fatih özellikle altından yapılmış bu heykelcikler karşısında hayretini gizleyemedi. Daha sonraları bu altın parçalarıyla ilgili haberler Eski- dünya’ya yayılınca birçok para canlısı İspanyol kâşifi Yenidünya’ya akın etmeye başladı. Bunların arasında İnka, Aztek ve Maya ülkeleriyle ilgili araştırmalar yapmak üzere yola çıkan meraklılar da vardı.
Bu akımların sonunda Yenidünya’nın bu görkemli uygarlıklarının yayıldığı alanların çoğu ele geçirildi.
Yine de Amerikalı yerlilerle İspanyollar arasında karşılıklı saldırılar yıllar boyu sürdü gitti. 1540 yılında Meksika’nın büyük bir bölümü ayrıca Orta ve Güney Amerika’nın bazı bölümleri İspanyol egemenliği altına girmişti. Yukatan uygarlığı ise, 1546’da, genç Francisco de Montejo tarafından ele geçirilinceye kadar direndi.
İspanyol akınları ve yayılımından sonra Maya ülkesine birçok Katolik rahip gelerek, yerlileri Hıristiyanlaştırmaya başladılar. Katolik rahipler arasında araştırmaları bugün de bize ışık tutan Diego De Landa adında bir rahip de bulunuyordu.
Yazmış olduğu kitapta Mayaların tarihi, görenekleri ve yaşayışlarına ilişkin çok değerli bilgilerin yanı sıra hiyeroglife benzeyen yazıları üzerine de değerli bilgiler vardır. Hatta,Maya yazısının önemli bölümlerini çözümleyerek, bugün elimizde “Landa Kılavuzu” olarak bilinen yapıtı bırakmıştır. Eğer bu kılavuz elimizde olmasa idi günümüz bilim adamlarının Maya yazısını okuyabilmeleri olanak dışı kalacaktı. Gerçekten de tarihler ve sayılarla ilgili bilgilerin dışında Mayalardan kalma yazıların çoğu bugünde çözülememiştir.
Ancak, zengin bir bilgi kaynağı olmasına karşın bu kitap, Landa’nın yok ettiği değerlerin yerini de asla dolduramaz. Mayalar, Mani kentinde tarih, din, fen, matematik, astronomi, ve astrolojide çok ileri düzeyde bir uygarlık yaratmışlardı. Ayrıca, yıldızlara bakarak, geleceğin yorumlarıyla ilgili resimli yapıtlardan oluşan bir de kitaplık kurmuşlardı. Landa, bu kitaplıkla ilgili olarak şunları yazıyordu: “Çok sayıda kitap bulmuştum… Ancak bunların çoğu birtakım boş inançlar ve şeytanın yalanlarıyla doluydu. Biz hepsini yaktık…”

Ama, kitapların arasında gerçekten yararlı ve bilimsel olan yapıtlar da vardı. Bunlardan sadece üç tanesi kurtulabilmişti. Bu üç kitabın nasıl ve ne zaman Avrupa’ya geldiği henüz bilinmemektedir. Mayalar kitaplarını özel bir işlemden geçirdikleri ağaç kabukları üzerine yazıyorlardı. Kabuklar suda bırakıldıktan sonra dövülerek hamur haline getiriliyor ve üzerleri beyaz kireçle kaplanıyordu. İnce uzun şeritler biçiminde açılan sayfaların üzerleri iki tahta kapak arasına yerleştirilmişti. Bir kitabın boyu yaklaşık yedi metre uzunluğundaydı. Ancak, ne yazık ki, bu el yazması kitapların hiçbirinde Mayaların kökenine ilişkin bilgi verilmemektedir.
Maya ülkesinin kesin olarak istila edilmesini izleyen yıllarda birkaç yeni kitap daha yazılmıştır. İspanyol alfabesinin harflerini kullanan yerli rahipler, dinsel gelenekler, törenler ve kendi tarihlerinden söz eden kitaplar yazdılar. Bu yapıtların bazıları günümüze kadar korunabilmiş olup, tümüne “Çilam Balam Kitapları” denilmektedir. Çilam Balam, rahiplere verilen bir tür addır. Gaipten haber verdiklerine ve tanrının elçisi olduklarına inanılan bu rahiplere Jaguar rahipleri denirdi. Bu tür kitapların, yerel rahipler tarafından, Yukatan’ın bütün kasabalarında yazılmış olabileceği sanılmaktadır.
Guatemala’da da benzeri öyküler yazılmıştır. Bunların bugüne kalabilenden iyi örneği ‘Popol Vuh” adlı yapıttır. Guatemala topraklarında yaşayan ve Mayaların güçlü bir kolu olan Kuiçe Mayalarının dili ile yazılmıştır. Ayrıca, “Kakçikel Tarihi” adlı yapıt, dağlık bölgelerde yaşayan diğer bir Maya kabilesi olan Kakçikel tarihinden söz etmektedir. Fetihten sonra rahipler tarafından kaleme alınmış olan bu kitaplar belirli bir dönemi aydınlatmalarına karşın, daha önceki dönemlere ilişkin bilgi vermemektedir. Belki de bundan böyle, hiçbir zaman, sözü edilen dönemlere ait bilgi edinilemeyecektir.

Yorum yazın