Maya Kentleri

Maya Kentleri

Bilim adamları, Maya tarihini çeşitli dönemlere ayırarak inçelerler. Biz burada, sadece Klasik Dönem ve Toltek’ler ya da Klasik Sonrası Dönem üzerinde duracağız. Klasik Dönem, İ.S. 850 yıllarında son bulmuştur. Bu süre içinde Tikal, Kopan, Piedras Negras ve Yakçilan kentleri en parlak dönemlerini yaşamışlardır. Bu dönemde büyük başarılar kazanılmış, aritmetik, yazı, astronomi ve çeşitli sanat dallarında büyük gelişmeler sağlanmıştır.
Mayaların yaptığı en büyük işlerden biri kuşkusuz kurdukları kentlerdir.
Maya kentlerinde büyük dinsel törenler yapılırdı, ama halkın yaşadığı semtler törenlerin yapıldığı yerden uzakta bulunurdu. İnsanlar, sosyal durumlarına göre, kent merkezinden çeşitli uzaklıklarda otururlardı. Rahiplerin ve soyluların evleri tapınak ve kent alanlarına en yakın yerlerde yapılırdı. Bunları orta sınıfın ya da tacirlerin konutları izliyordu. En dışta ise, köylülerin evleri bulunurdu. Konutlar, taş yerine, zamanla çürüyüp yok olan maddelerden yapıldıkları için, günümüze bunlardan hiçbir iz kalmamıştır. Oysa piramit tapınaklar taştan yapıldıklarından kalıntıları bugüne değin ulaşabilmiştir.
Yüzlerce, hatta binlerce işçinin, üzerinde piramit- tapınakların yükseldiği büyük platformları yapmak için tonlarca taşı ve toprağı nasıl taşıdığını, itip, çektiğini gözünüzde canlandırın. Maya yapılarının çoğu, bu tür platformlar üzerine yapılırdı. Bu çok ağır işin, hayvanlar ve tekerlekli taşıtlar olmaksızın gerçekleştirildiğini düşününce, ne kadar zorluklar çekildiğini anlamak daha kolay olur.
Çalışma sırasında, başlıkları kireç taşından yapılma, 2 m. uzunluğunda meşaleler yakılırdı. Bu ateşlerin sıcaklığı ile yumuşayan taşlardan, Mayaların kullandığı çimentonun ana maddesi olan kireçtozu elde edilirdi.
Taş piramit-tapınak, son biçimini alana dek, çiftçiler ve köleler, meşalenin sönmemesi için ormanda ağaç kesme işini sürdürürdü. Yapıların taş bloklarının üzeri, yüzeylerin düz olmasını sağlamak için; kireç, kerpiç ya da alçıyla sıvanırdı. Bazı kentlerde taşların oymaları önceden yapılır, bazı kentlerde ise sanatçılar alçı üzerinde çalışarak binlerce ilginç, güzel biçimler oluşturur, kalıba dökerlerdi. Daha sonra piramit son biçimini alırdı.
Klasik Maya kentleri, bugünküler gibi, beyaz ve gri tonların egemen olduğu kentlere benzemiyorlardı. Yapılar parlak renklerle boyanıp bezeniyordu. Hava koşulları ve zaman, dış yüzeylerdeki renkleri silmiş olmasına karşın, içerdeki duvar resimleri, kenarları resimlerle kaplı merdivenler, duvarlar ve sütunlar üzerindeki renkler hâlâ canlılıklarını koruyabilmektedir.
Bir piramit – tapınak yapılmasının ne kadar zaman aldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, yapım işinin beş yıl ya da daha fazla sürdüğü sanılmaktadır. Ayrıca kentlere yeni yeni yapılar eklenirken, yıkılmaya yüz tutan bazı yapıların yerlerine de yenileri inşa ediliyordu.
Yapımı biten bir tapınak, rahipler tarafından kutsanır ve belirli bir tanrının hizmetine sunulurdu. Yapı tamamlandığında, günümüzde olduğu gibi, Mayalar da resim – yazılarıyla yapının üzerine inşa tarihini yazarlardı. Kentlerin yapımıyla ilgili olarak akla şöyle bir soru gelebilir; eğer, içlerinde yaşamayı düşünmediyseler, bu insanlar, bunca görkemli kenti neden kurmuşlardı? Bu sorunun yanıtı belki şurada aranabilir; tanrıları hoşnut etmek, onları güncel yaşamın üstünde gördüklerini belirtmek, kendilerini üstün bir yaşama layık bulduklarını kanıtlamak.

EN BÜYÜK MAYA KENTİ: TİKAL
Peten düzlüklerinin derinliklerinde, Maya kentlerinin en büyüğü, belki en eskisi ve kuşkusuz en önemlisi yer alıyordu. Yeşil, gür ormanların hemen yanıbaşından başlayan bu kent, kilometrelerce uzanan geniş bir alana yayılmıştı. Bununla birlikte, kent eteklerinin nerelere kadar uzandığı, hâlâ kesin olarak belirlenememiştir. Arkeologların yıllardır bu bölgede araştırmalar yapmasına karşın, Tikal’ın büyük bir bölümüne henüz el sürülmemiştir. Bugün, sarmaşık, yosun ye çayırlarla kaplı tepeler olarak görülen alanların altına gömülmüş daha birçok tapınak, piramit ve başka yapıların bulunduğuna inanılmaktadır.
Şimdi buralarda, kaya dipleri boyunca, tek sıra düzeninde, zehirli karıncalar yürümekte; uzun bacaklı maymunlar, renkli papağanlar, iri gagalı kuşlar, tepeleri orkidelerle dolu ağaçlar bulunmaktadır.

Bin iki yüz yıl öncesine değin duyulan, rahiplerin müzikli duaları ve tören danslarının yerini şimdi bu hayvanların sesleri almıştır. Isı ve nem, bölgede durmadan yeni bitkilerin yetişmesi için çok uygun bir ortam oluşturur. Son Mayalı da bu büyük kenti bırakıp gittikten kısa bir süre sonra çevreyi bitkiler ve ormanlar kaplamış, geçmişin tüm izlerini örtmüştür.
1696’da, Tikal kalıntıları bir İspanyol misyoneri olan Rahip Andres de Avendano tarafından, yeniden ortaya çıkarılmıştır. Kentte altı dev piramit – tapınak bulunmaktadır. Bunlardan ikisi, büyük bir meydanda, karşılıklı yer almaktadır. Dev Pars tapınağı ve piramidi, on altı kat yüksekliğindedir. En üst katında, birbirine geçme Uç kalın duvarlı odaya açılan bir kapı vardır. Yapının üzerini kaplayan, taş ve kerpiçten yapılma, çok büyük bir çatı piramide daha yüksek bir görünüm vermektedir. Bu durum, Mayalı çiftçilerin gözünde, tapınağın daha da etkili görünmesine neden oluyordu.
Meydanda bulunan karşılıklı tapınaklardan biri, çeşitli oyma insan başlarıyla donatılmıştır. Yüksekliği 43 m.yi bulan Dev Pars Tapınağından 3.5 m. daha alçak olan bu yapıya Masklar Tapınağı adı verilmiştir.
Meydanın güneyinde iki sıra dikit yer almaktadır. Bu dikitlerin arkasında, meydan boyunca uzanan beş basamaklı bir merdiven vardır.
Bu basamaklar, kentin öteki on altı tapınağına giden yolu oluşturur. Piramit ve tapınaklarla kaplı olan bu bölge, Tikal kentindeki tapınakların, tümünün sadece bir kaçıdır.
1962 yılında, Dev Pars Tapınağında, kazılan bir tünel izlenerek, yeşim taşı, sedef ve inciden yapılma güzel takılar; 50 cm. uzunluğunda bir yeşim heykelcik, çeşitli renklere boyanmış çanak çömlek, su mermerinden yapılma bir vazo ve daha birçok çeşitli sunu ile dolu bir mezar ortaya çıkarılmıştır. Tikal’de, her arkeolojik kazı sonucunda elde edilen buluntuların, Maya uygarlığının henüz çözülmemiş gizlerine açıklık kazandıracağı umulmaktadır.

İKİNCİ BÜYÜK MAYA KENTİ:KOPAN
Bundan yüz yirmi yıl kadar önce, ilk Maya arkeologu Stephens, Kopan Nehri yatağına gelerek, nehrin karşı kıyısında, tepesinde katırtırnakları yetişen bir taş duvar gördü. Bunun yaklaşık 30 m. yüksekliği vardı. Duvar, nehrin kuzeyi ve güneyi boyunca uzanıyordu. İşte burası ikinci büyük Maya kenti olan Kopan’ın bulunduğu kesimdi.
Ormana gizlenmiş sokakların, kabartmalı dikitlerin, oymalı merdivenler ve piramitlerin büyüsüne kapılan Stephens, elli dolar vererek Kopan’ı satın aldı..
Yetmiş beş dönümlük bir alana yayılmış olan kent, bir bilim merkeziydi. Astronomlar güneş ve ay tutulmaları arasındaki zamanı hesaplamayı başarmışlardı. Sonra bu buluşlarını kanıtlamak için, İ.S. 756 yılında bir tapınak yapmışlardı. Bu tapınak, Kopan kentinin ana bölümündeki en önemli üç yapıdan biriydi.
Kentte yapılan diğer bir tapınak, Venüs gezegenine adanmıştı.
Bir üçuncüsü ise, ünlü hiyeroglifti merdivenlerin üzerinde yer alır. 10.50 m. genişliğindeki merdiven, 62 basamaktan oluşuyordu. Her basamakta oymalar vardı. Merdivenlerin tümünün üzeri yaklaşık iki bin hiyeroglif kabartmayla bezenmişti.
Maya tarihleri çözümlenmiş olmasına karşın, bu kabartma hiyerogrifleri okumayı, henüz, hiç kimse başaramamıştır. Her on iki basamakta bir, orta yere oturmuş tek bir tanrı ya da rahip figürü, merdivenin iki yanındaki kabartmalarda ise yılan figürleri vardır.
Bu merdivenlerin az ötesinde Pars Merdiveni yer alır. Merdivenin iki yanında, üzeri bir zamanlar parlak—siyah yanardağ taşları ile kaplı olan, taştan yapılma güçlü Pars heykelleri yerleştirilmiştir.
Kopan kenti, basamaklar halinde yükselen sıra sıra büyük taş bloklardan oluşan birçok piramit, tapınak ve yapıyla doludur, önemli bir grup yapı, kent merkezinden 10 km. uzaklıktadır. Bu durum, kent çevresinde çok sayıda insan yaşadığını anlatmaktadır.
Bilim merkezi olmasından başka, Kopan, aynı zamanda önemli bir ticaret merkezi idi. Diğer Maya kentlerinden daha güneyde konumlanmış kentte, madeni işleyebilen Panama halkı ile canlı bir ticaret yürütüldüğü sanılmaktadır. Üzerinde İ.S. 782 tarihi taşıyan bir dikitin dibinde bir heykelcikten kopmuş, iki küçük altın ayak bulunmuştur.

PALENK KENTİ
Kopan’ın yaklaşık 450 km. kuzey batısında, Palenk harabeleri bulunmuştur. Burada, 1952 yılında, MeksikalI arkeolog Alberto Ruz Lhuillier, şaşırtıcı bir keşifle yeni gerçekler ortaya çıkarmıştır.
Ruz’un işçileri, dört mevsim boyunca Yazıtlar Tapınağının altında bulunan bir merdiven üzerinden tonlarca taş ve toprak kaldırmışlardı. Ruz, merdiven üzerinin neden doldurulmuş olduğunu, nereye bağlandığını merak etmiş; 90 m. derine, neredeyse piramitin temellerine inmiştir. Böylece, kafasını kurcalayan sorunun yanıtının bir bölümü, gözleri önüne serilmişti. Çünkü, o derinlikte altı kişinin kemikleri bulunmuştur. Bunların, ölen önemli bir kişiye hizmet etmek için kurban edilmiş kişiler olabileceği sanılmaktadır.
İşçiler, çok büyük bir taş blokun yan tarafında bir delik açarak dikkatle ilerlemişler; sonra, dipteki açıklıktan içeri merakla baktıklarında, bin yıldan fazla bir süreden beri el değmemiş bir mezar odası ile karşılaşmışlardı.
Yüzyıllardan beri kireçtaşının üzerine damlayan su, parıldıyan sarkıtlar oluşturmuştu. Bu ürkütücü tapınağın duvarlarında dokuz yeraltı tanrısı olduğu sanılan, dokuz alçı heykel bulunmuştur. Bir mezarın üzerinde, yaklaşık 9 m2 lik bir oda büyüklüğünde oymalı bir taş blok yer almaktadır. Mezarın üstünde beş ton ağırlığındaki bu taş blok işçiler tarafından kaldırıldığında, altında cilalı taştan oluşan asıl kapak ortaya çıktı. Bu kapağın altında da yeşim taşından yapılma takılar ve mozaik masklarla süslenmiş “halaç uinik”in iskeleti bulundu. Yanında çeşitli çanak çömlek, heykelcikler ve alçıdan yapılmış çok değerli iki de insan başı vardı.
Eğer Ruz, tapınağın yerindeki taş blokların birinin üzerindeki iki küçük deliğin ne olabileceğini merak etmeseydi, bu mezar belki de hiçbir zaman bulunamayacaktı. Bunlar, merdivene açılan gizli kapağın açılması için yapılmış, parmak girecek büyüklükteki oyuklardı.
Mezardan başlayıp merdivenlerden yukarı, üst kata, taş ve kerpiçten yapılma bir boru uzanıyordu. Bu garip boru, rahiplerin, yeraltındaki ölü rahip – hükümdarla haberleşmek için kullandıkları bir araç olmalıydı.
Palenk piramit – tapınaklarının çoğunun üzeri ince işlemeli saçaklarla örtülüdür, Bu kentteki yapılar, geniş kapıları ve ince duvarları ile Maya kentlerindekilerden daha gösterişlidir. Duvarlar, hükümdarlar, tanrılar, köleler, kuşlar, hayvanlar ve öteki mitolojik varlıkların şekil ve kabartmaları ile donatılmıştı. Alçı işleme sanatı burada en yüksek noktasına ulaşmıştı.

AYAKLANMA, GÖÇ VE TOLTEKLER
Peten bölgesindeki büyük, klasik kentler, 570 yıl boyunca gelişimlerini sürdürmüş, giderek büyümüşlerdir. Ancak, İ.5. 900 yıllarında halk bu kentleri ansızın bırakıp gitmiştir. Neden? Arkeologlar, bu gizemi çözebilecek çeşitli yanıtlar vermişlerdir. Kimi, toprağın gerekli besini sağlayamadığını, insanların sık sık çıkan kıtlıklardan bunalarak bu bölgeden ayrılmak zorunda kaldıklarını ileri sürmüştür. Kimi de iklimin değişmesi, düşman saldırıları ya da büyük bir salgın hastalığın göç nedeni olabileceğini ortaya atmıştır.
Daha sonraki yıllarda bilim adamları, bu konuya yeni bir açıklama getirmişlerdir. Bugün birçok araştırıcı, köylülerin, rahiplere karşı ayaklanmaları sonucu çöküntünün başgösterdiğine inanmaktadır. Yıllar ilerledikçe rahipler sınıfı genişlemiş, buna koşut olarak da tanrıların ve dinsel törenlerin de sayısı artmıştır, öte yandan, rahiplerle çiftçiler arasındaki bağ da giderek azalmış, buna karşılık çiftçilerden istenenler ise giderek artmıştır. Çiftçilerin daha çok çalışması, daha çok mısır yetiştirmesi, daha çok tapınak, daha çok saray yapması istenmiş, bu nedenler, sonunda çiftçiler ayaklanmışlardır. Bu fikrin doğruluğunu güçlendirecek birçok kanıt vardır, örneğin İ.S. 900 yılından sonra hiçbir yazılı dikite rastlanmamıştır.
En güçlü kanıtların, Tikal ve Piedras Negras kentinde bulunduğu söylenebilir. Tikal’de bir dikit bilerek parçalanmış, Piedras Negras’da kutsal bir taht, bir duvar panosu ve yine bir dikit parçalanmıştır.
Bir zamanlar saygı duyulan bu varlıklar, artık köylülere, köleliklerini anımsatmaktan öte bir değer taşımıyordu. Körü körüne inanç, şimdi körü körüne nefrete dönüşmüştü.
Ayaklanmalar yayılmaya başladı. Rahipler ve resmi görevliler büyük bir olasılıkla öldürüldüler. Zaman geçtikçe, köylüler başsız kaldılar. Oysa onlar, yüzyıllar boyunca neyi ne zaman, nasıl yapacaklarını başkalarının buyruklarına göre yerine getirmeye alışmışlardı. Şimdi yeni kazandıkları özgürlüklerin anlamını daha iyi biliyorlardı. Bu iki kesim arasındaki anlaşmazlıklar sonucu tapınakların yapımı durdu; orman, yavaş yavaş meydanlara doğru ilerledi, tapınak basamaklarını yosunlar, otlar kapladı. Zaman geçtikçe, insanlar kenti bırakıp başka yerlere göçe başladılar.
Şimdi, aklı, yeni bir gizem kurcalıyor. Bu iki- üç milyon insan ne oldu? Bilim adamları, bir süre onların kuzeye, Yukatan’a gelip yeni kentler kurduklarını sanıyorlardı. Ancak şimdi bilinmektedir ki, kuzeydeki bu kentler daha önce de vardı ve bunlar oldukça bayındır bir durumdaydı. Öyleyse, bu gizemin üç yanıtı olabilir; halkın bir bölümü burada kaldı, yaşam biçimleri giderek yoksullaştı, sayıları da sonunda azaldı. Bir bölümü Guatemala’nın dağlık bölgelerine göçtii. Geri kalanı ise kuzeye şimdi Kampeçe, Yukatan ve Kuintana Ro adlarını almış olan Meksiko kentlerine gittiler.
Maya tarihinin akışı, kuzeye, Puuc adlı alçak alanlara ve Yukatan düzlüğüne yöneldi. Puuc bölgesinin tepelerinde ve vadilerinde her biri görkemli kentler olan Kabah, Labna, Sayil ve Uxmal, daha kuzeyde ve doğuda ise, Mayapan’ ın önemli kentleri Cibilçatun, Izamal, Çiçen Itza ve Koba bulunuyordu.
Peten göçmenleri, arkalarında, ormanlar, bataklıklar, ağaçsız düzlükler ve bir iç savaş bıraktılar. Ama gittikleri yerde de bodur ağaçlar, kavrulmuş topraklar üzerinde fundalıklar ve yine iç savaşlarla karşılaştılar. Çünkü, kuzey kentlerinde de benzer sorunlar kendini göstermeye başlamıştı. Kısaca, tüm Maya uygarlığı, rahiplerden kurtulma çalkantısı içindeydi.
Mayalar, savaşımlarında yalnız değillerdi, çünkü şimdi Meksika olan bölgede tarımla geçinen kabilelerin çoğu da onların durumundaydı. Sonuçta Maya ülkesi ve geneliyle Meksika vadisinde, klasik dönem, bu gibi olaylar içinde tarihin sayfaları arasına gömülüp gitti.
İ.S. 900 yılından sonra birçok Mayalı, Guatemala’nın dağlık bölgelerinde ve Kuzey Yukatan’ da yaşamayı sürdürüyordu. Dağlık bölgelere yerleşenler, uygarlıklarını daha fazla geliştiremediler. Yukatan’da yaşayanlar ise Toltekler adı verilen Meksika yerlilerinin buralara yayılmasıyla yaşam biçimlerini değiştirerek yeni koşullara uydular.
Bugünkü Meksiko kenti yerleşim bölgesinden 70 km.uzaklıkta olan Tula, Tolteklerin başkentidir. İ.S. 900 yılından önce, Meksika vadisi bu cesur ve savaşçı halkın yönetimindeydi. Bir takvimleri vardı. Piramit yapımında ve sanatın çeşitli dallarında ileriydiler. Mayalarla ticaret ilişkileri kurmuşlardı.
Tula’da, üzerinde “Ke Akatl” yazılı olan bir Ketsalkuatl heykeli bulunmuştur. Bir kaya üzerine oyulmuş portre, İ.S. 968 yılını karşılayan bir tarih taşımaktadır. Ketsalkuatl, Tolteklerin bir tanrıya verdikleri rahip-krallara verdikleri ad idi. Maya tarihini değiştiren Ketsalkuatl; Ke Akatl Topiltzin olarak bilinirdi. Tarih ve destanlarda bu rahip—tanrı ile, bu adı taşıyan tanrı karşılaştırıldığı için, olayların nasıl geliştiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, eski el yazması kaynaklardan anlaşıldığına göre, Ke Akatl, Toltekleri yirmi iki yıl yönettikten sonra kendi isteği ile burayı terk etmiş, rahipler, kabile başkanları ve halkın bir bölümü de onu izlemiştir.
El yazması kaynaklardan Ke Akatl ’ın Maya ülkesine, İ.S. 987-1000 yıllarında girdiği anlaşılmaktadır. Mayalar, bu yayılmaya gereği gibi karşı koyamadılar. Totekler “Itza Kuyusu” dedikleri Çiçen Itza’ya yerleştiler. Guatemala dağlık bölgeleri de aşağı yukarı aynı yıllarda ele geçirilmişti.
Ketsalkuatl ya da Maya dilindeki söylenişi ile Kukultan’ın ne olduğu bilinmemektedir. Kimileri, onun, birbirine dolanmış yılanlardan yapılma bir sala binerek, batan güneşe doğru uzaklaştığını söylemişlerdir. Söylenceye göre, doğduğu tarih olan Ke Akatl günü yine bir başka Ke Akatl’ta döneceğine söz vererek yok olmuştur.
İ.S. 1000 yılında Toltek savaşçıları ve rahip sınıfı, Yukatan yönetimini tümüyle ele geçirmişlerdi. Fethi gerçekleştiren Ketsalkuatl İşin başından ayrılmıştı. O; kana susamış tanrılara ve rahiplere insanların kurban edilmesine kadar varan dinsel törenlere uyum sağlayamayacak kadar barışçıl bir düşünürdü. Toltekler, Maya uygarlığını canlandırmamışlar ama sadece yeni bir yaşam biçimi getirmişlerdir.


KUZEYDEKİ KENTLER

Toltekler, Mayalar üzerinde etkili olduktan bir süre sonra, Puuc bölgesindeki insanları Yukatan düzlüklerine göç etmeye zorlamışlardır. Kireçtaşları ile kaplı olan bu bölgede “cenote” denen do- ğal göller vardı. Toltekler Puuc tepelerine yayıl- mazlarsa, çiftçileri daha kolay denetleyebileceklerini düşünmüş olmalılar. Çünkü, tepelik bölgelerin sıisuz oluşu her zaman önemli sorunlar yaratmıştı.
Kabah, Labna, Sayıl, Uksmal gibi büyük kentler ve daha önemsiz birçok yerleşim merkezi şimdi yıkıntı halindedir. Bu dört ana Puuc kenti, iç içe kurulmuştu. Kuzeyden, güneye doğru Sayil’in doğusunda Labna olmak üzere otuz iki km. boyunca uzanırdı. Bu kentlerin çevresinde 25.000 kişi yaşardı.
Bulunan Puuc kenti kalıntıları, batıdaki ve güneydeki kentlerden daha değişik özellikler taşımaktadır. Burada öteki kentlere oranla daha az piramit – tapınak, daha çok saray ve çok az sayıda dikilitaş bulunmuştur.
Peten bölgesinde, Sayil’deki yüz odalı, görkemli saray buluntuları ile karşılaştırılabilecek hiçbir şey bulunmamıştır. Saraydaki karanlık ve penceresiz odalar, kalın duvarlarla birbirinden ayrılmıştı. Odalar küçük ve nemliydi. Açılıp kapanan kapılar yerine perde kullanılırdı. Maya mimarisinde odaların dar oluşunun nedeni, kapıların dirsek—kemer biçiminde yapılmasıydı. Bu tür kemerlerde, iki taraf yukarı doğru daralan bir açı ile birbirine yaklaştırılır ve en üstte yerleştirilen bir kilit taşı ile birleştirdirdi. Duvarların birbirinden uzak tutulması halinde kemerin çökmesi doğaldı.
Yukatan’da ise Toltekler, çatının, kalın duvarlar üzerine oturtulması yerine, sütunlar üzerine bindirilmesi fikrini getirdiler. Böylece, odalar daha havadar, aydınlık ve büyük olabiliyordu.


UKSMAL

Puuc bölgesinin en güzel kenti, Uksmal’dır. İspanyolların Valilik Sarayı kente egemen bir tepenin üzerine kurulmuştu. Vali Sarayı, beş dönümlük bir alana yayılmış, 16 m. yükseklikte, üç basamaklı bir set üzerine yapılmıştı. Yapı uzunlamasına ve yirmi dört odadan oluşmakta idi. Dört bir yanı, kimileri birkaç yüz kilo ağırlığında olan, yaklaşık yirmi bin süslemeli taşla örülmüştü. Üzeri oymalarla kaplı bu güzel taşlar ve mozaik duvarlar, Amerika’da yaşamış olan yerlilerden kalan en değerli parçalardır.
Saraydan az ötede, dörtgen avlulu Rahibe Manastırı yer alır. Manastır, büyük bir avluya bakan dört yapıdan oluşmuştur. Oymalı taş duvarlarına yağmur tanrıları, yılanlar, kafes işleri ve öteki şekiller işlenmişti. Dört yapının giriş kapısındaki numaralar, beş, yedi, dokuz,on bir gibi tek sayılardan oluşuyordu.
Manastır’dan biraz ötede, Cüce Piramiti, Büyücünün Evi ya da Adivino’nun Evi gibi adlar verilen büyük yapı vardır. Üç adı olan bu ilginç piramidin iki ucu yuvarlak kenarlı olduğundan oval görünümdedir. Bu yapının basamakları da ayrıca son derece dik durumdadır.
Yerli halk söylencesinde anlatıldığına göre; yaşlı bir cadı, bir oğlu olmasını istiyordu. Ona, evinde bir iguana yumurtası bulundurması söylenmişti. Kendisine söyleneni yerine getirdi. Aradan çok zaman geçmeden, yumurtadan güzel bir oğlan çocuk çıktı. Mutluluktan deliye dönen cadı, oğlunu büyük bir özenle yetiştiriyordu. Ancak bu güzel çocuk, sekiz yaşına bastığında büyümesi birden duruverdi.
Aradan uzun yıllar geçti, bir gün cadının cüce kalmış oğlu ormanda bir çalgı buldu. Halk arasında, bu çalgıyı çalacak kişinin, Uksmal kentinin yeni kralı olacağına inanılırdı. Bütün kent halkı,
cücenin bu çalgı ile güzel ezgiler çaldığını duydu. O dönemin Uksmal kralı gücünü ve tahtını yitirmek istemiyordu, bunun için de cüceye meydan okudu. Kral, iki koşulun yerine getirilmesini istiyordu. Birinci koşula göre; cadının cüce oğlu krallığa layık olduğunu kanıtlamak için, Uksmal’daki piramit – tapınaklardan daha büyük ve güzel bir piramit – tapınağı bir tek gecede yapmalıydı. Cadının oğlu bunu başardı ve tapınağa Cüce Tapmağı adı verildi. Kralın ikinci koşulu, üç torba dolusu hindistancevizini ardı ardına kafası ile kırması idi. Buna karşın, cüce sağ kalabilirse bu kez üç torba hindistancevizi, kralın kafasında kırılacaktı.
Yaşlı cadı oğlunu korumak için, bir yöntem buldu. Yaptığı taş başlığın üzerine bir peruk takarak oğluna giydirdi. Böylece cüce, bütün hindistancevizlerini kafası ile kırabildi. Sonra sıra krala geldi. Kafasında kırılan bir torba hindistancevizi, kralın ölümüne neden oldu. Bunun sonunda cüce, kral oldu ve böylece kent halkı yeni kralı coşkuyla karşıladı. Büyücü ile cüce, kenti uzun yıllar akıllıca yönettiler.
Bugün, Cüce Piramidi yakınlarındaki ormanda, elinde bir yılan tutan, iki büklüm olmuş bir yaşlı kadın heykeli ve önünde, başına indirilmiş bir torba ile yere çökmüş küçük bir insan figürü bulunmaktadır.

KABAH
Uksmal’ın 10 km. kadar güneyinde, ikinci büyük Puuk kenti olan Kabah yer almaktadır. Bin yıl önce bu iki merkezi düzgün bir yol birleştiriyordu. Kabah’ın girişindeki zafer kemeri, başlangıç noktasını oluşturuyordu.
Kabah’da üç yapı grubu, çatı, toprak ve bitkilerden temizlenmiş olmakla birlikte birçok yapı hâlâ yer altındadır. Bulunan yapıların en ilginci alçak bir taban üzerine yapılmış olan Masklar Sarayı’dır. Yapının ön yüzünde, Yağmur Tanrısı Çak’ın çeşitli uzun ve kıvrık burunlu taş maskları vardır. Fil hortumuna benzeyen bu burunların çoğu ne yazık ki, kırılmış durumdadır. İ.S. 800 ve 900 yılları arasında, Kabah’ta çok sayıda insan yaşadığı sanılıyor. Puuk bölgesinde, altı ay süren kuraklıklar yüzünden, Masklar Sarayı’nın, Yağmur Tanrısı Çak’a bir yakarış simgesi olarak yapılmış olacağı düşünülmektedir.

SAYIL
Sayil, bugünkü Meksika’nın Yukatan ve Kampeçe bölgeleri arasında kurulmuştur. Kentin en güzel yapısı olan sarayın, üstteki iki katı, alt kata oranla daha geriden başlardı. Böylece yapı, dev bir merdiven görünümünde üçüncü kata kadar uzanırdı. Saray duvarları, Çak maskları, çeşitli tanrılar ve timsah kuyruklu canavar kabartmalarıyla doluydu. Yapının sütun başlıkları, eski Yunan mimarisini andırıyordu.
Yüksek bir piramit üzerine kurulmuş öteki bir tapınak da Mirador Tapınağı’dır. Bu yüksek tapınaktan bakıldığında, Sayil’in, eskiye ilişkin tüm güzelliklerinin, şimdi nasıl bir toprak yığını haline geldiğini görebiliriz.


LABNA

Labna’da, Tanrı Çak’ın fil hortumu burnu üzerine hiyeroglifle kazınmış tarih, İ.S. 869 yılını karşılar. Bu kent, güzel kemerleri ile ün salmıştır. Kemer yüzeyine basit damlarla örtülü Maya ev şekilleri kazınmıştır. Kemer girişinin her iki yanında iki küçük oda yer alır. Az ötede, yuvarlak köşegenli büyük bir piramit ve bir tapınak bulunmaktadır.
Labna Sarayı, kemer yakınındaki yapılarla bağlantılı olan yüksek bir yolun sonuna yapılmıştır. Bu saray, değişik tarihlerde birbirine bağlanarak yapılmış bitişik bir yapılar bütününden oluşur. Labna’nın bu saraydan yönetilmiş olduğu sanılmaktadır. Bugün, sarayın odalarından bazıları, konaklama amacıyla kullanılmaktadır. Kilometreler boyunca uzunan vahşi ormanlarda, bugün de tek sığınak orasıdır.

TULUM
Yukatan’ın doğu kıyısına kurulmuş olan Tulum, Maya kentlerinden değişik bir özellik taşır. Kent, duvarlarla çevrelenmiş, dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuştur. Duvarlar, bazı yerlerde 6 m. kalınlığa ve 4,5 m. yüksekliğe kadar ulaşır. Çevre uzunluğu 300 m.dir. Kentin beş dar kapısının yeri ve şekli öyle yapılmıştı ki, düşman saldırısı karşısında herbirini sadece birkaç kişi koruyabilirdi.
Kent, Karaip Denizi kıyılarında, kaktüslerle kaplı yüksek kayalıklar üzerine kurulmuştur. Denize bakan tarafta Tulum’un, en önemli bölümü, İspanyolların sonradan “Castillo” dedikleri kale,yer alır. Burada tapınaklar hep doğuya yöneliktir.
Kentin eski adı Zama idi. Bu yüzden, sabahları doğan güneşe dua eden din adamlarına Zama rahipleri denmiştir. Zama sözcüğü; şafak, Tulum sözcüğü de;duvarla çevrili anlamına gelir.
Bulunan dikitlerden biri, Tulum kenti tarihinin İ.S.564 yıllarına dayandığını kanıtlamaktadır. Ne yazık ki, kentin yaşamı konusunda pek az şey bilinmektedir. 1518’de dört gemiye kumanda eden j uan de Grijalva, kent duvarlarını ilk gördüğünde şöyle yazmıştı” Ispanya’daki Seville, bu kentin yanında çok sönük kalır”.
Daha önceki İspanyol seferlerinden biri sırasında kazaya uğrayarak yerliler tarafından yakalanan iki kişi, tam öldürülüp yenmek üzereyken, Tulum hükümdarı Kiniç tarafından tutsak edilmiştir. Sonra bu adamlardan biri olan Geronimo de Agilar’ı, Kortez kurtarmış; Gonzalo de Guerrero ise, bir Maya kabile başkanının kızı ile evlenerek onların ünlü bir komutanı olmuştur. Guer- rero, daha sonra yerlilerin başında kendi ülkesine karşı savaşmıştır.
Tulum’da bulunan öteki önemli bir yapı da, Freskler Tapınağı’dır. Buradaki duvar resimlerinde, Toltek’lerinkine benzeyen yağmur tanrıları, mısır tanrıları ve yılan desenleri görülmektedir. Tarihi daha eski klasik dönemlere değin uzanmasına karşın, Tulum, öteki Meksika kentleriyle birçok benzerlik taşımaktadır.

ÇIBILÇALTUN
Yukatan’ın şimdiki başkenti olan Merida’da az uzakta Çıbılçaltun kenti bulunmaktadır. Büyük moloz yığınları ile karşılaşan araştırmacılar, bu merkezin tarihçesinin çok eskilere dayandığı ve Puuk kentlerinden oldukça değişik olduğu izlenimini edinmişlerdir. Arkeologlar, bugün Çıbılçaltun’u restore etmektedirler. Bundan az zaman önce, altında kilden yapılmış yedi bebek heykelciği bulunduğu için Yedi Bebek Tapınağı adını almış olan yapı, onarılarak eski durumuna getirilmektedir. Birçok Maya tapınağının tersine, bu tapınağın pencereleri vardır, ilerisinde, ispan- yollar tarafından yapılmış kilise yer alır.Çıbılçaf- tun yıkıntılarından alınma taşlardan yapılmış olan üzerinde silik Maya figürleri hâlâ görülebilmektedir.
MA YAPAN BİRLİĞİ Onbirinci yüzyılda, Itzalar, Çiçen’i aldıklarında kenti kendilerine merkez yaparak üçüncü kez onardılar. Maya halkı kendilerine birçok işlerinde yardımcı olan Itzalara karşı dostça davranmış olmalılar. Zamanla Çiçen, birçok yönleriyle Tolteklerin eski başkenti Tula’ya benzemeye başladı.
Yapı ve dikitlerdeki çok sayıda savaşçı,jagar kartal ve insan başı figürleri, Toltek etkisini belirgin biçimde taşımaktadır.
İtza’lar, Çiçen’de İ.S.987 yılından 1185 yılına dek yaklaşık iki yüz yıl kadar yaşamışlardır. El yazması kaynaklar, bu tarihin Mayapan Birliği dönemine rastladığını belirtmektedir. (Jks- mal, Çiçen Itza ve Mayapan Kent-devletlerinin, Yukatan birliği biçiminde yönetildiği bilinmektedir.

Ancak, gene de Maya tarihi konusunda her şeyin bilindiği söylenemez. Arkeologlar, Uksmal kentinin daha önceden terk edildiğini, Mayapan’ ın Çiçen çöktükten sonra kurulduğunu sanmaktadırlar. Konu ile ilgili araştırma yapan kimi bilim adamları, üçlü birliğin, üçüncü kentinin Uksmal değil, Izamal olduğunu ileri sürmektedir.
Bizim için önemli bir kaynak olan Çılam Balam kitaplarından birinde HUnak Keel adlı bir kabile baştanıyla ilgili bir öykü anlatılmaktadır. Bu genç adam, Çiçen Itza’daki kurban kuyusunda bir töreni izliyordu. Tüm yerliler ve rahipler, sabahtan beri, kuyu başında sessizce, adanmış kurbanların kuyudan çıkıp geri gelmelerini, görünmelerini bekliyordu. Karanlık sular, sabahın erken saatlerinden beri kıpırtısızdı. Tanrılardan bir haberle geri dönen kimse yoktu ortada. Birden, Hunak Keel, ileri fırlayarak 19 m. derinlikteki sulara kendini attı. Herkes donup kalmıştı. BirsUre sonra, Hunak göründü. Sudan çıkarılırken ilk sözü, tanrının kendisine kral olmasını buyurduğunu söylemek oldu. Sonra yönetimi ele aldı, kral oldu ve Mayapan’ı başkent yaptı.
öykü, Çiçen Itza yöneticisi Çak Ksib Çak’ın Izamal kabilesi başkanı Ah Ulil’in gelinini kaçırışı ile devam eder. Hunak Keel, büyük bir ordu ile Çiçen’i ele geçirir. Çak Ksib Çak sürülür ve Çiçen bir daha.canianrnamak üzere silinip gider.
El yazması kaynaklara göre, Hunak, hırslı bir adamdı. Ah Ulil’in onurunu başarıyla koruduktan sonra ona karşı döndü ve Âh Ulil’i yenerek İzamal ‘i aldı. Hunak’ın gücü, o zamanın çok etkili silahı olan ok ve yayla donatılmış MeksikalI savaşçılarına dayanıyordu.
Bundan sonra Çiçen Itza ve İzamal yöneticileri Mayapan’da bir tür tutsak gibi yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldılar. Hunak, kendi soyuna “kokom” adını verdi ve bu soy Yukatan’ı iki yüz elli yıla yakın bir süre yönetti.
Mayapan, o dönemde Maya’ların ilk gerçek başkenti oldu. Surlarla çevrili bir kale kentti, öteki kentler gibi sadece törenler için girilen tapınaklardan oluşan bir yer değildi. İnsanların günlük yaşamlarını sürdürdüğü bir merkezdi. Altı kilometrekarelik bir alan üzerinde üç bin beş yüz konutta on beş bin kişi yaşıyordu.
Mayapan’ı çevreleyen duvar 3,5 m.den yüksek ve bazı yerleri de o kadar kalındı. Kentte birkaç tane “Kenote” (kuyu) vardı, yöneticilerin evleri bu kuyulara yakın yerlerde bulunurdu. Kent ortasında Çiçen Itza’daki Kukulkan Tapınağının bir benzeri yer alıyordu. Yapının dört yanı pusulanın dört yönüne bakıyordu. Yönetici ve ileri gelenlerin evleri, kentin ana meydanının çevresinde yapılırdı.
Maya mimarisinin ve buluntu çömleklerin en kötü örnekleri, Mayapan kentine özgü olanlardır. Tapınak sayısının az oluşu, dinsel inançların önemini oldukça yitirdiğini gösterir. Yapılarda biçimsizce kesilmiş taşlar kullanılmış, yapı hataları, üzerlerine kalın sıvalar sürülerek gizlenmişti. Kimi taşlar, da kerpiçle pekiştirilmişti. Bugün
Mayapan, bir moloz yığını durumundadır. Yıkıntılardan anlaşıldığına göre, kentteki yapılar, Çiçen’dekilerin başarısız birer kopyasıdır.
Güzel Çiçen Itza kenti, Mayapan ile taban tabana karşıt özellikler taşırdı. Burada, arkeologlar büyük boyutlara varan onarım çalışmaları yapmışlardır. Gördüklerimize bakarak, kentin ne denli görkemli bir yer olduğunu tasarlayabiliriz.
Kukulkan Tapınağı, Yukatan düzlüklerinde tüm görkemiyle yükselir. Piramit’in duvarları, zaman anıtları biçimindedir. Yapının her birinin doksan bir basamaktan oluşan dört merdiveni vardır. Doksan bir basamağın dörtle çarpımı 364 eder ki, buna en üstteki platform basamağı da eklendiğinde yılın gün sayısını gösteren 365 sayısı elde edilir. Piramitteki dokuz teras, elli iki bölmeye ayrılmıştır. Bu da, Toltek dinsel takvimindeki sayıdır. Teraslar ayrıca, merdivenlerle ön sekiz bölüme ayrılırdı. Bu da Maya yılında on sekiz ay olduğunun kanıtıdır.
Kukulkan piramidi içinde, bir piramit daha vardır. Bu piramit’in içinde gizli bir odada Kırmızı jagar tahtı yer alır. Blok taş üzerine oyulmuş olan bu taht kırmızı boyalıdır Ye bir zamanlar üzerinde yetmiş üç tane cilalı yeşim taşı bulunurdu.
Kırmızı jagar tahtının önünde, sırtüstü uzanmış, taştan oyulma bir insan figürü olan Çak Mul vardır. Midesi üzerinde tuttuğu kâsenin içinde, adanmış insan kurbanlarının hâlâ atmakta olan yürekleri bulunduğuna inanılırdı. Bu Çak Mul’un sedef kakmalı gözleri, dişleri ve tırnakları vardı.
Bu piramit tapınaktan 275 m. aşağı inen yolun sonunda, Kutsal Kurban Kuyusu, az ötede ise Savaşçılar Tapınağı vardır. Bu tapınağın üst katında tüylü yılanlar biçiminde sütunlar bulunur. Ağızları yere açık olarak uzanan bu yılanların kuyrukları, bir zamanlar yapının çatısını taşıyan sütunlardır. Zemin katta Toltek savaşçılarını gösteren çok sütunlu bir koridor bulunurdu. Çiçen’deki kabartmaların çoğu, Mayaları yenen MeksikalI savaşçıları konu almıştı. Taş oymacılığı yapan Mayalı sanatçılar için bu her halde acı bir görev oluyordu.

ÇİÇEN ITZA
Arkeologlar, Savaşçılar Tapınağı içinde Çak Mul Tapınağını bulmuşlardır. Buradaki kireçta- şından yapılma, yuvarlak kutudan firuze taşıyla süslenmiş bir tabak çıkarılmıştır.
Çiçen Itza’daki yedi büyük avlunun en genişi Pars Tapınağı yanında yer alıyordu. Az ötede, tanrılara adanan kurbanların kafa taslarının sergilendiği (kafatası kalıntıları) ya da Tzompantli vardı.
Kentteki önemli yapılardan biri de, karakol ya da gözlemevi olarak kullanılan yapı idi. Yüksek terasın üzerindeki yuvarlak kulenin, dikdörtgen biçiminde pencereleri vardı. Bu pencerelerden Güneş ve Ay gözlenir, belirli astronomik bilgiler edinilirdi. Maya astronomları, bu pencerelerden yaptıkları gözlemler sonucunda, ilkbahar başlangıcı olan 21 mart gününü saptamışlardır.
Gözlemevinden az ötede Manastır yer alıyordu. Yapının üst bölümü, fil hortumları gibi burunları olan Çak maskları ile süslenmiştir.
Manastır, jagar Tapınağı, Freskler Tapınağı ye daha bazı yapı adlarının öteki birçok kentte de aynı olduğu görülüyor. Dört yüz yıl kadar önce İspanyollar, yıkıntılaşmış bu yapılara kendilerine göre adlar verdiler. Birçok yapı da arkeologlar ve yerliler tarafından adlandırılmıştır. Mayaların, kendi kurdukları kentlere, özellikle yapılara ne adlar verdikleri bilinmemektedir. Çiçen Kenti ilk kurulduğunda (İ.S. 432 yılında) başka bir ad taşıyordu.
1441’de Uksmal yöneticisi Tutul Ksiu, Ko- kom’a karşı ayaklandı. Ksıu,Kokom’un Mayaları Meksika kızılderililerine köle olarak sattığını öne sürdü. Ksıu savaşı kazandı. Kokom yenildi, Mayapan yakıldı ve yağmalandı. Ksıu, kendi halkını Mayapan’dan çıkarttı ve Mani adında yeni bir başkent kurd.u. Maya dilinde Mani, “her şey geçti” anlamına gelmektedir. Böyle- ce birliğin merkezi yönetimi sona erdi. Bundan sonra Mayalar, zayıf ve yeteneksiz başkanlar- ca yönetildi. Kuzeydeki kentler kendi başlarına bırakıldılar. Bu kentlerde de artık yeni piramitler ve tapınaklar yapılmaz oldu. Sanki, kent halkını salgın bir hastalık sarmış gibiydi. Kimse, hiçbir şeyi umursamıyordu.


ZOOKUMANUKINIL GÜN BİTERKEN

Mayapan’ın çöküşünden, İspanyol istilasına değin geçen yüzyıl içinde, Yukatanlılar ; savaşlar, kuraklık, veba, fırtınalar ve çiçek salgınları ile karşı karşıya kaldılar. Yine de, 1527’de ve 1531- 1535 yılları arasında, iki İspanyol saldırısını püskürtebildiler.
Kabilelerin arasında düşmanlıklar olduğu yolunda kanıtlar vardır. Bir zamanlar, Tutul Ksıular elli kadar önderle, Kokom’un topraklarından geçerek Çiçen Itza’daki kurban kuyusuna gitmek istemişlerdi. (1536). Ksiu’far böylece kutsal bir yolculuğun ve tanrılara kurban verilmesinin, Mayaların kara talihini değiştireceğini ve Kokomların bunu içtenlikle onaylayacaklarını düşünüyorlardı.
Kokom’ların başkanı bunları kabul etti ve onurlarına büyük bir şölen düzenledi. Şölen dört gün sürdü; Ne var ki, Kokom ansızın konuklarının üzerine saldırdı ve hepsini öldürdü. Çünkü, Ksiu’ ların üç kuşak önce, Mayapan’da yaptıklarını unutmamıştı.
Guatemala dağlık bölgesindeki Kuiçe Mayalarının çöküşü de, Mayapanın yağmalandığı yıllara rastlar. 1524 yılında, Kuiçe’lerin düşmanı olan başka bir Maya kabilesi Kakçikellerin yardımıyla İspanyollar, Guatemala’yı ele geçirdi. Bu tarihe dek, kabileler arasında savaşlar sürüp gitmişti.
İspanyolların Yukatan’ı almak için 1540 – 1546 yılları arasında saldırılarında, Franscisco de Montejo’nun oğlu genç Montejo yönetimindeki ordu, sadece dört yüz kişiden kurulu bir orduydu. İspanyolların, Mayaları çok ürküten iki silahı vardı; bunlar tabanca ve attı. Kızılderililer, daha önce bunların ikisini de görmemişlerdi. Ancak, buna karşın Maya uygarlığının dağılmasına neden, kendi içlerinde çokça bölünmüş olmalarıydı. Tikal’den 80 km. uzaklıkta. El Pe- ten Gölü vardı. Mayapan’ın yağmalanışından sonra, güçlü bir Itza kabilesi Yukatan’dan ayrılarak bu gölün kıyısına yerleşmiş, Tayasal adını verdikleri bir kent kurmuştu. Ormanın derinliklerinde, çok iyi korunmuş olan bu kent, İspanyolların tüm çabasına karşın, Yukatan’ın fethinden yüz elli yıl sonrasına değin dayanmıştır.
13 Mart 1697’de, Yukatan’ın İspanyol yöneticisi Martin de (Jrsua, yanına askerlerini alarak büyük bir kadırga ile El Peten’i geçti. Şafak sökerken, içi Kızılderililerle dolu kanolar kendilerini savunmak için kıyıdan göle açıldılar. Ur- sua, Kızılderililere, teslim olurlarsa ateş açmayacaklarını haykırdı. Ursua’nın 108 savaşçısı ateş etmeden bekliyordu. Ancak Kızılderililer ona bir ok yağmuru ile karşılık verdiler ve iki kişi yaralandı. Öfkesinden deliye dönen yaralı bir asker, tabancasını ateşledi, ötekiler de onu izledi.
Sığ sularda üstünlüklerini iyi kullanan İspan- yollar, kadırgalardan atlayarak, Itza’ları tepelere doğru sürdü. Az sonra, iki bin Kızılderili savaşçı ve tüm kent halkı umutsuzca bir çabayla karşı kıyıya yüzerek geçmeye çalışıyorlardı. Ama, hiçbiri canını kurtaramadı. El Peten suları kızıl kana bulandı. Mayalar için artık gün bitmişti…

Yorum yazın