Japonyada Derebeylik Dönemi

Japonyada Derebeylik Dönemi

1850 yılına değin Japonya, bir şatolar, şövalyeler ve gösterişli törenler ülkesiydi. Çok küçük bir azınlık, ezilen köylülerin sırtından, akıl almaz derecede lüks bir yaşam sürüyordu. Japon uygarlığı, bazı yönleriyle imrenilecek durumdaydı.. İnsanlar, genellikle barışçı, saygılı ve çalışkan idiler, önemli oranda eğitilmişlerdi. Oldukça yalın ve basit bir yaşamı yeğlediklerinden gereksinim duydukları her şeyi üretebiliyorlardı. El sanatlarında da çok usta idiler. Gerçekten, Japonlar yüksek düzeyde, bin yıllık bir kültüre sahiplerdi. Yazılarını, hükümet biçimlerini ve dinlerini o zamanın en ileri toplumu olan Çinlilerden almışlardı. Güzel sanatlarda, mimarlıkta, el sanatlarında ve yapı yöntemlerinde yine Çin örneklerinden yararlanmışlar, ancak her şeyi kendi beğeni ve gereksinmelerine uydurmuşlardı. Yöneticiler, Japonya’yı dünyaya kapamadan önce, Japonya, Avrupa ülkeleri düzeyinde, birçok yönden de onlardan daha üstün bir durumdaydı. Ancak, on dokuzuncu yüzyılda bilimde, teknolojide ve toplumsal örgütlenmede gerilerde kalmıştı. Bu geri kalmışlığın nedenini yalnızca öteki ülkelerden soyutlamada aramak doğru değildir. Bunda derebeylik düzeninin de payı büyüktür. Oysa, derebeylik düzeni Avrupa’nın pek çok ülkelerinde, Kristof Ko- lomb’un Amerika’yı bulduğu yıllarda terk edilmiş bulunuyordu.
Derebeylik düzeninin başbuğu olan Toku- gava Şogunları, babadan oğula geçen güçlerini, başkaldıran derebeyleri (daimyolan) Sekigahara Savaşında (1600 yılında) ezerek elde etmişler ve
Japonya’da birliği sağlamışlardı. Ülke toprakları yüz parçaya ayrılmış ve her birinin denetimi Şo- gunlara bağlı olmak koşuluyla gene bu derebey- lerine bırakılmıştı. Halk ise, dört sınıfa ayrılmıştı: 1 — Soylular (daimyo), 2 – Aristokrat savaşçılar (samuray), 3 – Zanaatkârlar ve tüccarlar (chonin- ler), 4- Köylüler.
Her sınıfın hakları, davranışları, göreceği işler ve hatta ne biçimde giyinip kuşanacakları, nasıl konuşup yazacakları yasalarla belirlenmişti. Bu sıkı düzende, en büyük erdemin, yöneticilere boyun eğilmesi ve devlete bağlı kalınması olduğu halka öğretiliyordu. Şogunlar bile, devletin başında bulunan Tanrı – İmparatora bağlı olmakla yükümlüydü.
Yaşamın güçlükleri, doğa yasalarıymış gibi halka kabul ettirilmişti. Bu gibi inançlar, kişisel girişimi engelliyor ve yaratıcılık yeteneğinin yitirilmesine yol açıyordu. Ama öte yanda politik kargaşalık çıkmasını da önlüyordu. Böylece Japonya, derebeylerinin yönetiminde iki yüz elli yıldan fazla bir süre barış içinde yaşadı ve bu süre içinde ekonomik yönden önemli ölçüde gelişti.
Sop (klan)’ların kendi aralarındaki savaşların sona ermesinden sonra, orduda asker olarak görev yapanlar sivil mesleklere yöneldiler. Tarımsal üretim arttı ve sanayi özendirildi. Bilgi ve donatım giderek gelişti ,ve iş alanları daha büyük boyutlarda üretim yapabilmeye olanak sağlayacak biçimde düzenlendi. Sopların çoğu, becerilerine ve gereçlerine göre belirli ürünler üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırdılar.

Demir, altın ve gümüşün sınırlı olmasına karşın, bakır, kömür , cıva ve kükürt madenleri oldukça çoktu. Bu yüzden, bazı bölgelerde madencilik ve onunla ilgili sanayi dalları gelişti. Diğer bölgelerde de, kereste, kok kömürü üretimi, pamuk, keten ve ipek dokumacılığı, çay, şeker üretimi,
deniz ürünleri, pirinç rakısı ve her türden salça yapımı ileri düzeye varmıştı. Cam, kâğıt ve seramik işleri de önemli boyutlara ulaşmıştı. Köylüler ve yoksul samuraylar, çok çeşitli el sanatları ürünlerini, örneğin, pirinç ve demir kapları^ şemsiyeleri, fenerleri, hasır, tahta ve bambu ağacından ev eşyalarını, evlerde yapıyorlardı.
Bazı zanaat dallarında, örneğin porselen ve seramik işleri, tahta oymacılığı, süs panoları, silah ve eşya bezemelerinde işçilik çok yüksek bir düzeye ulaştı. Japon kılıçları en az eski Şam ya da Toledo kılıçları kadar güzel, porselenleri Çin porselenleri ile yarışacak kadar yüksek nitelikte idi.
İlk olarak alışverişte paradan çok pirinç kullanılıyordu. Bu düzen, sopların kendi kendilerine yeterli olduğu sürece iyi işledi, ancak bazı mallar, diğer soplara satacak kadar çok üretilince, j güçlükler doğdu. Sözgelimi kılıç, sandalet ya da j çaydanlık karşılığında pirinç almak doğru bir j yöntem değildi. Bu yüzden para kullanımı gide- ı rek yaygınlaştı.
Üretimin artması, büyük kent ve kasabalarda pazarların kurulmasına yol açtı. Ancak derebeylik düşüncesine göre, ticaret soyluların yapacağı bir iş değildi. Bu yüzden ticaretle ancak kentin alt tabakasında bulunan tüccarlar uğraşıyordu, önceleri bu tüccarlar yalnızca tahıl alıp satıyorlardı; ancak sonraları giderek sopların öteki ürünlerine de el attılar, köylülere, samuraylara, daim- yolara, hatta şogunlara bile borç para verir duruma geldiler. Toplumu oluşturan sınıfların en alt sırasında yer almalarına karşın, para ekonomisi konusunda uzmanlaşarak kaçınılmaz bir güce eriştiler. Böylece derebeyliğin iki kalesi olan katı sınıf yapısı ile tarıma dayalı düzen de yıkılmaya başlamıştı.
Ama, bu değişmeler anlaşılamayacak kadar yavaş bir süreç içinde gelişmişti. Nihayet 1850′ lere gelindiğinde Japonya, sanayileşme için gerekli koşulların çoğuna sahip bir düzeye gelmiş
bulunuyordu. Bu koşulların başlıcaları şunlardır:
El sanatları üretimi yaygınlaşmış ve uzmanlaşmıştı. Üretimi büyük oranda artıran işbölümü ve üretimi değerlendirecek ulusal bir dağıtım sistemi vardı. Oldukça büyük bir anamal birikimine sahipti. Son olarak da, giderek ârtan bir işgücü fazlası vardı. En önemlisi de, Japonlar geleneksel olarak çalışkan, tutumlu insanlardı. Halkın çoğu okur yazar değildi, ancak öğrenime saygılı idiler ve okuma olanağı verildiğinde bunu başarabilecek yetenekteydi.
Japon tarihinin bu dönem noktasında ülkenin gizli kalmış yetenek ve enerjisini çalıştıran,dışarıdan yabancıların ve içeriden de derebeylerin baskıları olmuştur.

Yorum yazın