Japon İmparatorluğunun Çöküşü

Japon İmparatorluğunun Çöküşü

1941 yılının 7 Aralık günü, Japon uçakları, Pearl Harbor limanını bombaladı. ABD’nin Büyük Okyanus donanmasını hava hücumlarıyla darmadağın etti. Bunu Hong Kong, Singapur, Malaya ve Filipinlere peş peşe yapılan saldırılar izledi. Çok kurnazca hazırlanan tasarımlar sayesinde, Japon askeri güçleri Güneydoğu Asya’yı silip süpürdüler. Böylece demir cevheri, alüminyum hidroksit, kalay, kauçuk, kereste, tahıl ve petrol gibi çeşitli zenginlikleri olan geniş toprakları ele geçirdiler.
Askeri hareketler kadar ekonomide izlenecek yol da özenle tasarlanmıştı. ABD ve onun bağlaşıklarıyla yapılacak savaşa girmeden çok önce, Japon hükümeti, “Yeni Ekonomik Düzen” denen bir uygulamaya geçmişti. Bununla her tür ekonomik faaliyet-parasal güç, işçi sayısı, üretim, dağıtım ve tüketim en üst düzeye çıkarıldı.
Almanya ve İtalya’da olduğu gibi, halkın bu gidişi engellememesi için özel yöntemlerin uygulanmasına başlanmıştı. Siyasal haklar kısıtlanmış, işçi sendikaları ve siyasi partiler kapatılmıştı. Durumu eleştirenler ve kurallara uymayanlar hapse atılıyor ya da öldürülüyorlardı. İşçi ücretleri tüm yabancı ülkelerin ücretlerinden korkunç derecede düşüktü. Halkın satın alabileceği şey çok azdı, hatta pirinç bile bulunmuyordu. Halkın gereksinimi için mal üretimi tüm üretimin beşte birinden daha aşağıya düşürülmüştü. Çünkü -sanayicilerden, üretimlerinin askeri gereksinme üzerinde yoğunlaştırılması istenmişti. Bu arada savaş acımasız boyutlara varınca, hemen hemen bütün erkekler askere alındılar. Fabrikaların yönetimi ev kadınlarının, öğrencilerin ve yaşlı kişilerin eline geçti. Çocuklar bile sivil savunma ve öteki geri hizmetlerde kullanılmak amacıyla askere alındı. Basın ve radyo yalnızca iyi haberleri verdiklerinden, halk zaferden emin olarak, birlik içinde çalışıyordu. Tüm yokluğa ve kentlerin bombalanmasına karşın üretim durmadan artıyordu.
Zaibatsu denen büyük aile şirketleri, her ne kadar savaşa ve yayılımcılığa karşı oldukları söylenilse de, savaştan içeride ve dışarıda en çok kâr sağlayanlar yine onlar oldular. Ağır sanayi ile kimya sanayii onların tekelindeydi. Üstelik yeni oluşan ve “Ortak Refah Alanı” olarak bilinen imparatorluk üzerinde de egemen bir duruma sahiplerdi.

Savaşın sonlarına doğru, yalnızca on Zaibat- su, ülke iş sermayesinin üçte birine, bankaların üçte ikisine ve bankalarda biriken paraların yüzde 99’una sahipti. Mitsubishi ve Mitsui şirketleri kömürün yarısından çoğunu çıkarıyor, tersanelerinde Japon gemilerinin yarısından fazlasını yapıyordu. Ayrıca beş yüzden fazla sanayi ve ticaret yatırımını işletiyor, Japonya ve sömürgelerinde dört milyondan fazla insan çalıştırıyordu.
Japon savaş ekonomisi, akılcı bir örgütlenmenin en güzel örneği idi. Ancak savaşa egemen olan düşünce, savaşın sonunu daha başında belirlemekteydi. Çünkü onlara göre, başlarında İm- parator-Tanrı ve düşmandan çok üstün olan askerleri bulundukça yenilmezlerdi. Bu inancasarı- lan Japonya’nın askeri komutanları doğal kaynaklarını gerçekçi bir gözle iyice gözden geçirmeyi unutmuşlardı.
Şöyleki; ancak iki yıl yetecek kadar petrolleri vardı. Bu kadar petrolün kendilerine yeteceği inancı içindeydiler. Çünkü nasıl olsa bu süre içinde savaş lehlerine sonuçlanacaktı. Oysa, iyi gözlemci bazı işadamları savaşın qaha uzun yıllar süreceğini önceden kestirebilmişlerdi. Askeri güçle en zengin doğal kaynaklara sahip toprakları almayı başarmışlardı. Ancak düşmah|arım önemsemediklerinden bu ülkelerden elde etçikleri maddeleri taşıyacak olan gemilerden kaç tanesinin düşman
tarafından batırılabileceğini hesaba katmamışlardı. Gerçek bunun tam tersi olunca, hemen hemen tüm önemli mallarda yokluklar baş gösterdi ve “Büyük Doğu Asya Ortak Alanı” düşünün sonucu belirmeye başladı.
Yalnızca silah ve cephanelerini hızla artırmayı düşünen yöneticiler, bu arada çağdaş savaş sanayiinin temelini oluşturan bilimsel araştırma ve geliştirme işini ihmal etmişlerdi. Oysa, Amerikan gemi ve uçakları gizlice radarlarla donatılıyordu. Japonya’nın bu konudaki bilgisizliği imparatorluk donanmasının giderek azalmasına ve sonra da ticaret filosuyla birlikte yok olmasına neden oldu.
Japonya atomla ilgili araştırmalarda da çok geriydi. Oysa bu en yıkıcı ve öldürücü silahın yapımı için Amerikalılar yoğun çalışmalara girmişti. 1945 yılının Ağustos ayında ABD atom bombasını ilk kez Hiroşima ve Nagasaki kentlerine atınca, Japon yöneticileri kayıtsız ve şartsız teslim olmayı kabul ettiler. Japonlar, batı dünyasının uygarlık düzeyine eriştikleri yıllarda, onları geçebileceklerini düşünerek savaşa girmişlerdi. Ancak kapılarını dünyaya kapadıkları dönemde batının bilim ve teknolojisi çok ilerlemişti ve kendileri bundan habersizdiler. Hiroşima ve Nagasaki’nin radyoaktif küllerinin soğuduğu günlerde, Japonya’nın artık yeniden ön planda bir sanayi ülkesi olabileceğine hiç kimse inanmıyordu.
Sürekli mal, malzeme ve yiyecek kıtlığı, karaborsanın yaygınlaşmasına yol açtı ve enflasyon Japon Yeni’nin değerinin savaş öncesi değerinin sekizde birinden aşağı düşmesine neden oldu. Bankacılık düzensiz bir durumda idi. Sanayici ve işadamlarının borç para alması aşırı derecede zorlaştı. İşçilerin ücretleri, enflasyon karşısında çok yetersiz kaldı. Yeni kurulan sendikalar işçilerinin haklarını korumak için bir dizi greve gittiler.
İşgalcilerin asıl amaçlarını yerine getiren Bağlaşık Güçler Başkomutanı General Mac Arthur, gittikçe şiddetini artıran bu sıkıntılarla ilgilenmedi. Ancak Japonya’nın tesliminden iki yıl sonra, ABD’nin dış siyaseti, Sovyet Rusya ile arasındaki soğuk savaştan ve Çin’deki komünist zaferden etkilenerek ansızın değişti. Asya kıtasındaki durumunu güçlendirebilmesi için ABD’nin Japonya ile birlik olması gerekiyordu. Ancak zayıf ve karışık durumda olan bir Japonya, politik amacına yararlı olamazdı.
Güçlü bir Japonya yaratabilmek için, ülkenin “Asya’nın Atölyesi” haline getirilmesine ve Amerika’nın sürekli bir askeri üssü olmasına karar verildi. Bu amaca ulaşmak için artık tarımsal ürünleri içeren Amerikan yardımı giderek artırıldı. İyileştirme (reform) tasarımları için milyarlarca dolar harcandı. Japonya’nın diş ticarete açılması için yardım edilerek, dışsatım mallarının üretimine gerekli hammaddeler sağlandı. Japonya’ya Amerikalı ekonomi uzmanları gönderilerek ekonomik sorunların çözülmesine çalışıldı.
Zaibatsuların dağıtılması durduruldu. Makamlarından ve işlerinden alınan politikacılarla işadamlarına eski görevleri yeniden verildi. Militan işçi sendikaları kapatıldı. Sanayiin tekerlekleri hızla dönmeye başladı ve 1950 yılında Kore Savaşının çıkışı ile üretim tümüyle hızlı bir gelişme yoluna girdi.
İşgal iki yıl sonra sona erdi ve Japonya ABD’ nin yönetiminde kalan Okinava dışında yeniden bağımsızlığına kavuştu. İş düzeninin demokratikleştirilmesi, genç yöneticilere emeğini harcama, yeteneklerini gösterme olanağı sağladı. Bunlara Japon dehası da katılınca, Japonya kendini yeniden toparladı. Holding şirketlerin çemberden kurtulan büyük sanayi firmaları yeni yöntemlerle üretimlerini artırdılar. Elektronik ve plastik sanayii ile diğer yapay maddeler üreten sanayi dallarında yeni büyük şirketler ortaya çıktı.
Japonya artık ABD’nin bir bağlaşığı durumuna geldiğinden, komünist ülkelerle olan ticaretini en alt düzeye indirdi. ABD’de pazarlarını Japon dışsatımcılarına açtı. Önceleri ABD’nin satın aldığı hammadde ve yiyecek maddelerini kendisi sağlayarak Çin’in yerine geçti.
Birçok Amerikan şirketleri başta olmak üzere bazı yabancı ülke şirketleri Japonya’ya kendi patentlerinden yararlanma hakkını verdiler. Fabri-. katarının yenilenmesine yardımcı oldular. Bu yabancı şirketler, anamal yatırımları ile de Japon
teknolojisinin ve pazarlamasının gelişmesine katkıda bulundular. Daha önce “ucuz ve niteliksiz” diye karalanan Japon dışsatım malları bu kez kalitesiyle ün saldı.
Bu düzenlemeler sonucu, Japonya savaşın kötü durumundan çok iyi donatım ve teknolojiye sahip olarak çıktı. Öyle ki, Avrupa ülkelerinden, hatta bazı konularda .ABDtaden de üstün bir duruma geldi. 1955 yılına gelindiğinde, Japonya, ekonomisini tümüyle düzeltmiş ve örneği bulunmayan bir gelişmenin eşiğine ulaşmıştı.

Yorum yazın