İsrail’den Önce Filistin

İsrail’den Önce Filistin

Eski Ahid’in, modem yorumlarından çıkarılan verileri ile bazı parçaları bize Filistin’in ya da Kenan Elinin, İsrailliler gelmezden önceki durumunu az çok anlamak olanağını vermektedir. Bu konuda özellikle 1890’dan beri Filistin ve çevresinde yapılan kazılarda bulunan arkeolojik belgelerden yararlanılmaktadır.
Filistin, Şeria Irmağı ile Lut Gölü ve Akdeniz kıyısı arasına sıkışmış bir ülkedir. Bu küçük ülke ilkçağda da yine bugün olduğu gibi karışıklıklar, çeşitli kavimlerin birbirleriyle savaşmaları, türlü kültürlerin yarışmaları içinde yaşamıştır.
Kudüs’ün 13 kilometre kuzeyinde Eriha’da yapılan kazılarda saptandığına göre Mesolitik çağ, yani orta taş devri ile (İ.ö. 10.000 – 7500);daha sonra da neolitik, yani geç taş devri (İ.ö. 7500- 4000) arasında Filistin’de insanlar yaşamıştır. Bunlar o tarihlerde pişmiş topraktan kap yapmayı bile bilmektedirler. Evleri kerpiçtendir. Araçları taştan ve kemikten, kapları ise ya taş ya da ağaçtandır. Evlerin birinde bir sunak bulunmuştur. Anlaşılan Erihalıların o zamanlarda Tanrısı ya da Tanrıları vardır.
Daha sonra, pişmiş toprak işlerini bilen bir insan soyunun buraya yerleştiğini görüyoruz. Ama bunlar evlerde değil, çadırlarda oturmuşlardır. Bu göçebelerle birlikte buraya Anadolu’da çok rastlanan “üçlü Tanrı” tasarımının oluştuğunu görüyoruz. Daha sonra başka saldırganlar gelmişler, daha iyi ve daha ince kapkacak yapma sanatını getirmişlerdir. Yıl, aşağı yukarı İ.ö. 4750’dir.
Bundan sonra İ.ö. 3200’e kadar Filistin’in boş kaldığı anlaşılmaktadır. Ancak bu yıllarda yeniden insan izlerine rastlanmaktadır. Bunlar ölülerini kentin yanındaki tepeye kazdıkları uzun hendeklere gömmüşlerdir. Oysa Neolitik çağ öncesi insanı, ölüsünü evlerinin altına gömmüştür. Bu mezarlardan birinde tam 113 insan kafası, düzenli bir biçimde çepeçevre sıralanmış şekilde bulunmuştur. Yanlarında, sungu olarak konan tabaklar, küpler ve testiler vardır, ölüler önce başka bir yere gömülerek çürütülmüş ve yakılmıştır. Sonra yalnız kafaları alınarak böyle dizilmiştir. Bu insanlar da göçebedir.
Sonra, “Eski Bronz Çağı” dediğimiz dönem gelmiştir. Bu, İ.ö. 2900 – 2300 arası dönemdir. Kent halkı, göçebelerden korunmak için, kentin çevresine kalın surlar yapmışlardır. Kent zenginleşmiş ve güzelleşmiştir. Sonunda belki de İ.ö. 1375 – 1300 arasında bir tarihte, İsrail göçebeleri, Yeşu’nun komutası altında kenti ele geçirmişlerdir. O sırada kentte Kenanlıların yaşadığı bilinmektedir.
Kenanlılar, İ.ö. 4000’de Filistin ve Suriye’ye yerleşmişlerdir. Ayrıca İ.Ö. 2000’den az sonra, Babil Kralı Hammurabi’nin kavmi olan Amorilerden bir bölümü de kuraklık yüzünden buraya göç etmişlerdir. Bunların hepsi göçebe olarak gelmişler ve sonradan yerleşmişlerdir.
Bu Batı Sami’lerin dinleri hakkında, son yıllarda yapılan kazılar birçok yeni bilgiler sağlamıştır.
Tapınaklar ve dinsel eşyalar bulunmuştur. Dinsel tasarımlar üzerinde çok değerli bilgiler veren yazıtlar ortaya çıkarılmıştır.
Bu bilgilere göre, Batı Samilerinin çok kalabalık bir Tanrılar evreni vardır. El ile Baal iki baş Tanrıdırlar. El, en yüce Tanrıdır. Tanrılar toplumun başı, yaradanı, hükümdarı, yargıcı ve “Yılların Babası”dır. El’e “Boğa El” de denilmektedir.
Baal (Efendi) de genç, güçlü ve canlı bir Tanrıdır. Fırtına ve yağmurun Tanrısıdır. Başka bir adı da “Bulutlara binen”dir. Bu yönden Baal, bereket sağlayıcıdır. Birçok yerde ona Baal Şamem (Göklerin Efendisi) denmiştir.
Tanrıçalar arasında Aşera, An’at ve Astarte başta gelirdi. Aşera El’in eşi, An’at Baal’in erden kardeşidir. Astarte de önemli rol oynamıştır.
Batı Samilerde tapınma yerleri başlangıçta çok gösterişsizdir ve bir tepe üzerine kurulmuştur. Buralarda en önemli olan şey, erkek Tanrının simgesi bir dikili taşla, Tanrıçanın simgesi ağaçtan bir kazıktır. Tapmaklarda büyük bir dış salonla, Tanrının heykeli ve başka dinsel simgelerin yer aldığı bir iç oda vardır. İsrailoğulları da eski Kenanlı tapmak planını sürdürmüşlerdir.
Filistin’de Totemizm’den kalması olası izlere rastlanmıştır. Klanlar ve halk toplulukları (eşek, koyun, aslan, sırtlan, ceylan, çaylak gibi) hayvan adları taşımışlardır. Aynı şekilde Kenaneli’nde oturanlar yiyecek yönünden de bazı yasalara saygı göstermişlerdir. Tarihsel çağdan beri murdar ya da kutsal, fakat herhalde tabu (yasak) sayıldığı için domuz eti yemekten kaçınmışlardır. Oysa semitik öncesi çağda bu hayvanın eti serbestçe yenmiştir.
Animizim, örneğin Karmel ve Hermon gibi dağları, pınarları, ırmakları, dikili taşları, Nablus yakınındaki Kâhinler Ağacı gibi ağaçları kutsal saymaya yöneltmiştir.
Kutsal şeylerle süslenmiş yerler vardı. Tesniye, diğer adı ile ikinci Şeriat Kitabı bu tür yerlerin yıkılmasını emrederken, buraların tam tanımını da yapmıştır:
“Mülklerini alacağınız milletlerin yüksek dağ* lar üzerinde ve tepeler üzerinde ve bütün yeşil ağaçlar altında Tanrılarına tapındıkları bütün yerleri mutlaka yıkacaksınız ve onların sunaklarını yıkacaksınız ve dikili taşlarını parçalayacaksınız ve onların aşerlerini (kutsal direk ya da kazık) ateşte yakacaksınız ve Tanrıların oyma putlarını baltalayacaksınız ve o yerden adlarını yok edeceksiniz”.
Kenaneli’ndeki dinin belirli özelliklerinden biri de insanların ve özellikle çocukların kurban edilişidir. Yeni bir ev kurulduğu zaman insanlar kurban edilmiştir. Bunda güdülen amaç, yapıya ruhsal bir koruyucu, uyanık bir bekçi sağlamaktır.
ilk semitlerin gelişlerinden önce (i.ö. 3000 yılın ortaları), yukarıda da açıklandığı gibi, en ilkel kavimler bile ölülerini yakmak yoluna gitmişlerdir. Sonradan ölüler gömülmeye başlanmıştır. Ölülerin öteki dünyada yaşadıklarına inanıldığı, onlara armağanlar sunulmasından anlaşılmaktadır.
Animizmin yanı sıra büyücülük yapıldığı da ortaya çıkarılmıştır. Nitekim kazılarda, mavi renkte mücevherlerle muska yerine geçen ufak tefek eşya bulunmuştur. Bu mavi renk, özellikle zararlı sayılan mavi gözlerin uğursuzluk etkisine karşı kullanılmıştır.
Animizm geniş bir etki ile sürmekle beraber, çoktanrıcılıkla sonuçlanmıştır. İbraniler Kenanlı-. tarla ilişki kurdukları sırada , Kenanlılar Baal ve Astarteye tapınıyorlardı.
İsrailliler Kenaneli’ne gelince, yöre halkının ahlâksızlık eğilimlerini görmüşlerdir. Ana babaya saygı kalkmış, çocuklar kurban edilmeye başlamış, hayâsızlık ve cinsel sapıklıklar yayılmıştır. Kutsal Kitab’ın Levililer bölümü, bu iğreıiç ve tiksindirici şeylere saldırmıştır. Ayrıca yine bu yönden Yaratılış bölümünde de Nuh’un oğullarından biriyle, Sodom ve Gomora ile ilgili birtakım öyküler vardır.
Böylece Yakub’un bir El tapınma yeri kurduğunu, tıpkı öteki tapınma yerlerindeki gibi, El’in simgesi olan direği diktiğini görürüz.
Daha sonra Yakup, Laban adında bir kabile başkanının iki kızını alır ve onlarla beraber bazı cariyelerden sırayla; Ruben, Simeon, Levi, Yuda, Zebulun, Isakar, Dan, Gad, Aşer, Naftali, Yusuf ve BUnyamin adlı oğulları olur. İşte bütün Israil- oğullarımn dedeleri bu on iki oğul, dolaylı olarak da Yakup’tur.
Filistin’e yerleşmelerinden önceki devrede İsrailliler, çoğu zaman “Musa’dan önceki İbraniler” diye adlandırılır.
Musa’dan önceki bu İbraniler çadırda yaşayan, hayvan yetiştiren Sami göçebelerdir. Bunlar kabilelere ayrılmıştır. Her kabile de birkaç aileden oluşan klanlara bölünmüş durumdadır.
önceleri soy, ana tarafına bağlıdır. Çocuklar, analarının klanına girmişlerdir. Çoğu zaman ^cadın, ana babasının yanında oturmuş, kocası da ara sıra gelip onu ziyaret etmiştir. Çadırın sahibi kadındır; kocası da onun yanına gelip oturabilmektedir. Nitekim Tekvin’in Yehova metnine göre: “Erkek anası ile babasını terk edecek ve karısına bağlanacaktır” denmektedir.
Irkın çeşitli dallara ayrılışından önceki bir çağda, soyun kadın yerine, erkek tarafına bağlı olması ilkesi geçiliştir. Toplum ataerkil düzeni benimsemiştir. Bunun üzerine kadın, kocasının malı olmuştur. Koca, eşinin efendisi, Baal’idir. Koca eşini, babasından ve erkek kardeşlerinden satın alır. Çok eski zamanlarda babanın, çocuklarıyla torunlarını cezalandırmaya ve öldürmeye hakkı vardı ki, bunu Tekvin’de de görüyoruz. Fakat sonradan bu hak, yasalar (ikinci Şeriat Kitabı) ile sınırlandırılmıştır.

Yorum yazın