İspanya Tarihi

İspanya Tarihi Hakkında Bilgi

ANTİK çağ. Tarihöncesi. Arkeolojik bulgulara bakarak İber Yarımadasında yaklaşık 200 bin yıl öncesine tarihlenen Neanderthal toplulukların son buzullaşma dönemiyle birlikte ortadan kaybolduğunu göstermektedir. Üst Paleolitik Çağdan (İÖ y. 25-10 bin yıl önce) kalan AltamiraÇ) gibi mağaralardaki bizon, at, yabandomuzu ve başka hayvan resimleri çeşitli avcı toplulukların varlığını yansıtır. Neolitik Çağa geçiş iklim koşullarındaki değişmenin başlangıcına (İÖ y. 10. binyıl) rastlar. Metal kullanımının başladığı İÖ 2500’lerde Akdeniz kıyılarında tarım ve hayvancılıkla uğraşan büyük yerleşme merkezlerine dayalı Almería kültürü ortaya çıktı. Deniz ticaretiyle gelişen bu kültür zamanla iç kesimlere de yayıldı. İÖ 2000’lerin başında aynı bölgede tunç, gümüş ve altın işlemede ileri olan El Argar kültürü gelişti. Bu kültürün en parlak döneminin (İÖ 1700-1000) sonlarında ilk Fenike ve Yunan kolonilerinin yanı sıra
Tartessos olarak bilinen ilk büyük krallık kuruldu.

Tartessos. İspanya’nın yazılı tarihi İÖ y. 1000’de başlar. Bu dönemden kalma Eski Yunan metinlerinde sözü edilen Tartessos özellikle kalaya dayanan önemli bir ticaret merkeziydi. Huelva ile Cebelitarık arasındaki kıyıları kapsadığı sanılan bu krallığın kendine özgü bir yazısı ve edebiyatı vardı. Krallığın babadan oğula geçtiği Tartessos’ un en ünlü kralı İÖ 6. yüzyılda Yunanlılarla yakın ilişkiler kuran Arganthonios’tur. Onun döneminde başlayan bölgeye yönelik Kartaca saldırılarının ardından, Aleria (Alalia) Çarpışması’yla (İÖ y. 540) Akdeniz’in denetimi Kartacalıların eline geçti.

Fenike ve Yunan kolonileri. İÖ 1100’lere doğru İspanya kıyılarına ulaşan Fenikeliler önce Gadir (Câdiz) olmak üzere ticaret ve balıkçılığa dayanan bir dizi koloni kurdular. Daha sonra bu kolonileri ele geçiren Karta-calılar, bütün yarımadaya egemen oldular. Hannibal’m İÖ 218’den sonra Roma’ya karşı yürüttüğü savaşlarda önemli bir merkez olan İspanya’daki Kartaca egemenliği İÖ 3. yüzyıl sonlarında yıkıldı.

Yunanlıların özellikle İÖ 9. yüzyıldan sonra İspanya kıyılarında kurdukları koloniler, Doğu Akdeniz’le ticaretin gelişmesinde önemli rol oynadı.

İberler ve Keltler. İspanya’nın doğu ve güneyinde Yunanlıların etkisiyle İÖ 6-5. yüzyıllarda özgün bir uygarlık geliştiren yerli halklar İberler olarak bilinir. Köken bakımından Tarihöncesinde Doğu Akdeniz’ den gelen halklara bağlanan İberlerin ekonomisi tarım ve hayvancılığın yanı sıra gelişmiş el sanatlarına ve ticarete dayanıyordu. Siyasal örgütlenmelerinin temelini zaman zaman askeri ittifaklar içine giren bağımsız krallıklar oluşturuyordu. Ayrıca ortak bir yazı sistemleri vardı.

Daha geri bir aşamada olan yarımadanın orta ve batı kesimleri İÖ 9. yüzyıldan sonra Pireneler üzerinden gelen Keltlerin istilasına uğradı. Çoğu yerde bu göçebe toplulukların yerli topluluklar içinde erimesiyle Kel-tiberiler olarak bilinen bir halk ortaya çıktı.
Bununla birlikte bütünüyle Kelt damgası taşıyan bazı kültürler de gelişti.

ROMA YÖNETİMİ. Kartacalıları yenilgiye uğrattıktan sonra yarımadayı fethetmeye girişen Romalılar sert bir direnişle karşılaştı. İlk yerel ayaklanmalar ancak büyük ordularla bastırılabildi. İÖ 1. yüzyıl başlarında Roma’daki iç bölünmeler üzerine başlayan daha örgütlü ve geniş çaplı bir ayaklanma İÖ 72’ye değin sürdü. Caeşar ile Pompeius arasındaki iç savaş sırasında İspanya da önemli çarpışmalara sahne oldu. Bunu izleyen Cantabria Savaşı’nın (İÖ 29-19) sonunda Roma denetimi kesin olarak kurulduysa da imparatorluk dönemiyle birlikte yerel yöneticiler daha bağımsız davranmaya yöneldi. İspanya 2. yüzyıl sonlarında Kuzey Afrika’dan gelen halkların, 3. yüzyıl ortalarında da Frankların istilasına uğradı.

Roma döneminde önceleri iki eyalet olarak yönetilen İspanya, Augustus döneminde üç eyalete ayrıldı: Tarraconensis, Baetica ve Lusitania. 3. yüzyıl sonunda Tarraconensis’ ten alman topraklar Carthaginiensis ve Gallaecia adıyla iki yeni eyalet biçiminde düzenlendi. Bir prokonsül aracılığıyla Senato tarafından yönetilen Baetica dışındaki eyaletler doğrudan imparatora bağlıydı. Yerli halk Roma ordularının önemli bir asker kaynağını oluşturuyordu. Çeşitli Roma kolonilerinin kurulmasından sonra yurttaşlık hakkının adım adım genişletilmesiyle, yarımada bütünüyle Roma uygarlığının etkisi altına girdi. Bu gelişmeye bağlı olarak kentleşme süreci de hızlandı. İber ve Kelt dilleri özellikle kentlerde yerini Latinceye bıraktı. 2. yüzyılda yarımadaya giren Hıristiyanlık, baskıların kalkmasından sonra geniş bir kesime yayıldı. Romalılar bayındırlık işleri ve sanata da önem vererek çok sayıda anıtsal yapı gerçekleştirdiler.

VİZİGOTLAR. 5. yüzyıl başlarında İber Yarımadasına yönelik geniş çaplı istilalara girişen Germen halkları, bir süre sonra Roma’yla ittifak antlaşmaları yaparak çeşitli askeri yerleşmeler kurdular. Bu halklardan

Suevler Galicia’ya (Gallaecia) egemen olurken, Vandalları ve Alanlan yenilgiye uğratan Vizigotlar yarımadanın büyük bölümünü kapsayan bir krallık oluşturdular. Çok küçük bir azınlık oluşturmalarına karşın askeri güçlerine dayanarak yönetimi ellerinde tutan bu halklar, büyük ölçüde Roma yönetim sistemini benimsediler. Bu arada Romalılaşmış olan yerli halkın kendi kültür ve kurumlannı sürdürmelerine de izin verdiler.

6. yüzyılın ikinci yansında Toledo’yu (To-letum) başkent edinen Vizigotlar, Suevlere ve bağımsızlıklannı korumuş olan yerli Basklara boyun eğdirdikten sonra Ariusçu-luktan vazgeçerek Katolikliğe döndüler. Yerli halkla kaynaşmayı hızlandıran bu gelişme, aynı zamanda krallarla kilise arasında güçlü bir ittifakın doğmasını sağladı. Tarıma dayalı feodal yapının biçimlenmesine bağlı olarak, yerel yönetimde dük ve kontlann ağırlığı arttı. Hukuk ve kültür alanında Roma etkisi belirginleşti.
Germen geleneğinin uzantısı olan kralı seçimle belirleme uygulaması, 7. yüzyıl sonlarında bazı bölünmelere yol açtı. Kral ailesinin yardıma çağırdığı Kuzey Afrika’daki Emevi valisi Tarık bin Ziyad, 711’de Vizigot ordularını yenilgiye uğratarak yarımadanın büyük bölümünü ele geçirdi. 1260’A DEĞİN HIRİSTİYAN İSPANYA. Hıristiyan devletler (711-1035). Müslüman istilası karşısında kuzeye çekilen Vizigot soyluları 718’de Pelayo’nun önderliğinde Asturias Krallığı’m(*) kurdular. Vizigotların mirasçısı olarak ortaya çıkan ve Emevi saldırılarını durdurduktan sonra Galicia ve Cantabria bölgelerini ele geçiren Asturias kralları, 9. yüzyılda başkentlerini Oviedo’ya, 10. yüzyıl başında da Leön’a taşıdılar. Böylece Müslümanların elindeki topraklan geri alma mücadelesinde önderlik konumu kazanan bu devlet, zamanla Leön Krallığı(*) olarak anılmaya başladı. Bu arada Duero Vadisinde inşa edilen şatolarla önemli bir sınır bölgesi durumuna gelen Kastilya, 10. yüzyıl ortalannda Leön’dan uzaklaşarak bağımsız bir kontluğa dönüştü. Karolenjlerin Katalon-ya’yı ele geçirerek bu bölgede oluşturduğu kontluklar da 9. yüzyıl sonlarında Barselona kontlarının yönetiminde birleşti. Hıristiyan-lann yaşadığı topraklardaki bir başka güçlü devlet 10. yüzyıl başlannda Basklann kurduğu Navarra (Pamplona) Krallığı’ydı.

Bu krallıklann Endülüs Emevileri arasındaki iç savaşlardan da yararlanarak giriştikleri başarılı yayılma harekâtı, 10. yüzyılın ikinci yansında durdu. Bu dönemde Endülüs Emevilerine bağlılık bildirmek zorunda kalan Hıristiyan devletler, bu baskının gevşemesinden sonra kendi aralarında bir üstünlük mücadelesine girdiler. Bu mücadele Navarra kralı III. Sancho Garces’in (Büyük) öteki devletleri alt ederek imparator unvanını almasıyla sonuçlandı.
İmparatorluk dönemi (1035-1157). San-cho’nun topraklannı oğullan arasında paylaştırmasından sonra Kastilya ve Aragón da birer krallık olarak ortaya çıktı. Kastilya kralı I. Fernando 1037’de Leön’u toprakla-nna katarak imparator unvanını aldı. Endülüs Emevilerinin yerini alan tavaif-i mülûk adlı küçük Müslüman emirlikleri sindirerek Hıristiyanları üstün konuma geçirdi. Onun ölümünden sonra bölünen Kastilya ve León krallıkları 1072’de VI. Alfonso’nun yönetiminde yeniden birleşti. Alfonso’nun 1085’te Toledo’yu ele geçirerek giriştiği fetih harekâtı üzerine Müslüman emirlikler Kuzey Afrika’daki Murabıtlan yardıma çağırdı. Ertesi yıl Hıristiyan ordularını yenilgiye uğratan Murabıtlar, Müslüman emirlikleri kendilerine bağlayarak Hıristiyan ilerleyişini durdurdular. León Krallığı uzun bir karışıklık döneminin ardından VII. Alfonso döneminde (1126-57) eski konumuna kavuş-tuysa da, Hıristiyan devletler üzerindeki León egemenliği çok geçmeden sarsıldı. Aragón ve Katalonya tek bir taht altında birleşirken, 1139’da kral unvanını alan Portekiz kontları bağımsız bir devletin temellerini attılar. Bu arada Murabıtlarm zayıflamasından yararlanarak bazı toprakları ele geçiren Hıristiyan hükümdarlar, Ispanya’ya giren Muvahhidlerin 1157’de Almeria’yı geri almasıyla yeniden savunma konumuna geçtiler.

Kastilya ve Aragon’un yükselişi. VII. Alfonso’nun ölümünden sonra Leön’dan ayrılan Kastilya, 1179’da Muvahhidlere karşı ortak bir harekât düzenlemek üzere Ara-gon’la anlaşmaya vardı. 1195’te uğranan yenilgiye karşın, öteki Hıristiyan hükümdarların desteğiyle 1212’de Las Navas de Tolosa’da kazanılan zaferle Muvahhid üstünlüğü çökmeye başladı. Bunu izleyen dönemdeki fetihlerden en çok Aragón ve Kastilya kazançlı çıktı. Valencia 1238’de Aragón tahtına bağlanırken, Katalonya’nın deniz ticaretine dayalı zenginliği hızla geliş-ti. 1230’da León’la birleşen Kastilya ise Andalucía yönünde genişleyerek Gırnata dışında bütün Müslüman emirliklerin varlığına son verdi.

Toplumsal, ekonomik ve kültürel yapı. Hıristiyan toplumundaki geniş çaplı kurumsal değişiklikler özellikle Avrupa ile ilişkilerin daha da sıkılaştığı 12. yüzyıldan sonra ortaya çıktı. Leön-Kastilya, Aragon-Katalon-ya, Navarra ve Portekiz krallıkları arasındaki sınırlar ise 13. yüzyıl ortalarında kararlı bir yapıya kavuştu.

Krallığın verasete dayalı bir makam niteliği kazanmasına koşut olarak, papanın egemenliğini tanıma da önemli bir öğe durumuna geldi. Aragón II. Pedro döneminde (1196-1213) resmen papanın vasalı statüsünü aldı. Öte yandan kralın çevresinde aristokratlara dayanan etkili bir yönetim mekanizması gelişti. Feodal beylerin yanı sıra kilise, manastır ve askeri tarikatlara geniş ayrıcalıklar tanındı. Feodal tanm ekonomisinin yerleşmesiyle serilik ilişkileri kurumlaştı. Büyük ölçüde tanma ve fetih savaşlan-na bağımlı olan kentler başlangıçta sınırlı bir özerklikten yararlanıyordu. Müslümanların elindeki büyük kentlerin ele geçirilmesi ticaret va sanayinin gelişmesine önemli katkıda bulundu. 13. yüzyıl başlannda kentlerin ağırlığının artmasıyla Cortes(*) adı verilen meclisler ortaya çıktı. Soylulann ve din adamlarının yanı sıra kent temsilcilerinden oluşan bu meclislere özellikle vergiler konusunda bazı yetkiler verildi. Piskoposluklara dayalı kilise örgütlenmesi yeniden canlandırıldı. Müslümanların yarımadaya girmesinden sonra gerileyen Hıristiyan kültürünü geliştirme yolundaki ilk adımlar da bu dönemde atıldı. 12. yüzyılda Kastilya dilinde ilk yerel edebiyat örnekleri verildi. 1260-1479 ARASINDA HIRİSTİYAN İSPANYA. Kastilya ve León. Andalucia’daki fetihleri sürdürmekle birlikte daha çok Avrupa’daki siyasal çekişmelerle uğraşan X. Alfonso’nun (hd 1252-84) kraliyet gelirlerini artırma ve Roma hukukuna dayalı bir düzen oluşturma çabalan, soylularla uzun süreli bir çatışmayı başlattı. Sonraki hükümdarlar döneminde bu çatışmanın yanı sıra Kuzey Afrika’dan gelen Müslüman kuvvetlerin saldırılan da önemli sorunlar yarattı. 1340’ta Río Salado’ da kazandığı çarpışmayla Müslüman tehdidine son veren XI. Alfonso (hd 1312-50) dört yıl sonra da Algeciras’ı geri aldı. Onun ölümünü izleyen taht çekişmesi İngiltere ve Fransa’nın müdahalelerine yol açtı. Fransa’ nın desteğinde bu çekişmeyi kazanan II. Enrique’nin (hd 1369-79) kurduğu Trastâ-mara hanedanının yarımadada siyasal birliği sağlama girişimleri, Portekiz karşısında uğranan yenilgiyle (1385) sonuçsuz kaldı.

15. yüzyılda taht üzerinde nüfuz kurmak isteyen soylular arasındaki çekişme özellikle IV. Enrique döneminde (1454-74) yoğunlaştı. Onun ölümünden sonra 1469’da izinsiz olarak Aragón tahtının vârisi Fernando’vla evlenmiş olan kız kardeşi I. Isabel (hd 1474-1504) başa geçti. Fernando’nun 1479’da Aragon kralı olmasıyla Ispanya’nın en güçlü iki krallığı birleşmiş oldu.
Kastilya krallarının merkezî ve mutlak bir yönetim kurma doğrultusunda attıkları adımlar bazı yeni kurumlar doğurduysa da, bu kurumlar çok geçmeden büyük feodal beylerin denetimine girdi. Özellikle 1250-1350 arasında ve ilk Trastâmara kralları döneminde siyasal yaşamda önemli rol oynayan Cortes, sonraları temsil işlevini büyük ölçüde yitirdi. Ekonomik alanda en önemli değişim yün dokumacılığının ve deniz ticaretinin gelişmesi oldu. 14. yüzyılın ortalarındaki Büyük Veba Salgım’nı izleyen toplumsal karışıklıklar sırasında Yahudilere karşı toplu kıyımlar başladı. Kastilya kültürel bakımdan Batı Avrupa’yla tam bir bütünleşme içine girerken, bilim, edebiyat ve tarihe daha büyük önem verildi. İtalya’da başlayan

Rönesans hareketinin etkileri Kastilya sarayına da ulaştı.

Aragon, Katalonya ve Valencia. Aragon etkisini Akdeniz’e yaymak isteyen III. Ped-ro’nun (hd 1276-85) Sicilya’yı almasından sonra papalık ve Fransa’yla başlayan çatışmalar, soylulara ve Cortes’e önemli ödünler verilmesine yol açtı. Öte yandan 14. yüzyılda Aragon’un Akdeniz’deki ileri karakolları durumuna gelen Sicilya ve Sardinya’yı elde tutma çabalan, krallığın kaynaklarını önemli ölçüde zorladı.

Hanedan üyelerince ayn bir krallık olarak yönetilen Majorca IV. Pedro döneminde (1336-87) doğrudan Aragon tahtına bağlandı. Pedro’nun toprak talepleri yüzünden Kastilya’yla ortaya çıkan çekişmeler, sonraki hükümdarlar döneminde yerini yakınlaşmaya bıraktı. I. Martin’in (hd 1396-1410) geride vâris bırakmadan ölmesi üzerine, tahta Kastilya kralı III. Enrique’nin kardeşi I. Fernando (hd 1412-16) geçti. Fernando’nun Avignon papasını desteklemekten vazgeçmesi Büyük Bölünme’nin (ıSkhisma) sona ermesinde önemli rol oynadı. Onun oğlu V. Alfonso (hd 1416-58)
İtalya’da giriştiği seferle 1442’de Napoli Krallığı’m ele geçirdi. Ama Doğu Akdeniz’ deki seferleri içeride bir dizi karışıklığa yol açtı. 1425’te evlilik yoluyla Navarra kralı unvanını da almış olan kardeşi II. Juan’ın döneminde (1458-79) karışıklıklar artarak sürdü. Fransa ile ilişkilerin bozulmasına neden olan Katalonya’daki ayaklanmayı ancak 1472’de bastırabilen Juan’ın ölümünden sonra oğlu II. Fernando (hd 1479-1516) Aragon ve Sardinya kralı olurken, Navarra da kızı Leonor’a kaldı.

Çeşitli devletlerin birliğine dayanan ve çok sayıda Müslümanın yaşadığı Aragon Krallığı karmaşık bir bürokrasiye dayanıyordu. Soyluların ve kentlerin özerklik yönündeki talepleriyle Aragon, Katalonya ve Valencia’

da kurulan temsili meclisler zamanla daha geniş yetkiler elde etti. Aragon ekonomisinin temelde tarımsal bir yapısı vardı. Buna karşılık Katalonya’da küçük ölçekli imalat ve ticaret ağır basıyordu. Katalan kentlerinde oldukça güçlü lonca örgütlenmeleri vardı. Barselona ve Valencia çok uzak yörelerle ticaret yapan büyük limanlardı. Değişik kaynaklardan beslenen Aragon kültürü özellikle 14. yüzyılda canlı bir düzeye ulaştı.

MÜSLÜMAN İSPANYA. Önceleri Emevi halifesine bağlı valilerce yönetilen Ispanya’daki Müslüman toprakları, 756’dan sonra, Abbasi kıyımından kurtulan I. Abdurrah-man’ın siyasal açıdan bağımsız bir emirlik olarak kurduğu Endülüs Emevilerinin(*) egemenliği altına girdi. Çeşitli iç ayaklanmaları bastırarak güçlü bir konuma kavuşan Endülüs Emevileri, 10. yüzyılın ikinci yarısında Ispanya’nın büyük bölümünde ve Fas’ ta egemen duruma geldiler.

Endülüs Emevilerinin 1010’da parçalanmaya başlamasıyla ortaya çıkan ve tavaif-i mülûk olarak bilinen küçük emirlikler, Hıristiyan devletlere ödedikleri ağır vergiler yüzünden uzun süre ayakta kalamadılar.

Kuzey Afrika’dan gelen Murabıtlann ve ardından Muvahhidlerin Müslüman emirlikler arasında sağladığı siyasal birlik, bazı askeri başarılara karşın Hıristiyan devletlerin ilerleyişini durduramadı. Ispanya’daki son Müslüman emirlik olan Nasri hanedanı yönetimindeki Gırnata (Granada) Kastilya ile Fas’taki Merimler arasında bir denge politikası izleyerek uzun yıllar varlığını korudu. 15. yüzyılda elindeki topraklan birbiri ardı sıra yitiren Gırnata Emirliği 1492’de ortadan kalktı.

Müslümanlann egemenliğindeki İspanya Araplar, Berberiler, Müvelledler (Müslüman Endülüslü), Mustaribler (Hıristiyan Endülüslü) ve Yahudiler gibi değişik toplumsal katmanlan banndırıyordu. Değişik dönemlere göre başında emir, halife ya da sultanın bulunduğu yönetim sistemi, çeşitli kademelerde hükümdann yetkilerini kullanan ve onu temsil eden görevlileri kapsıyordu. Devlet yönetiminde katı kurallara dayanan Maliki öğretilerinin belirgin bir ağırlığı vardı. Ekonomik ve kültürel bakımdan Hıristiyan devletlerin ilerisinde olan Müslüman İspanya, uzun bir dönem İslam bilim ve edebiyatının beşiklerinden biri oldu. Müslümanlar geride mimarlık ve bayındırlık alanında gelişmiş kentler de bıraktılar.

KATOLİK HÜKÜMDARLAR DÖNEMİ. Aragón ve Kastilya’nin birliği. I. Isabel ile II. Fernando’nun evliliği temelde siyasal nedenlere dayanıyordu. Aragón Fransız tehdidine karşı Kastilya’nın desteğini almak istiyor, Portekiz’le birleşmeye karşı olan Kastilya soyluları ise Aragon’un yardımıyla Isabel’i başa geçirmeyi amaçlıyordu. Katolik Hükümdarlar (Reyes Católicos) olarak bilinen Fernando ve Isabel’in 1479’dan sonra iki ülkeyi birlikte yönetmesine karşın, siyasal ve kurumsal birlik gibi ekonomik bütünleşme de sağlanamadı. Bu nedenle iki tahta bağlı bölgeler arasında geçmişten gelen farklılıklar büyük ölçüde sürdü. Aragón ve Katalonya’daki feodal soylularla kent aristokrasisinin yararlandığı geniş ayrıcalıklar yürürlükte kaldı. Bununla birlikte yaygın toplumsal karışıklıkların sürdüğü Katalonya’da 1486’daki düzenlemeyle serilik kaldırılarak katı feodal yükümlülüklere son verildi. Bu yoldan sağlanan istikrar ortamına karşın, Katalonya’daki ticaret eski canlılığına kavuşamadı. Böylece Kastilya ekonomisinde ve Sevilla’nın hızla gelişen deniz ticaretinde üstünlük giderek Ceneviz-lerin eline geçti.

Tarımın öteden beri geri olduğu Kastil-ya’nın ekonomisi daha çok koyun yetiştiriciliğine dayanıyordu. Ekime elverişli alanların büyük bölümü, koyun sürülerinden elde edilen yünü Flandre’a ihraç eden Mesta adh ayrıcalıklı loncanın elindeydi. Yoksul köylülerin düşük alım gücü nedeniyle kentlerde imalat sanayisi ve ticaret oldukça geri bir düzeydeydi. Kastilya’nın kuzey kesiminde geniş bir küçük soylular sınıfı vardı; buna karşılık güneydeki uçsuz bucaksız malikâneler birkaç büyük feodal ailenin elinde bulunuyordu.

Tahtın konumunu güçlendirmek için işe Kastilya’dan başlayan Fernando ve Isabel, güçlü ve etkili bir merkezî yönetim isteyen kentlerle işbirliği yaparak sıkı denetime dayalı bir düzen kurdular. Büyük feodal beylere karşı daha temkinli bir politika izleyerek nüfuzlarını adım adım sınırlama yoluna gittiler. Bu gelişmede askeri tarikatlarla kurulan yakın ilişkilerin yanı sıra kilise üzerinde sağlanan etkili denetim de önemli rol oynadı. Öte yandan büyük soylular yüksek görevlerden uzaklaştırılarak daha çok küçük soylularla hukukçuların yer aldığı bürokratik bir mekanizma oluşturuldu. Merkezî yönetim bir dizi kraliyet kurulu aracılığıyla etkili bir işlerliğe kavuşturuldu. Böylece Isabel’in ölümünden (1504) önce soyluların siyasal gücü kırılmış oldu. Ama toplumsal ve ekonomik güçlerinin dayanağı olan malikâne sistemi ayakta kaldı.
İspanyol monarşisini güçlendiren bir başka kurum da İspanyol Enkizisyonu’ydu. Geniş yetkilerle donatılan Enkizisyon, toplumsal ve siyasal yaşamda önemli ağırlığı olan Yahudilere ve converso denen Yahudi dönmelerine karşı sert bir sindirme kampanyası açtı. Çok sayıda Yahudi’nin İspanya’dan kaçması, özellikle ekonomik ve düşünsel alanlarda önemli bir boşluk yarattı. Katolikliğe bağlı kalan converso’ların konumu da

16. yüzyılda çıkarılan kan bağı saflığına (limpieza de sangre) ilişkin yasalarla sarsıldı.

Bu arada Gırnata’nın ele geçirilmesini (1492) izleyen dönemde, Magriplileri hedef alan baskıcı dinsel politikalar benimsendi. Din değiştirmeye zorlanan Magriplileri İspanyol toplumuyla kaynaştırma çabaları sonraki yıllarda da süren güçlüklerle karşılaştı.

Akdeniz’deki yayılmacı dış politikayı sürdüren Fernando, hanedana bağlı üyeler aracılığıyla yönetilen Napoli’yi doğrudan İspanyol tahtına bağladı. Ayrıca evlilikler yoluyla, Felemenk’i elinde tutan Burgonya, İngiltere ve Portekiz’le kurduğu ittifaklara dayanarak İspanya’yı Avrupa’da Fransa’nın en güçlü rakibi durumuna getirdi. 1506’da soyluların baskısıyla krallığın yönetimini kızı ve tek vârisi Juana (Deli) ile kocası

I. Felipe’ye bırakmak zorunda kaldı. Ama aynı yıl Felipe’nin ölümüyle yeniden eski konumunu elde etti. Son büyük başarısı Navarra’nm bir bölümünü İspanya topraklarına katmak oldu (1512).

Yenidünya’yla ilişkiler. Daha 15. yüzyılda Portekiz’in yanı sıra Afrika kıyılarına sefer

ler düzenleyen Kastilya, Kanarya Adalarını işgal etmişti. Portekiz’in Kastilya tahtı üzerindeki hak iddialarına son veren Alcâçovas Antlaşması (1479) aynı zamanda iki ülkenin Atlas Okyanusundaki yeni kolonilerinin karşılıklı olarak tanınması sonucunu doğurdu. Gırnata’nın alınmasından sonra Kastily-a’nın denizaşırı etkinlikleri daha da arttı.
Isabel’in maddi destek sağladığı Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfetmesinin ardından Batı Hint Adalarına yönelik sömürgeci bir yayılma başladı. İspanyol gemileri çok geçmeden Uzakdoğu’ya da yöneldi. Bu arada Tordesillas Antlaşması’yla (1494) Atlas Okyanusu Portekiz ve İspanya nüfuz bölgelerine ayrıldı. İspanyol fatihlerin Yeni-dünya’nın maden kaynaklarını sömürmek amacıyla acımasızca yürüttüğü seferlere Hıristiyanlığı yaymaya çalışan Dominiken ve Fransisken rahipler de eşlik etti. 1503’te geniş denizaşırı imparatorlukla ticari ilişkileri yürütmek üzere Sevilla’da Casa de Contrataciön(*) (Ticaret Odası) kuruldu. Bu kuruluş sayesinde hızla büyüyen Sevilla, Avrupa’nın önde gelen ticaret merkezleri arasına girdi. Ama Kastilya ekonomisi mal talebini karşılayabilecek güçte olmadığından, Sevilla Avrupa pazarlarına açılmak zorunda kaldı. Böylece İspanya’nın Atlas Okyanusundaki ticareti büyük ölçüde Ceno-va ve Güney Almanya tüccarlarının eline geçti. Yenidünya’dan altın ve özellikle gümüş akışı İspanyol hâzinesini hızla zenginleştirirken, tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesinde de önemli rol oynadı. Ama bu zenginliğin büyük bölümü mal ithalatına, yabancı bankerlere ve askeri harcamalara aktarıldığından, Yenidünya’nın hâzinelerini elinde tutan İspanya gene yoksul bir ülke olarak kaldı.

HABSBURGLARIN YÖNETİMİ. I. Çarlos. Fernando’nun ölümünden sonra İspanya tahtına, aynı zamanda Felemenk yöneticisi ve Habsburg hanedanının vârisi olan torunu

I. Carlos (hd 1516-56) (V. Kari) geçti. Tahtın yabancı bir hanedana bağlanması başlangıçta soyluların tepkisine ve eski iç çekişmelerin canlanmasına yol açtı. Avrupa’nın güç dengesini değiştiren bu gelişme, Ingiltere ve Fransa’da da hoşnutsuzluk uyandırdı. Eylül 1517’de İspanya’ya gidebilen Carlos, bu ortamda oldukça zayıf bir destek buldu. 1519’da V. Kari adıyla Kutsal Roma-Germen imparatoru unvamnı alınca Almanya’ya dönmeye karar verdi. Ertesi yıl yeni mali kaynaklar için topladığı Kastilya Cor-tes’inin baskılar sonucunda yeni vergileri onaylaması, yaygın bir hoşnutsuzluk uyandırdı.

Toledo’nun öncülük ettiği kentlerin başlattığı comunero hareketi, İspanya’dan ayrılan Carlos’u tahttan indirmeye yönelik bir ayaklanmaya dönüştü. Önceleri ayaklanmanın bütün Kastilya’ya yayılmasına göz yuman büyük soylular (grande), hareketin radikal bir yapı kazanması üzerine, birleşerek Nisan 1921’de comunero kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Ayaklanmanın bastırılmasıyla kral ve soylular arasında bir yakınlaşma doğdu. Bunun karşılığında soyluları vergilerden bağışık tutmak zorunda kalan Carlos, mali bakımdan toplumun öteki kesimlerine yüklenme yolunu seçti. Kentlerin özerk yapısına ve Cortes’e dokunmamakla birlikte sıkı bir denetim kurdu. Merkezî yönetimin dışında tuttuğu grande’leri naiplik, valilik ve komutanlık gibi görevlerle tahta bağlarken, hidalgo denen alt (küçük) soyluları da hukuk ve din işlerinde güçlü bir dayanak durumuna getirdi. Magriplilere karşı mücadele geleneğinden dolayı ticaret ve tarımdan çok, askerlik ve kilise görevlerine yatkın olan İspanyol soyluları, Katolik dünyanın savunucusu olarak ortaya çıkan Carlos’un çevresinde kenetlenmekte gecikmedi. Carlos 40 yıllık hükümdarlığının yalnızca 16 yılını İspanya’da geçirmesine karşın, Avrupa’daki üstünlüğünü koruma çabalarında İspanyol soylularından büyük destek gördü.

Bu gelişmeye bağlı olarak İspanya birbirini izleyen savaşlara girdi. OsmanlIların Kuzey Afrika’ya girmesinden sonra Akdeniz’in denetimini ele geçirmeye yönelik bir çatışma başladı. 1535’te Tunus’u ele geçiren

Carlos, savaşı Doğu Akdeniz’e taşıma politikasına yöneldi. Ama Andrea Doria komutasındaki donanmasının Preveze’de uğradığı ağır yenilgi (1541) bu girişimi boşa çıkardı. Çarlos’un sonraki girişimleri de Akdeniz’de İspanya ile Osmanlılar arasında oluşan dengeyi bozamadı.

Öte yandan Napoli tahtı üzerindeki çekişmeler nedeniyle Fransa’yla yürütülen savaş, İspanya’ya öteki İtalyan devletleri üzerinde de egemenlik kurma fırsatı verdi. Askeri ve mali açıdan imparatorluğun asıl yükünü çeken İspanya, giderek Avrupa’da ve denizaşırı topraklarda siyasal üstünlük kurma hedefine yöneldi. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu içindeki birçok önemli makam da İspanyolların eline geçti.

II. Felipe. Babasından İspanya tahtını ve Almanya dışındaki bütün toprakları devralan İL Felipe (hd 1556-98), en geniş sınırlara ulaştırdığı İspanya İmparatorluğu’ nu daha çok Kastilyalı soylulara dayanan güçlü bir merkeziyetçi sistemle yönetti. Bazı askeri başarısızlıklarına karşın, İspanya’yı gücünün doruğuna çıkardı ve birçok bakımdan görkemli bir dönem başlattı.

Felipe, tahta geçtiğinde İspanya ile savaş durumunda olan Fransa’yı bir dizi çarpışmayla yenilgiye uğratarak Cateau-Cambre-sis Barışı’na (1559) zorladı. Ardından dış ilişkilerde savunma politikasını temel alarak iç sorunlara ağırlık verdi ve 1567’de Fele-menk’te başlayan ayaklanmayı sert yöntemlerle bastırma yoluna gitti. Protestanların gücünü kırmak ve vergileri artırmak amacıyla Felemenk’e gönderdiği Alba dükünün uğradığı başarısızlık, İspanya’yı İngiltere’ nin başını çektiği Avrupa ülkeleriyle uzun yıllar süren bir çatışmanın içine çekti. Aynı dönemde yönetsel karışıklık içindeki Gra-nada’da düzeni sağlamaya yönelik önlemler Morisco’lann (Hıristiyanlaştınlmış Endülüs Müslümanları) ayaklanmasına (1568) yol açtı. Kanlı bastırma harekâtının ardından Morisco’lan İspanya’nın çeşitli yerlerine dağıtarak eritme yoluna gidildi.

Felipe’nin bir başka önemli hedefi İber Yarımadasında tam siyasal birliği sağlamaktı. Akrabalık ilişkisi içinde olduğu Portekiz tahtının boşalmasından yararlanarak 1580’de bu ülkeyi işgal etti ve I. Filipe adıyla kendini Portekiz kralı ilan etti. Ama bu birlik Kastilya ve Portekiz arasındaki düşmanlığı sona erdirmediği gibi Avrupa’da İspanyol üstünlüğüne karşı duyulan kaygıları daha da artırdı. Öte yandan Aragon’un özerkliğini ortadan kaldırma girişimlerinin sonuçsuz kalmasına karşın, 1591’deki düzenlemelerle tahtın bu topraklarda da son karar makamı olması sağlandı.

Felipe’nin iç sorunlarla uğraştığı dönemde İspanya Felemenk’in yanı sıra Akdeniz’de de bir dış cepheyle karşı karşıya bulunuyordu. Bu bölgede giderek artan Osmanlı baskısı ancak 1571’de İnebahtı’da Osmanlı donanmasının yok edilmesiyle hafifledi. Sonraki yıllarda iki tarafın da dengeyi değiş-tirememesi üzerine deniz çarpışmaları 1580’de karşılıklı olarak durduruldu. Bu sırada İngiltere ve Fransa’yı alt etmeden Felemenk’teki ayaklanmanın bastırılamaya-cağını gören Felipe, daha etkin bir dış politika izlemeye yöneldi. Fransız Din Sa-vaşları’nı derinleştirmek için Katoliklere geniş bir destek vermeye başladı. Öte yandan İngiltere’yi istila etmek üzere Armada olarak bilinen güçlü bir donanmanın inşasına girişti. Ama Armada’nın 1588’de ağır bir yenilgiye uğraması bu tasarıyı boşa çıkardı. Fransa’ya yönelik müdahaleler de Navarre kralı Henri’nin başa geçmesini önleyemedi. Yenidünya’dan gelen kaynaklan büyük ölçüde askeri harekâtlarda tüketen ve mali güçlükler yüzünden iç muhalefetle karşılaşan Felipe, 1598’de Vervins Antlaşması’nı imzalayarak Fransa’yla çatışmaya ara vermek zorunda kaldı. Felipe dönemine damgasını vuran yükselişe, Ispanyol hegemonyasının çöküşünü hazırlayan mali ve askeri güçlüklerin ilk belirtileri de eşlik etti.
1600’lerde İspanya. Ispanya’nın 16. yüzyılın son çeyreğinde yaşadığı sarsıcı olaylar, toplumsal yapının bütün yönleriyle gözler önüne serilmesi sonucunu doğurdu. Bu gelişme en iyi ifadesini düşünsel yaşam, edebiyat ve sanatta buldu. Toplumsal ve ekonomik sorunlar üzerinde durarak çeşitli öneriler geliştiren arbitrista adlı yazarlar, İspany-a’nın en zayıf noktası olan rantiyer yaşam biçimine işaret ederek ekonomiyi canlandıracak çeşitli önerilerde bulundular. Bu dönüşümü başarma yeteneğinden yoksun olan Kastilya’nın yönetici kesimleri, yenilikçi görüşler karşısında genellikle kararsız bir tutum takındılar.

16. yüzyıl aynı zamanda İspanyol edebiyatının en parlak dönemi olan Altın Çağ’ın(*) başlangıcına sahne oldu. Dönemin Lazarillo de Formes (1554) ve Don Quijote (1605-15; Don Kişot, 1933,1985) gibi pikaresk remanían bir bakıma yeni çağa ayak uyduramayan “hayal dünyasındaki insanlar”ı yansıtıyordu. Tiyatro oyunları ise daha çok keskin ayrımlara dayanan İspanyol toplumunun geleneksel değer yargılannı ayakta tutma amacına dönüktü. Bir başka ilginç gelişme mimarlıkta Katolik sofuluğun kasvetli yalınlığını yansıtan anıtsal üslubun yerini, süslemeyi öne çıkaran Barok üslubun almasıydı. Resimde ortaya çıkan doğalcı, romantik ve gerçekçi yaklaşımlar El Greco’dan sonra dinsel konulardan belirli bir uzaklaşma anlamını taşıyordu.

III. Felipe. Yönetim işlerini en güvendiği yardımcısı Lerma düküne bırakan III. Felipe döneminde (1598-1621) artan mali güçlükler giderek sürekli bir bunalıma dönüştü. Öte yandan 1609’dan başlayarak Morisco’ lann toplu olarak ülkeden sürülmesi, özellikle Valencia ve Aragon’da ekonomik ve toplumsal karışıklıklara yol açtı. İspanyol yayılmacılığının gücünün sınırlarına ulaşmasıyla dış politikada da yeni bir dönemece girildi. 1604’te Londra Antlaşması’yla İngiltere’ye karşı yürütülen savaşa son verildi. Ardından büyiik bir mali yük oluşturan Felemenk’teki savaştan kurtulma çabalan, 1609’da Felemenk Cumhuriyeti’yle 12 yıllık bir ateşkes antlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlandı.

Felipe ve Lerma dükünün statükoyu korumaya yönelik bir barışçı politika izlemesine karşın, ticaret yollannı denetim altına almak isteyen İtalya’daki İspanyol yöneticiler Venedik Cumhuriyeti ve Savoie Düklüğü’y-le çatışma içine girdiler. Bu durum İspanya’ nın giderek Orta Avrupa’daki siyasal gelişmelerin de içine girmesine neden oldu. Otuz Yıl Savaşları’nm (1618-48) başlamasıyla banş dönemi sona ererken, İspanyol sarayında da yayılma yanlılarının ağırlığı artmaya başladı.

IV. Felipe. Genç yaşta başa geçen IV. Felipe (hd 1621-65) ülke yönetimini başbakanı Olivares kontu ve dükü Gaspar de Guzman y Pimantel’e bıraktı. İspanya’nın Otuz Yıl Savaşları’nın başlarında Almanya’ da elde ettiği başarılardan cesaret alan Olivares, ateşkes döneminde Batı Avrupa ve denizaşırı topraklardaki ticareti ele geçirmiş olan Felemenk Cumhuriyeti’ne de savaş açtı (1621). İspanyol ordularının bazı toprakları ele geçirmesine karşın, Felemenk Cumhuriyeti’nin direnişi kınlamadı. Fransa’ mn 1635’te İspanya’ya ve Habsburglara karşı savaşa girmesiyle, İspanyol ilerleyişi durdu. Sonraki yıllarda İtalya ve Almanya’da kazamlan bazı taktik zaferler, İspan-ya’nın özellikle denizlerde başlayan gerileyi-şini önleyemedi.
Savaşın gidişini olumsuz yönde etkileyen bir gelişme de içeride baş gösteren ayaklanmalardı. 1620’lerde soylulann direnişi nedeniyle öngördüğü köklü reformları gerçekleştiremeyen Olivares, savaş giderlerini karşılamak için İspanyol tahtına bağlı topraklann mali desteğini artırma ve bu topraklardan toplanacak askerlerle yeni bir ordu oluşturma politikasına yöneldi. Felipe’nin 1626’da topladığı Aragon Cortes’i özellikle askere almalara şiddetle karşı çıktı. Olivares’in politikalarına en sert tepkiyi gösteren Katalonya ile ilişkiler hızla bozulmaya yüz tuttu. 1630’larda ağırlaşan mali bunalım, Kastilya’ mn tek başına savaşın yükünü kaldıramayacağını açıkça ortaya koydu. Bunun üzerine Olivares 1639’da Katalonya üzerinden Güney Fransa’ya bir sefer düzenleyerek Kata-lanları savaşın içine çekme yoluna gitti. Ama bu politika Katalonya’da geniş çaplı bir ayaklanmayı kışkırttı. Olivares’in uzlaşma çabalarına karşın, Katalonya Fransa’nın safına geçti (1641). Kastilya orduları Katalonya’da denetimi ancak Fransa’nın Frende ayaklanmasıyla uğraştığı 1652’de sağlayabildi. İspanyol tahtı Katalonya’nın eski hak ve ayrıcalıklarını yeniden tanımak zorunda kaldı.

Katalonya’daki gelişmeler öteden beri Kastilya yönetiminden hoşnutsuz olan Portekiz’in de harekete geçmesine yol açtı. Son 20 yıldaki savaşlar nedeniyle denizaşırı topraklarda ticari çıkarları sarsılan ve Kastilya-hların yönetimde ağırlık kazanmasına tepki duyan Portekiz soyluları, 1640’ta Lizbon’u ele geçirerek Bragança dükünü IV. Joâo adıyla Portekiz kralı ilan ettiler.

Felipe, soyluların baskısı altında 1643’te Olivares’i görevden aldı. Bir süre sonra İspanyol orduları Fransa karşısında ağır yenilgiler almaya başladı. 1647’de Napoli ve Sicilya’da güçlükle bastınlabilen ayaklanmalar baş gösterdi. Bu sırada Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun Fransa’nın isteklerine boyun eğerek banş yapmasıyla, Habsburglann imparatorluk kolu ve İspanya arasındaki ittifak sona erdi. Bunun üzerine Felipe Felemenk Cumhuriyeti’yle Münster Banşı’nı (1648) imzalayarak bütün ağırlığını Fransa’yla yürütülen savaşa verdi. Giderek çıkmaza giren savaş, Fransa’nın yanında yer alan İngiltere’nin deniz ç.arpış-malannda kazandığı zaferlerden sonra İspan-ya’nın aleyhine döndü. Bazı toprak kayıpları pahasına imzalanan Pirene Antlaşması (1659), İspanya’mn Avrupa’daki hegemonyasının son bulduğunu açık bir biçimde ortaya koydu. Savaştan sonra Portekiz’e boyun eğdirmeye çalışan İspanya, 1663 ve 1665’te uğradığı yenilgilerin ardından 1668’de bu ülkenin bağımsızlığını resmen tanımak zorunda kaldı.

II. Carlos. Çocuk yaşta tahta geçen II. Carlos’un hükümdarlık döneminin (1665-

1700) ilk 10 yılı annesinin naipliği altında geçti. Birbirini izleyen saray entrikalarının ardından yönetime egemen olan soylular 1680’de mali durumu düzene koyarak ticaret ve sanayiyi geliştirmeye yönelik politikalar izlemeye başladılar. Ayrıca Enkizisyon’ un yargılamalarını denetleme ve baskıları yumuşatma gibi adımlar attılar. Ama bu çabalar hızlanan ekonomik çöküşü geciktirmenin ötesine gidemedi. Savaş, dış göç ve salgın gibi etkenler yüzünden büyük boyutlara ulaşan işgücü sıkıntısı her alanda üretimin düşmesine yol açtı.

Bu ortamdan yararlanan Fransa’nın İspanya’ya açtığı üç savaş (1667-68, 1672-78, 1689-97) sonunda France-Comte ve Felemenk’teki bazı sınır kentleri kaybedjldi. Güney Felemenk’in büyük bölümüyle İtalya’daki topraklann İspanya’nm elinde kalmasını sağlayan etken, öteki Avrupa devletlerinin ve özellikle Felemenk Cumhuriyeti’ nin Fransız yayılmasına karşı koymasıydı. Fransa kralı XIV. Louis bile vârisi olmayan İspanyol tahtına kendi torununu geçirmek istediğinden, son savaşta işgal ettiği Flandre ve Katalonya’yı geri verme yoluna gitti. Son yıllarını Avrupa devletlerinin veraset ve paylaşım entrikalarına karşı İspanya’nın bütünlüğünü koruyacak bir çözüm arayarak geçiren Carlos’un ölümüyle İspanya’da Habsburg hanedanı sona erdi.

İLK BOURBON HÜKÜMDARLAR. İspanya Veraset Savaşı (1701-14). Fransa kralı XIV. Louis’nin torunu Anjou dükünün II. Carlos’ un vasiyeti doğrultusunda V. Felipe (hd 1700-46) adıyla İspanya tahtına geçmesi, Avrupa’daki güç dengesini Fransa lehine bozduğundan Ingiltere ve Avusturya-Maca-ristan’m tepkisini çekti. İngiliz ve Avusturya birliklerinin İspanya’ya saldırmasıyla başlayan savaş, Felipe’nin etkili bir merkezî yönetim kurmak üzere köklü reformlara girişmesine elverişli bir zemin hazırladı. Büyük soyluların, kilisenin ve özerk yapılarını korumada direten Aragón, Katalonya ve Valencia’nın muhalefetine karşın, Fransız yöneticiler aracılığıyla yeni bir yönetim mekanizması kuran Felipe, Kastilya ve Fransa’nın desteğiyle savaşın ilk evrelerindeki askeri yenilgileri atlatmayı başardı. 1705’te Katalonya’ya çıkan Avusturya’nın taht adayı Arşidük Karl’ın Barselona’yı ele geçirmesi üzerine Aragon’dan geçmek isteyen Kastilya birlikleri yaygın bir ayaklanmayla karşı karşıya geldi. Nisan 1707’de Alman-sa’da Karl’a karşı kazanılan zaferin ardından Valencia ve Aragon’un fuero denen geleneksel ayrıcalıkları kaldırıldı. Ayrıca asi soyluların mülklerine el kondu. Reform yönündeki çabalar Felipe’nin ilk karısı Mana Luisa’nın ölümünden (1714) sonra giderek yavaşladı. Bununla birlikte 1716’da Ka-talonya’nın ayncahklanna da son verilmesiyle İspanya’yı bütünleştirme hedefi büyük ölçüde gerçekleştirildi. Bu gelişme aynı zamanda Katalonya’nın geniş iç pazara ve denizaşırı topraklara açılmasını sağladı ve sanayide yeni bir atılıma olanak verdi. İspanya Veraset Savaşı, yarattığı bütün yıkıma karşın, Bask ve Navarra dışında bütün topraklann doğrudan krallık yönetimine bağlanmasında önemli rol oynadı. Askeri yenilginin bedeli ise İspanyol Fele-menki ve İtalya topraklarının yitirilmesi ve Cebelitank’ın İngiltere’ye bırakılması oldu.

“İtalya” ve “Amerika” politikaları. Savaş sonrasında İspanya’nın dış politikasına uzun yıllar iki hedef egemen oldu: İtalya’yı geri almak ve Amerika’da İngiliz sızmasını önlemek. Felipe’nin ikinci kansı Isabel de Far-nesio’nun da etkisiyle İtalya’ya birlikler gönderilmesi, bu ülkede üstünlüğü ele geçirmiş olan Avusturya’yla başarısız bir savaşa yol açtı. İspanyol donanması 1718’de İngi-İizler karşısında ağır bir yenilgiye uğradı. Bununla birlikte Felipe ile Isabel’in en büyük oğlu Don Carlos (sonradan III. Carlos) 1731’de Parma dükü, 1733’te de Napoli kralı oldu.

Felipe döneminin sonlarında İtalya’daki girişimlerin yanı sıra Yenidünya’daki ticari çıkarları koruma çabası da önem kazandı. Utrecht Antlaşmalan’yla (1713-14) İspanyol Amerikası’nda İngilizlere verilmiş olan ticari ayrıcalıklar konusunda ortaya çıkan çatışmalardan kaynaklanan Jenkins’in Kulağı Savaşı’nda (1739-43) İspanyol donanması beklenmedik başarılar elde etti. Bu arada Akdeniz’de izlenen politika İspanya’yı Avusturya Veraset Şavaşlan’na da (1740-48) soktu. Fransa ve İspanya’nın Avusturya’ ya karşı ittifaka girdiği bu savaşta İspanyol birlikleri Milano’ya girdi (1745). Savaşı sona erdiren Aix-la-Chapelle Antlaşması (1748) İspanya’nın İtalya’daki konumunu güçlendirdi; buna karşılık İngiltere ve Fransa arasındaki yakınlaşma nedeniyle Cebelita-nk’ı geri alma çabalan sonuçsuz kaldı.
Felipe’nin oğlu VI. Fernando’nun (hd 1746-59) başa geçmesinden sonra Yenidünya’daki sömürgeci politika öne çıktığından, İspanya Avrupa’daki çatışmalardan uzaklaşmaya başladı. Bu politikaya bağlı olarak ticaret kumpanyalannın ve tersanelerin kurulmasına ağırlık verildi. Vergi sisteminde düzenlemeler yapılarak bayındırlık işlerine ve sanayi yatırımlanna dönük geniş çaplı programlar başlatıldı. Ama İspanyol ekonomisi geniş bir sömürge imparatorluğunun gereksinimlerini karşılayabilecek bir düzeye ulaşamadı. Fernando döneminde atılan bir başka önemli adım, 1749’dan sonra Fransız sistemi örnek alınarak etkili bir yerel yönetim yapısının geliştirilmesi oldu.

III. CARLOS DÖNEMİ (1759-88) . Çevresinde reformcu ve yetenekli yöneticiler toplayan Carlos’un refaha dayalı güçlü bir devlet oluşturma çabalan, Ispanyol toplumunun bünyesinden gelen engellerin yarattığı sınırlamaları kıramamakla birlikte, 18. yüzyılın ikinci yarısında belirli bir ekonomik ve kültürel canlanma sağladı.

1714’ten sonra ekonomide başlayan düzelme özellikle bu dönemde belirginleşti. Artan nüfusla birlikte gıda ürünlerine talebin yükselmesiyle, tarımsal üretim hızla gelişti. Ispanya ve sömürgelerdeki pazarlarda alınan korumacı önlemlerle Katalonya’nın modern dokuma sanayisi hızla büyüdü. Bask topraklarındaki ilkel demir işleme atölyeleri modem bir sanayiye dönüşme sürecine girdi. Galicia’da balıkçılık önemli bir gelir kaynağı durumuna gelirken, içki ticareti Katalonya limanlarının zenginliğini hızla artırdı. Bütün bu gelişmelerde iç gümrük duvarlarının kaldırılması ve Yenidünya’y-la ticaretin genişlemesi önemli rol oynadı.

Yenidünya’daki pazarlardan yararlanmak için İspanya’nın sömürgeci bir devlet olarak varlığını sürdürmesi gerektiğine inanan Carlos, Yedi Yıl Savaşı’nda (1756-63) İngiltere’ ye karşı Fransa’nın yanında yer aldı. Bazı toprak kayıplarıyla sonuçlanan bu savaş İspanya’nın zayıflığını açık bir biçimde ortaya koydu. Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında İngiliz tehdidinin azalması, Car-los’a intendente(*) sistemine dayanarak sömürgelerdeki yönetim yapısını yeniden düzenleme ve ticari bağları geliştirme olanağını sağladı. Bu politikalar sonucunda sömürgelerden gelen gelirler üç kata ulaşırken, ticaret hacmi de 10 yıl içinde iki kat arttı.

İçeride krallık otoritesini de daha sağlam temellere oturtan Carlos, bir dizi kraliyet kuruluna dayanan eski merkezî yönetim yapısının yerine doğrudan kendisine bağlı bakanlıklar oluşturdu. Öte yandan yerel yönetim üzerindeki krallık denetimini artırarak askeri valilere (capitanía general) dayanan yeni bir sistem geliştirdi. Ayrıca kiliseyi tahta bağlayacak yeni önlemler aldı ve papalığın dayanağı olan Cizvit tarikatını dağıttı (1767). Bu arada Mesta’nın ayrıcalıklarına ve malikâne sistemine bazı sınırlamalar getirmekle birlikte, kırsal kesimdeki geleneksel yapıyı değiştirme çabalarında başarılı olamadı.

Carlos’un reformları çok dar bir toplumsal tabana dayandığından köklü ve kalıcı izler bırakmadı. İspanya’nın yanı başındaki Fransa’da devrimci dalganın yükselmesiyle, eski kurumlar bütün dirençleriyle yeniden sahneye çıktı.
FRANSIZ D EVRİMİ’NİN ETKİLERİ . IV. Carlos’un (hd 1788-1808) tahta geçmesinden bir yıl sonra başlayan Fransız Devrimi, dış politika dengelerini altüst ederek İspanya’yı geleneksel düşmanı İngiltere ile yeni yönetimiyle bir tehdit oluşturan Fransa arasında bıraktı. Zayıf bir hükümdar olan Carlos, bu kararsızlık ortamında karısının da etkisiyle 1792’de yönetim işlerini ılımlı bir reformculuğu savunan Manuel de Go-doy’a bıraktı. Godoy’un XVI. Louis’yi kurtarma girişimleri yüzünden 1793’te Fransa’yla başlayan savaş ertesi yıl Fransız ordularının İspanya’ya girmesine yol açtı. Cumhuriyetçi bir ayaklanmadan çekinen Godoy, Basel Antlaşması’yla (1795) Fransa’ya boyun eğdikten sonra İngiltere’ye karşı iki ülke arasında ittifakı öngören San Ildefonso Ant-laşması’nı (1797) imzaladı.

İngiltere’nin müttefiki Portekiz’in yenilgisiyle sonuçlanan Portakallar Savaşı’ndaki (1801) başarıya karşın, sömürgelerle bağlantının kopması ve İspanyol donanmasının Trafalgar Deniz Savaşı’nda (1805) yok edilmesi Godoy yönetimine karşı yaygın tepkiler doğurdu. Fransız birliklerinin Portekiz’i paylaşmaya yönelik Fontainebleau Antlaşması (1807) uyarınca İspanya’ya girmesi üzerine başlayan Aranjuez Ayaklanması’ nin başına geçen Veliaht Prens Fernando babasını tahttan uzaklaştırdı (1808). Napoléon bu gelişmeyi fırsat bilerek kardeşi Joseph Bonaparte’ı İspanya tahtına oturttu.

Fransız işgaline karşı junta provinciale denen yerel komitelerin öncülük ettiği direniş, Napoléon’un 1809’daki seferinden sonra da dağınık biçimde sürdü. İspanyol birlikleri sürekli yenilgiler almakla birlikte, Fransızla-ra büyük güçlükler çıkardı. Portekiz’e giren Wellington komutasındaki İngiliz kuvvetleri, gerillaların da desteğiyle Fransız ordusunu yenerek İspanya’dan çıkardı (Ağustos 1813).

Bu sırada İspanya’da gelişen yeni liberal akım yönetime de ağırlığını koymaya başlamıştı. 1810’da Câdiz’de toplanan Cortes 1812’de kralın yetkilerini sınırlayan ve kişisel haklarla mülkiyet haklarını genişleten bir anayasa kabul etti. Cortes’in önemli kararlanndan biri de Enkizisyon’u kaldırmak oldu; ama bu adım kilisenin kışkırttığı gerici tepkilere yol açtı.

Yanmada Savaşı (1808-14) olarak da bilinen İspanyol Bağımsızlık Savaşı aynı zamanda askeri çevrelerin yönetime müdahalesi geleneğini başlatırken, Fransız yönetimiyle işbirliği yapan aydınlara yönelik tepkiler nedeniyle liberal akım içinde de derin bir ayrılık yarattı.

VII. FERNANDO. 1808’den sonra Fransa’da sürgünde bulunan VII. Fernando, ülkeye dönüşünde gerici çevrelere dayanarak yeniden mutlakıyetçi bir yönetim kurdu (1814). Ardından İspanyol Amerikası’nda başlayan ayaklanmaları bastırmaya çalıştıysa da bir sonuç alamadı. 1820’de ordunun bir kesiminden de destek alan liberallerin baskısı altında 1812 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koydu, ama yönetime radikal bakanların egemen olması üzerine, Fransa kralı XVIII. Louis’den yardım istedi. 1823’te büyük bir Fransız ordusunun desteğiyle denetimi sağladı ve liberallere yönelik sert bir sindirme harekâtına girişti. Bu arada İspanyol kuvvetlerinin Peru’da Ayacucho Savaşı’nda (1824) uğradığı kesin yenilgiden sonra geniş sömürge imparatorluğundan geriye yalnızca Küba, Porto Riko ve Filipinler kaldı.

1820’lerin sonlarında gericilere karşı belirli bir dengenin sağlanmasına karşın, kralın kardeşi Don Carlos’un başını çektiği tutucu bir saray hizbi varlığını korudu. Fernando’ nun son kansı Maria Cristina, kızı Isabel’in doğumundan (1830) sonra Don Carlos’u vârislikten uzaklaştırmayı başardı ve Fernando’nun ölümü (1833) üzerine kraliçe ilan edilen kızının naipliğini üstlendi. Bu gelişme sonradan İspanyol siyasal yaşamında uzun yıllar etkili olan Carlismo(*) hareketinin öncülüğünde açık bir ayaklanmaya yol açtı.

II. ISABEL DÖNEMİ (1833-68). Özellikle kuzeydeki gelenekçi kırsal kesime ve Katolik çevrelere dayanan Carlismo yanlıları uzun bir iç savaştan sonra 1839’da yenilgiye uğratıldı. Bu mücadele sırasında tutucu liberallerden destek alan María Cristina’nın verdiği sınırlı ödünler, kentlerde radikal akımların güçlenmesini önleyemedi. Bir dizi ayaklanmanın ardından yönetimde ağırlık kazanan radikaller, 1837’de uzlaşmaya dayalı yeni bir anayasanın çıkarılmasına ön ayak oldular. Öte yandan kilise arazilerinin satışa çıkarılmasıyla kırsal kesimdeki mülkiyetin yapısında köklü değişiklikler ortaya çıktı.

I. Carlismo Savaşı’yla (1833-39) doğrudan siyaset içinde yer almaya başlayan askeri komutanlar, dönemin iki ana akımının da “kılıç”ları durumuna geldiler. Bu akımlar orta sınıfın üst kesimini temsil eden ılımlılar (moderados) ile orta sınıfın alt kesimini temsil eden ilericiler (progresistas) adıyla örgütlenmişti. Savaş sırasındaki başarılarıyla öne çıkan Baldomero Espartero, ilericilerin desteğini kazanarak 1841’de kendini naip seçtirdi. Ama ilericilerin radikal kanadıyla çatışmaya girince 1843’te bir ayaklanmayla devrildi. Bunu ılımlıları temsil eden komutanların yönetimi izledi. İlericiler üzerindeki baskılar cumhuriyetçi eğilimler taşıyan Demokrat Parti adlı bir grubun ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Bu gelişmeden yararlanarak 1854’te yönetime el koyan General Leopoldo O’Donnell öncülüğündeki askeri klik, konumunu sağlamlaştırdıktan sonra 1856’da ilericilerin sol kanadını tasfiye etti.

İspanya’da cumhuriyetçi hareketin yükseldiği bienio progresista (ilerici iki yıl) dönemi (1854-56) köklü siyasal değişiklikler getirmemekle birlikte, hızlı bir ekonomik gelişmenin önünü açtı. Özellikle Fransız sermayesinin ülkeye girmesiyle iç pazarı birleştiren yaygın bir ulaşım ağı kurulmaya başladı. Sanayideki canlanmanın yanı sıra tarımda da ticari ürünlerin önemi arttı. Bu ekonomik temel üzerinde yeni burjuvazi, büyük toprak sahipleri ve etkili generallerin oluşturduğu güçlü bir oligarşi yükseldi.

Yeni oligarşinin temsilcisi olan Liberal Birlik, hanedan içi bütün grupların geniş bir koalisyonuna dayanarak 1863’e değin ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan başta kalmayı başardı. Ama Isabel’in ısrarla siyasal yaşamın dışında tuttuğu ilericilerin cumhuriyetçi muhalefete kayması, siyasal istikrar ortamını bozdu. Birbirini izleyen tutucu ittifaklara karşın, cumhuriyetçi hareket hızla güçlendi. Yeniden siyasal gelişmelere müdahale eden ordu Eylül 1868’de Isabel’i Fransa’ya kaçmak zorunda bıraktı.

1873 CUMHURİYETİ. Isabel’in tahttan uzaklaştırılmasında en önemli rolü General Francisco Serrano y Dominguez’in öncülük ettiği askeri kanat ile General Juan Prim’in öncülüğündeki Cumhuriyetçiler oynamıştı. Bu arada Fransız anarşist Proudhon’un görüşlerine yakınlık duyan Demokratlar da Federal Cumhuriyetçiler adı altında örgütlenerek önemli bir güç odağı durumuna geldi. Devrimin önderliğini ellerinde tutarak anayasal bir monarşiye geçişi sağlamak isteyen generaller, 1869 Anayasası’yla genel oy hakkı ve din özgürlüğü gibi önemli ödünler vermekle birlikte, aynı yılın yazında cumhuriyetçi ayaklanmaları acımasızca bastırdılar. Kasım 1870’te kral seçilen Aosta dükü Amadeo’nun Madrid’e girdiği gün, en büyük destekçilerinden Prim bir suikast sonucunda öldürüldü. Cumhuriyetçilerin yanı sıra Carlismo yanlılarının da muhalefetiyle karşılaşan Amadeo 1873’te tahttan çekildi. Bunun üzerine Cortes cumhuriyet ilan etti.
Federal bir yönetim isteyen Kantoncular-ın başlattığı ayaklanmanın ve Carlismo hareketinin üstesinden gelemeyen Cumhuriyetçi Parti, umudunu orduya bağlamaya başladı. Ama General Serrano başkanlığındaki hükümet Aralık 1874’te Isabel’in oğlu XII. Alfonso’yu kral ilan etti. Ülkenin içine düştüğü karışıklık ortamı nedeniyle monarşiye dönüş büyük bir direniş görmedi. An-dalucia’mn kırsal kesimlerinde ve Katalonya’da anarşizmin geniş kitle desteği kınldıysa da, bu akım etkili küçük gruplar biçiminde varlığını sürdürdü.

İspanyol sömürgelerinden Küba’da gelişen bağımsızlık hareketinin yol açtığı On Yıl Savaşı (1868-78) dönemin zayıf hükümetlerine birçok güçlük çıkardı. Bununla birlikte monarşinin önemli dayanaklarından biri olan ve 1868’de kaldırılan keyfi asker toplama yetkisinin geri getirilmesi sonucunu doğurdu.

MEŞRUTİ MONARŞİ. Siyasal istikrar dönemi (1875-98). XII. Alfonso’nun 1875 başlarında ülkeye geri dönmesi, II. Carlismo Savaşı’ nın (1872-76) sona ermesi ve Zanjón Sözleşme-si’nin (1878) Küba’da barışı sağlamasıyla, Bo-urbon hanedanı yeniden sağlam bir temele dayanmaya başladı. Bu arada başbakanlığı üstlenen Antonio Cánovas, orduyu yönetim dışında tutarak Liberal ve Muhafazakâr partilerin dönüşümlü olarak iktidara geçmesine (turno pacífico) dayanan etkili bir sistem kurdu. Bu güdümlü ve göstermelik parlamentarizm, 1890’lara değin pek aksamadan sürdü. Cánovas, XII. Alfonso’ nun ölümünden (1885) sonra doğan oğlu

XIII. Alfonso’nun, annesinin naipliği altında kral ilan edilmesinde önemli rol oynadı.

İspanya ekonomisi bu dönemde yünlü dokuma sanayisi, demir cevheri ve şarap ihracatıyla yaygın demiryolu yapımının sağladığı itici güçle 1880’lerin sonlarına değin süren bir büyüme sürecine girdi. Bu büyümeyi izleyen bunalım özellikle tarım kesiminde derin yaralar açtı. İstikrar ortamını bozan bir etken de sömürgelerdeki kötü yönetimden kaynaklanan sorunlardı. Bu alanda etkili mali ve siyasal reformlardan kaçınılması, 1895’te Küba’da yeni bir ayaklanmaya yol açtı. Ardından patlak veren İspanyol-Amerikan Savaşı (1898) ağır bir yenilgiyle noktalandı. 1898’de Küba, Porto Riko ve Filipinler’in yitirilmesi, İspanya’daki yönetimi sarsan çok önemli bir dönüm noktası oldu.

Muhalefet hareketleri (1898-1923). Kurulu düzene yönelik tepkiler çok değişik muhalefet kanalları içinde gelişti. Serbest ticarete karşı korumacılık talebi temelinde gelişen Katalan milliyetçiliği, giderek siyasal özerklik hedefine yönelmeye başladı. Monarşiyle işbirliği yaparak çözüm bulma çabalarının sonuç vermemesi, 1907 seçimlerinden büyük başanyla çıkan Birleşik Katalan Cephesi içinde cumhuriyetçi eğilimli bir kanadın gelişmesine yol açtı. Aynı ölçüde güçlü olmamakla birlikte Bask bölgeciliği de siyasal yaşamda bağımsız bir etken durumuna geldi.

Öte yandan Radikal Cumhuriyetçi Parti’ de toparlanan monarşi karşıtı muhalefet de kitle temelini giderek genişletti. İşçiler arasında güç kazanan anarkosendikalizm 1910’da Ülusal İşçi Konfederasyonu’yla (CNT) örgütlü bir yapıya kavuştu. Sosyalistlerin denetimindeki Genel İşçi Sendikası (UGT) kuzeydeki madenlerde ve Madrid’ de etkili bir örgütlenme sağladı. 1909’da parlamentoyu boykot taktiğinden vazgeçen Sosyalistlerin Cumhuriyetçilerle kurduğu ittifak, bu partinin oy tabanını daha da genişletti. Edebiyat çevrelerinin oluşturduğu ’98 Kuşağı(*) demokratik bir ulusal bilincin canlanmasında önemli rol oynadı. Tutucu siyasetçiler arasında bile güdümlü sisteme tepkiler arttı.
Monarşiyi ayakta tutan sistemin sarsılmaya başladığını gösteren ilk işaret Cumhuriyetçilerin 1903 seçimlerindeki başarısı oldu. Fas’taki İspanyol topraklarını korumak için asker toplanmasına karşı başlatılan genel grev (1910) sırasında Barselona’da yaşanan ve “Trajik Hafta” (La Semana Tragica) olarak anılan kanlı olaylar, Antonio Maura hükümetinin düşmesiyle sonuçlandı. Sonraki yıllarda kralın müdahalelerinin de etkisiyle hükümetin sık sık değiştiği bir dönem başladı.

Ispanya’nın katılmadığı I. Dünya Savaşı sırasında sendika eylemleri yükselirken, küçük rütbeli subaylar arasında da cuntacı eğilimler gelişti. 1919’da Barselona’daki geniş çaplı grevin ardından tırmanan siyasal gerginlik, kralı tutucu ve gerici çevrelerle daha sıkı bir işbirliğine yöneltti. Fas Savaşı sırasında alman yenilgi (1921) üzerine kralı ve orduyu hedef alan bir kampanya açıldı. Liberal siyasetçilerin devrim tehlikesi korkusuyla toplumsal muhalefetin karşısına geçtiği bu ortamda, General Miguel Primo de Rivera darbeyle yönetime el koydu (13 Eylül 1923).

Primo de Rivera diktatörlüğü. Kişisel yönetimini eski siyasetçileri sahneden silerek ülkeyi yeni ellere teslim etme gerekçesine dayandıran Primo de Rivera, yeni bir ideolojiyle donatılmış bir parti aracılığıyla diktatörlüğü sürekli kılma girişiminde başarısızlığa uğradı. Bunun temelinde aşırı şoven ve baskıcı politikalarının özellikle Katalanlar ve aydınlar arasında yarattığı tepki yatıyordu.

Primo de Rivera’nın darbe sonrasında oluşturduğu Askeri Direktuvar (Directoría militar) Fransa ile işbirliği yaparak Fas’taki savaşı sona erdirmeyi başardı. Böylece İspanyol protektora yönetimi altındaki topraklarda kesin denetim sağlandı. 1925’te göstermelik bir anayasal yönetime geçişi kolaylaştırmak için kurulan Sivil Direktuvar (Directoría Civil), sıkı korumacılığa ve bürokratik denetime dayalı ekonomi politikalarıyla iş çevrelerinin bile tepkisini çekti. 1928’de toplanan Ulusal Meclis, Sivil Direktuvar’a siyasal destek vermeye yanaşmadı. Derinleşen ekonomik bunalım ve ordunun muhalefete geçmesi nedeniyle konumu zayıflayan Primo de Rivera, giderek yaygınlaşan tepkilerin ardından kralın baskısı üzerine Ocak 1930’da istifa etti. Kralın sarsıntısız bir biçimde anayasal rejimi geri getirme girişimleri sonuçsuz kaldı. San Sebastian’da bir araya gelen A. Lerroux yönetimindeki Radikaller, Katalan solu, Sosyalistler ve Manuel Azaña y Diaz öncülüğündeki Sol Cumhuriyetçiler monarşiye son vermeye yönelik bir ittifak oluşturdu. Nisan 1931’de yapılan belediye seçimleri cumhuriyet yanlılarının halk arasında güçlü bir desteğe dayandığını ortaya koydu, bunun üzerine Kral XII. Alfonso Ispanya’dan ayrıldı.

İKİNCİ CUMHURİYET VE İÇ SAVAŞ. San Sebastian İttifakı içinde yer alan partilerin oluşturduğu geçici hükümette başbakanlığı üstlenen N. Alcalá Zamora, kurucu Cortes’ te çoğunluğu elde eden Sosyalistler ile Sol Cumhuriyetçilerin antiklerikal hükümler içeren ilerici bir anayasa çıkarması üzerine Ekim 1931’de istifa etti. Katolik çevrelerle başlayan çatışma içinde J. M. Gil Robles’in önderlik ettiği Halk Hareketi (Acción Popular) adlı güçlü bir parti ortaya çıktı. Manuel Azaña’nm başkanlığında kurulan Sol Cumhuriyetçi-Sosyalist koalisyon hükümeti, Katalan soluyla işbirliği yaparak Kata-lonya’ya sınırlı bir yönetsel özerklik verdi. Ayrıca başta işçi hakları olmak üzere bir dizi reform hızla uygulamaya kondu. Sağcı generallerin Ağustos 1932’deki darbe girişiminin boşa çıkarılmasından sonra, gerici çevrelerin çıkardığı karışıklıklar sertlikle bastırıldı. Bu arada hükümetin sendika hareketi içinde UGT’ye dayanması, anarşistlerin yönlendirdiği CNT’nin muhalefete geçmesine yol açtı. Bir süre sonra F. Largo Caballero öncülüğündeki Sosyalistler de koalisyondan çekildi.

Solun bölünmüş olarak girdiği Kasım 1933 seçimlerini, bir orta sınıf partisine dönüşmüş olan Radikaller ile Halk Hareketi’nin başını çektiği Özerk Sağcı İspanyol Konfederasyonu (CEDA) kazandı. Radikallerin oluşturduğu hükümete sonradan CEDA’nın da katılması üzerine 1934’te Sosyalistlerin Asturias’ta, Katalan solunun da Barselona’ da başlatığı ayaklanmalar ordu tarafından kanh bir biçimde bastırıldı. Bu olay, İspanyol siyasal yaşamında keskin bir kutuplaşmanın doğmasında önemli bir dönüm noktası oldu.

Sol partilerin oluşturduğu Halk Cephesi (Frente Popular) Şubat 1936 seçimlerini az bir farkla kazanmayı başardı. Yeni hükümette yalnızca Cumhuriyetçilerin yer almasına karşın, Sosyalistlerin yönetimdeki ağırlığı giderek arttı. Sağcı partiler Milliyetçi Cephe’de (Frente Nacionalista) birleşirken, silahlı faşist bir örgüt olan Falanj aşın sağcı çevrelerde hızla güç toplamaya başladı. Milliyetçi Cephe’nin kışkırttığı subaylar darbe hazırlığına girişti.

Fas’taki ordu birliklerinin Temmuz 1936’daki ayaklanması çok geçmeden anavatana sıçrayarak İspanya Iç Savaşı’na(*) yol açtı. Madrid ve Barselona dışındaki bütün garnizonlar ayaklanmaya katıldı. Ülkenin iç kesimi, Akdeniz kıyısı, Katalonya ve Bask Ülkesi cumhuriyete bağlı kalırken, özellikle kırsal yapının ağır bastığı bölgeler Milliyetçilerin denetimine girdi. Asi orduların ilerleyişi kasımda Madrid önlerinde durdurulduktan sonra, milliyetçilerin kuşatmasındaki bütün cephelerde kanh ve uzun çarpışmalar başladı. Savaş süreci içinde cumhuriyete bağlı bölgelerde işçi milisleri, yerel komiteler ve sendikalara dayalı bir yönetim ortaya çıktı. Asi orduların başkomutanlığına getirilen Francisco Franco ise Falanj aracılığıyla kendi önderliğinde birleşik bir hareket oluşturdu. İç çatışmalarla sürekli bölünen Cumhuriyetçiler, kararlı bir direniş göstermekle birlikte, Almanya ve İtalya’dan geniş destek gören Franco kuvvetlerine yenilmekten kurtulamadı (Mart 1939).

FRANCO İSPANYASI. İç Savaş yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne ya da ülkeden kaçmasına ve geniş çaplı bir yıkıma mal oldu. Franco’nun başa geçmesiyle birlikte acımasız bir sindirme kampanyası başladı. Savaş sırasında sarsılmış olan ekonominin hızla bozulmasıyla milli gelir 1900’deki düzeyine düşerken, halkın büyük çoğunluğu yoksulluğa itildi. İki yıl sonra II. Dünya Savaşı’nın çıkması, İspanya’nın toparlanma şansını daha da azalttı.

Franco doğrudan savaşa girmemekle birlikte, Mihver Devletleri’ne yakınlık göstererek bu yoldan geniş bir ekonomik yardım almaya çalıştı. Ama 1943’te savaşın gidişindeki değişmeyi görünce, tarafsız bir görüntü vermeye yönelik manevralara girişti. Bu çabalar Müttefiklerin Franco rejimine karşı tepkilerini yumuşatmadığı gibi, savaş sonrasında oluşturulan Birleşmiş Milletler de İspanya’yı bünyesine almaktan kaçındı. Franco rejiminin içine düştüğü yalnızlık Soğuk Savaş’ın tırmanmasıyla sona erdi.
ABD 1953’te İspanya ile askeri bir pakt imzalayarak Franco rejimine destek vermeye başladı.

Ordu ve kilisenin desteğine dayanan ve çeşitli siyasal grupları birbirine karşı kullanarak otoriter konumunu koruyan Franco, dış baskı dönemindeki demokratik kıpırdanmaları da kolayca bastırdı. ABD ile başlayan yakınlaşma döneminde yönetim işlerini Falanj’dan alarak serbest piyasa

ekonomisinden yana teknokratlara verdi. Hızla gelişen turizm gelirleri ve yabancı yatırımlar, ekonominin giderek düzelmesini sağladı. Ama 1962-66 arasındaki hızlı ve dengesiz büyümeyi izleyen enflasyon, özellikle işçiler arasında yaygın hoşnutsuzluklar doğurdu. Yasaklara karşın gelişen işçi grevleri kiliseden de destek gördü. Öte yandan Bask milliyetçi hareketi de yönetime karşı etkili bir muhalefet odağı durumuna geldi.

1966’dan sonra sınırlı bir yumuşamaya yönelen Franco, Cortes üyelerinin altıda birinin seçimle belirlenmesi, devlet ve hükümet başkanlıklarının makam olarak birbirinden ayrılması gibi yeni düzenlemelere gitti. 1969’da son kralın torunu Juan Car-los’u İspanya prensi ve ardılı olarak ilan etti. Haziran 1973’te de başbakanlık görevini L. C. Blanco’ya bıraktı. Aynı yılın sonlarında öldürülen Blanco’nun yerine C. A. Na-varro geçti. 1974’ten sonra düzeni korumaya yönelik yasal önlemlerle birlikte, sistemi liberalleştirme doğrultusunda, siyasal partilere sınırlı serbestliği de içeren bazı adımlar atıldı. Bu arada eylemlerini yoğunlaştıran Bask militanlarına karşı sert bir tutum benimsendi. Kasım 1975’te Franco’nun ölümü ve Juan Carlos’un kral olmasıyla İspanya yeni bir evreye girdi.

1975 SONRASI. Franco’nun, kurduğu sistemin kendisinden sonra da sürmesi amacıyla aldığı önlemlere karşın, liberalleşme politikası tam demokrasiye geçişin yolunu açtı. Nisan 1976’da anayasayı değiştirme planı uyarınca başbakanlığa getirilen Adolfo Suâ-rez’in kurduğu yeni hükümet, ertesi yıl serbest seçimlere gidilmesini sağlayacak yasal düzenlemeleri gerçekleştirdi. Falanj’ın kapatılmasından birkaç gün sonra İspanyol Komünist Partisi’nin yasallaşmasına izin verildi.
Birçok partinin katıldığı seçimlerin ardından Demokratik Merkez Birliği (UCD) adı altında birleşen merkezci partiler Suârez’in başkanlığında bir azınlık hükümeti kurdu. Kasım 1978’de Cortes demokratik ilkelere dayalı yeni bir anayasa kabul etti. UCD’nin 1979 seçimlerinden de iktidar olarak çıkmasına karşın, Suârez Ocak 1981’de başbakanlıktan istifa etti. Bunu izleyen siyasal bunalım sırasında Guardia Çivilin giriştiği darbe, Juan Carlos’un da müdahalesiyle boşa çıkarıldı. Ekim 1982 seçimlerinde Felipe Gonzâles önderliğindeki İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) çoğunluğu kazanmasıyla İspanya, Franco rejiminin kalıntılarından kesin olarak koptu. Bu arada sağ eğilimli Demokratik Koalisyon da (CD)

oylarını büyük ölçüde artırdı. 1986 seçimleri sonunda PSOE iktidarda kalmayı başardı.

1980’lerde İspanyol siyasal yaşamının en önemli gelişmesi, ayrılıkçılığı önlemeye yönelik özerklik uygulaması oldu. Hükümetin 1983’te Bask sorununa barışçı bir çözüm için önerdiği plana karşın, Bask Yurdu ve Öz-gürlüğü’nün (ETA) eylemleri kesilmedi. Bununla birlikte daha önce ETA militanlarına sığınma hakkı tanıyan Fransa ile sağlanan anlaşma (1984), terörist eylemlere karşı daha etkili bir denetime olanak verdi.

İspanya’nın Franco döneminde izlemeye başladığı dışa açılma politikası, 1975’ten sonra daha da hızlandı. 1976’da İspanyol Sahrası’ndaki bütün birlikler geri çekildi. Batı Avrupa’yla bütünleşme yönündeki çabalar 1986 başında Avrupa Ekonomik Top-luluğu’na (AET) girişle büyük ölçüde amacına ulaştı.

Yorum yazın