İndus Uygarlığı Özellikleri

İndus Uygarlığı Özellikleri

Bundan daha yüz yıl öncesine kadar tarihçilerin İndüs Ovası uygarlığından söz etmeleri olanaksızdı. Çünkü o sıralar İndüs uygarlığının öyküsü hâlâ toprağın altında yatıyordu. Toprak altında gömülü duran kentlere ilişkin ilk ipucuna on dokuzuncu yüzyılda rastlandı. Bir demiryolu için kazı yapan işçiler taş kabartmalı garip mühürler buldular. Bu mühürleri başlangıçta pek önemseyen olmadı. Ama bilim adamları 1920’den sonra İndüs Ovası’ndaki gömülü kentlerin yıkıntılarını açığa çıkarınca, o garip mühürlerin yaklaşık 4000 yıl önce yaşamış insanlardan geriye kalan birkaç şeyden biri olduğu anlaşıldı.

AKAÇLAMA DÜZENLERİ
indüs Ovası’ndaki kentlerin epeyce büyük olduğu söylenebilir. En büyük kentler Mohencodaro ve Harappa’ydı. Bu kentlerden her birinde aşağı yukarı yirmi bin kişinin oturduğu sanılmaktadır. Kentler, sokaklar ve ara yollarla ayrılmış düzenli bloklardan oluşuyordu. Kerpiçten yapılmış duvarların ve düz damların kalıntılarından, yapıların nerelere kurulduğu anlaşılmaktadır. Evler genellikle üstü açık bir avlunun çevresine yapılırdı. Odalar bu avluya açılıyordu. Kimi evler banyoluydu. Banyolardaki oluklar suları taş döşeli sokakların altından geçen lağım kanallarına akıtıyordu. Düşman saldırdığı zaman kent halkı kalın duvarlı kaleye sığınırdı. Mohencodaro kentinde dinsel törenlerde kullanıldığı sanılan büyük bir havuz vardı. Su geçirmemesi için havuzun dibi ziftle kaplanmıştı.

DÜNYANIN İLK PAMUK YETİŞTİRİCİLERİ
İndüs Ovası halkının çoğu çiftçilikle uğraşırdı. Buğday, arpa, kavun ve karpuz yetiştirirlerdi. Ayrıca dünyanın ilk pamuk yetiştiricileriydiler. Hayvancılıkla uğraşanlarsa; koyun, sığır, manda, deve, at, eşek gibi çeşitli hayvanlar yetiştirirdi.
İndüs’deki rençberlerin,vergilerini tahıl olarak ödedikleri anlaşılıyor. Kentteki en önemli yapılardan biri dev bir tahıl ambarıydı. Kerpiçten bir yükseltinin üstüne ahşap olarak yapılmıştı. Böylece ambardaki tahılın, ırmağın taşan sularından korunması sağlanmıştı. Denilebilir ki, tahıl ambarı ülke yöneticisinin “banka”sıydı. Yönetici, halktan topladığı vergileri oraya istif ediyordu.

SİLAHLAR, ALETLER VE OYUNCAKLAR
Halkın çoğunluğu çiftçilikle geçinmesine karşın, indÜs kentlerinde zanaatkârlar da vardı.Bu zanaatkârların genellikle tek bir işle uğraştıkları anlaşılıyor. Demirciler kılıç, bıçak, kama ve kargı gibi çok güzel tunç silahlar yapıyorlardı. Ayrıca günlük
gereksinmeleri karşılamak için ustura, saç tokası, olta, balta, çekiç ve testere gibi şeyler de üretiyorlardı.
Kentlerde çocuklar için oyuncak yapan oyuncakçılar da vardı. Kaynanazırıltıları, misketler, kilden yapılmış küçük arabalar ve tekerlekler üzerinde çekilebilen küçük hayvanlar yapıyorlardı. İndüslü çocuklar belki de dünyanın ilk devingen oyuncağına sahiptiler. İpi çekildiği zaman kafasını oynatan, kilden yapılmış küçük bir boğaydı bu oyuncak.

UZAK ÜLKELERLE TİCARET
İndüs yıkıntıları arasında bulunan kolyeler, kadınların takı ve süs eşyalarından hoşlandığını, İndüsLülerin uzak ülkelerle ticaret yaptığını kanıtlıyor. Çünkü bu kolyelerden bazıları Sümer ve Babil kadınlarının taktığı kolyelere çok benzemektedir. Gümüş, altın ve değerli taşlar Afganistan, İran ve Güney Hindistan’la ticaret yapıldığını göstermektedir.

KİMSENİN OKUYAMADIĞI YAZI
Yüz yılı aşkın bir süre önce kazılar sırasında bulunan ilk mühürlerden bu yana birçok mühür çıkarıldı. İndüslüler bu mühürleri büyük bir olasılıkla mallarını damgalamakta kullanıyorlardı. Belki de herkesin kendi özel damgası vardı. Mühürlerin üzerinde genellikle hayvan kabartmalarına ve bazı garip yazılara rastlanmaktadır. Ancak günümüzde hiç kimse bu yazıları okumayı başaramamıştır.


KENTLERE NE OLDU?

Peki, binlerce insanın yaşadığı bu kentler nasıl yok oldu, nasıl bütün bütüne unutulup gitti? Bilim adamları yalnızca İndüs kentlerinin İ.ö. 1500 dolaylarında bir yıkımla karşılaşmış olabileceğini söyleyebiliyorlar. Kim bilir, belki de bir istilaya uğramışlardır. Çünkü kentlerden birinde insanların sokaklarda öldüğü, ölüleri gömecek tek bir kişİnin bile kalmadığı anlaşılıyor. Bir süre sonra da duvarlar yıkılmış, ölülerin kemikleri de bu yıkıntıların altında kalmış. Yüzyıllarca esip duran rüzgârlar yıkıntı yığınlarının üzerini toz toprakla örtmüş. Daha sonraki çağlarda bu yıkıntı tümseklerini
gören insanlarsa bir zamanlar oralarda bir kentin bulunduğunu akıllarından bile geçirmemişler. İşin aslı ancak toprak kazılmaya başlandıktan sonra anlaşılmış.

Yorum yazın