İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türkiye

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türkiye – İkinci Dünya Savaşının Türkiyeye etkileri

İkinci Dünya Savaşı’nın hazırlıkları son aşamaya ulaştığı zaman Türkiye, böyle bir çatışma için hazırlıklı değildi. Ordu insan gücü bakımından bölgedeki en büyük güç olmakla birlikte o günün modern savaş araç ve gereçlerinden yoksundu. Ekonomi güçsüzdü. Üstelik devletin kurucusu kısa bir süre önce ölmüştü. Yerini alan en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü otoritesi ve tecrübesiyle herhangi bir çalkantıya yer bırakmadan duruma hâkim olmuştu, ama bütün savaş yılları boyunca Cumhurbaşkanı İnönü için tek kaygı Türkiye’yi savaşın dışında tutabilmek olacak, buna karşılık gerek müttefikler, gerek Mihver grubu Türkiye’nin hem insan gücünden, hem de hammadde kaynaklarından ve jeopolitik durumundan yararlanabilmek için onu kendi saflarında savaşa sokabilmek amacıyla, tehdit yolundan, toprak vaadine kadar her yöntemi deneyeceklerdi.
Mustafa Kemal’in 10 Kasım 1938’de ölümü Türk toplumunda büyük bir boşluk yaratmıştı. Bu boşluğu dolduracak kişinin bazı meziyetleri ve rejim konusunda şahsi ağırlığı olması gerekiyordu. Böyle nitelikler söz konusu olunca da akla gelen ilk isim İnönü olabilirdi. İnönü rakipsiz olarak cumhurbaşkanlığına seçildi.
Gerçi ikinci Dünya Savaşı o yılın eylül ayı başında başlayacaktı. Ama, daha marttan itibaren Türkiye’de pasif korunma tedbirleri alınmaya başlanmıştı. Bir yandan da dış ilişkilerde yeni teminatlar aranıyordu. O tarihte Türkiye’de çeşitli sosyal kesimlerde Almanya taraftarlarının ağır bastığı bir gerçekti. Buna rağmen ilk teşebbüs İngiltere’den geldi ve ilk saldırmazlık antlaşması Fransa ile imzalandı.
Savaşın ilk ayları Türkiye’de halk arasında fazla tedirginlik yaratmadı. Çünkü Alman orduları henüz Avrupa’da ilerliyordu. Hitler’in uzun vadeli planlan hakkında fazla bir şey bilinmiyordu.
Türkiye İkinci Dünya Savaşı’nm ağır kaygılarını daha çok 1940 yılında duymaya başlamıştı. Silahlı Kuvvetler’in mevcudunun 500.000 kişiye çıkarılması ve bunların teçhiz edilmesi ekonomiyi son derece sarstı. Bunun için döviz de yoktu. Zorluğun ardından da karaborsa geliyordu. Bu ise, ateş hattında henüz savaşa girmemiş olan Türkiye’nin iktisadi alanda savaşı başından itibaren yaşamaya başlaması demekti.
Nazi Almanyası 1940 yılı baharında Avrupa’da yayılışını büyük ölçüde tamamlamış gibiydi, ancak bundan sonra ne yapacağı bilinmiyordu.
Bundan başka İtalya’daki faşist yönetim de başından beri dikkati çeken savaş hazırlıklarını tamamlamıştı.
öte yandan Sovyetler’in tutumu da Türkiye için güven verici değildi. Stalin Türkiye’den boğazları kapamasını istedi. Arkasından Finlandiya işgali geldi. Bu gelişmeler, kuzeyini ve kuzeydoğusunu dostluk yoluyla güven altına almayı tasarlayan Türkiye’yi haklı olarak tedirgin ediyordu. Ülke âdeta tecrit edilmiş duruma düşmüştü. Bu durumda tarafsızlık politikasının ne kadar sürdürülebileceği belli değildi.
Savaşın Doğu Avrupa’ya yönelmesi ihtimallerinin belirdiği 1940 yılının ilk yansında, ülkede olağanüstü durum ilân edildi.
Bu tedbirlere dış tehlikenin yanı sıra içteki iktisadi bunalım ve siyasi huzursuzluk nedeniyle de gerek görülmüştü.
1940 yılı ekiminde Türkiye’nin kaygıları son haddine varmıştı. Alman orduları artık Romanya’daydı. İtalya da Arnavutluk ve Yunanistan’a saldırmıştı. Türkiye’nin etrafındaki çember gittikçe daralıyordu. Sovyetler’in boğazlarda ortak üs kurma önerisi şüpheyle karşılandı.
Türkiye’nin etrafındaki savaş çemberinin iyice daraldığı, savaşa katılma baskılarının da çok fazla arttığı yıl 1941 oldu. Bu dönemde savaşın gidişinde de önemli değişmeler olmuştu. 1940 Kasım’ında Romanya’nın mihver cephesine katılışından sonra 1941 Şubat’ında Alman orduları Bulgaristan’ı işgal ederek Türk sınırına dayanmıştı. Gerçi Trakya baştan başa tahkimat bölgesi haline getirilmiş, burada Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a izafeten bir Çakmak Hattı meydana getirilmişti, ama Almanlar’ın o tarihe kadar kullandıkları yeni savaş araçları karşısında böyle bir planın dahi başarı sağlayabileceği şüpheli görünüyordu.
Gelişmelerin bu noktasında müttefiklerin Türkiye’ye karşı baskılarını arttırmaya başladıkları görüldü. Baskının araçları bazen tehdit, bazen de yardım vaatleriyle teşvik biçiminde oluyordu. Ancak, gerek Devlet Başkanı İnönü, gerek Genelkurmay Başkanı Mareşal Çakmak, ordunun silah gücünün ne olduğunu çok iyi bildikleri için bir saldırı karşısında kalmadıkça ateş hattına girmemenin yolunu aramak kararındaydılar. Özellikle Devlet Başkanı Türkiye’nin zaferi kazanacak tarafta da olsa, savaştan çok ağır yara alacağına inanıyordu.
Almanya Türkiye’yi tarafsız tutmak için bir saldırmazlık antlaşması önerdi. Gerçekten de bölgede tehlike yaratabilecek başka düzenli ordu kalmamıştı. Bu sırada Japonya Perl Harbor’a saldırmıştı. İşi oldukça iyi giden Hitler’in tek kaygısı Türk ordusunu savaş dışında bırakabilmekti. Görevi tek başına yerine getirebileceğine inanıyor, ihtimal Rusya seferi başarıya ulaşınca Kafkaslar’a ve İran’a sarkacak olan Alman birlikleriyle Afrika’nın kuzeyinde ilerleyen orduların kıskacına girecek olan Türkiye’nin, tercihsiz bir seçimle karşı karşıya kalacağını hesaplıyordu. O sebeple de daha Rusya seferinin başında Türkiye’ye saldırmazlık antlaşması teklif etmiş ve Ankara’da böyle bir antlaşma imzalanmıştı.
Bu imza müttefikleri çok tedirgin etti. Bundan sonra “Refah” gemisinin torpillenmesi, İngiltere’ye sipariş edilen gemilerin gelmemesi de bu baskılardan birkaçı idi.
Savaş 1942 yılında dönüm noktasına yaklaşıyordu. Müttefikler Mihver karşısında etkili biçimde işbirliği yapabilecek hale gelmişlerdi.
O yıl Türkiye’nin Almanya’ya bir miktar krom satması müttefiklerin sert tepkilerine yol açtı. En şiddetli protestolar, hattâ tehditler de İngiltere’den geliyor, İngiliz hükümeti borç verme ve kiralama kanunu çerçevesi içinde Türkiye’ye yapılan sınırlı yardımın kesilmesi için Amerika’yı baskı altında tutuyordu.
1942 yılının Türkiye bakımından bir özelliği de İngiltere ile Amerika arasında Türkiye ile ilgili pazarlıkların sıklaşmasıdır. Sovyetler ise Ankara’da Alman Büyükelçisi Von Papen’e karşı suikast düzenleyerek Almanya ile Türkiye’nin arasını açmaya kalkışacak kadar dolambaçlı yollardan yararlanmaya çalışıyorlardı.
Türkiye’de bir hükümet sorunu yoktu. Ama ekonominin dizginlerine hâkim olacak bir hükümet de yoktu. Düzenli biçimde karşılanabilen hemen hiçbir ihtiyaç maddesi kalmamış gibiydi.
Türkiye savaşının dışında kalabilmenin bedelini, iktisadi ve sosyal açılardan çok ağır bir biçimde ödüyordu. Aynı şekilde diplomasi alanında da büyük çabalar harcamak gerekiyordu. Çünkü hemen her gün Berlin’de, Moskova’da, Londra’da ya da Washington’da bir durumu ya da olayı izah etmek, birtakım sorulan cevaplandırmak zorunluğu doğuyordu. En çetin güçlüklere göğüs germek zorunda kalanlar da Moskova’daki Türk diplomatları oluyordu.
Ancak, bütün çabalara ve ödenen ağır bedele rağmen zafer ibresinin müttefikler lehine iyice meylettiği 1943 yılında, Türkiye sürekli baskılarla karşılaştı. Müttefik liderleri arasında toplantılar gitgide sıklaşıyordu.
Bu toplantıların hemen hepsinde önemle ele alman konulardan biri Türkiye’nin durumuydu. Alman ordularına son ve kesin darbenin vurulabilmesi için mümkünse Türk ordusunun gücünden, bu olmasa bile Türkiye’de kurulacak üslerden yararlanma vazgeçilmez bir zorunluk olarak ortaya çıkıyordu. Bunun için de ilk şart olarak Türkiye’nin savaşa katılması gerekiyordu. Churchill’in Adana’ya gelişi, İnönü’nün Kahire’- ye daveti bu döneme rastlar. İnönü Türk ordusunun araç, gereç ve ikmal yönünden savaşa girebilecek durumda olmadığını söylüyordu. Churchill’- in bütün çabaları sonuçsuz kaldı. Tahran’da üç lider konuyu bir kez daha tartıştılar. Ege’de bir cephe düşündüler.
Ancak, Türkiye herhangi bir toplantıda belirlenmiş ihtiyaca ya da alınmış karara boyun eğerek savaşa girmek niyetinde değildi.
Savaşın sona yaklaşmış sayılabileceği 1944 yılında da Türkiye üzerindeki müttefik baskıları azalmadı. Yalnız Ege’de bir cephe açılması fikrinden vazgeçilmişti. Bu fikrin savunucusu Stalini fikir değiştirmişti. Manş’ta açılacak bu cephe hem Rusya’yı rahatlatacak hem de Balkanlar ve Doğu Avrupa Stalin’in ordularına kalacaktı. Müttefikler’in Normandiya çıkartmasını gerçekleştirmesinden sonra Türkiye derece derece Mihver’e cephe olmaya başladı.
Tükiye, İkinci Dünya Savaşı’na da, savaş sonrası döneme de savaşın biteceği 1945 yılında girdi. 23 Şubat’ta Almanya ve Japonya’ya savaş ilan edildi. Bu karar aynı zamanda savaştan sonra kurulması tasarlanan Birleşmiş Milletler’in ilk üyeleri arasında yer almak anlamına geliyordu. Nitekim 28 şubat 1945’te de İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi imzalandı.
Ne var ki yeni gaileler başlıyordu. Sovyetler’in çok önceden tasarlanmış bazı planlan olduğu anlaşılıyordu, önce 1925 tarihli antlaşma tek taraflı feshedildi. Sonra Sovyetler Kars, Ardahan ve Artvin’in tarihi toprakları olduğu şeklinde bir “bilimsel” propaganda başlattılar.
Savaşın son günlerinde müttefikler cephesine katılmış olmakla birlikte Türkiye yapayalnızdı ve Sovyet tehlikesini herkesten iyi görüyordu.
Hangi gerekçeyle olursa olsun hiç kimseye hiç bir ödün verilmeyecekti.
Türkiye içerde de pek huzurlu değildi. Siyasi durum bir toprak reformu hazırlamayı gerektirmiş, büyük toprak sahipleri isyan etmişti. Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın “dörtlü takrir” denilen teklifi de bu döneme rastlar.
Savaşın bittiği 1945’in sonunda Türkiye’de sağ muhalefet ağırlık kazanıyordu. Bunda Rusya’nın Boğazlar konusundaki baskısına doğan tepki de rol oynuyordu. Ama hükümet içte ve dışta siyasetini değiştirmeyecekti.

Etiketler:

Yorum yazın