İkinci Dünya Savaşı Sonrası Avrupa

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Avrupa – İkinci Dünya Savaşı Sonuçları

İnsanlık tarihinin yaşadığı en yaygın ve en kanlı savaş olarak tanımlanan İkinci Dünya Savaşı’na 61 devlet katıldı. Savaş alanlarının toplamı 22 milyon kilometre kareyi geçiyordu. 110 milyon insan silah altına alındı; 55 milyon insan öldü, 35 milyon insan yaralandı; kayıp sayısı 3 milyona yakındı. SSCB bu savaşta nüfusunun yüzde 10’unu kaybetti (20 milyon); Almanya (4.5 milyonu sivil olmak üzere) 9.5 milyon insan kaybetti. Japonya’nın insan kaybı 1 milyon 800 bin; İngiltere’nin kaybı 388 bin; ABD’nin ise 300 bin oldu. Fransa 400 bini sivil olmak üzere 600 bin insan kaybetti. İtalya, yarısı sivil halktan, 310 bin kişi kaybetmişti. Savaş zararları 1 trilyon 500 milyar doları geçiyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da sona erdiği 1945 Mayıs’ı Alman tarihinin en acı dönemlerinden biri oldu. Berlin 2 Mayıs’ta Rusların eline geçti; 7 Mayıs’ta Reims’te Alman orduları General Eisenhower’in kayıtsız şartsız teslim şartına boyun eğdi ve sonunda, 8 Mayıs’ta Berlin’de Almanya, Rus mareşali Jukov’la testim anlaşmasını imzaladı. Üçüncü Reich’ın yıkılış tarihi olan 8 Mayıs 1945, Avrupa’daki savaşı da sona erdiriyordu. Churchill müttefiklerini Stalin’in gerçek niyetleri hakkında uyarıyordu. Ne var ki Eisenhower, ölen Başkan Roosevelt gibi, bir Amerikan-Rus ittifakının gerekliliğine inanıyordu. 5 Haziran’da imzalanan Dörtler Antlaşması (ABD, İngiltere, SSCB, Fransa) yenik Almanya’nın yönetimini Müttefikler Arası Kontrol Komisyonu’na verdi.
Almanya, yenilmekten de öte, yok ediliyordu. En ilkel çağlardan bu yana hiçbir millet, böyle bir uygulamaya tabi tutulmamıştı. Bu uygulama, 1943’te Kazablanka Konferansı’nda alınan kararların sonucuydu. Almanya’nın işgali statüsü, 1944 Eylülü’nde Londra’da Sovyet Rusya ile Birleşik Devletler arasında imzalanan protokol ile tanzim edilmiş, Yalta Konferansında tamamlanmıştı. Berlin’in Rus tarafında kaldığını gören Amerikalılar şehrin yarısını kurtarabilmek için de Stalin’e yeni ve tehlikeli tavizler verdiler.


MÜTTEFİKLER ARASI SORUNLAR

Ortak hedefe varıldıktan hemen sonra müttefikler cephesinde iç sorunlar ve fikir çatışmaları su yüzüne çıktı. Washington’un Rus müttefiklerine karşı tereddütsüz tutumuna ve bir Rus-Amerikan ittifakının gelecekteki dünya barışı için zorunlu olduğu inancına karşı Churchill, Moskova’nın girişimlerini daima kuşkuyla izlemişti. İngiliz ve Amerikan askerinin Avrupa’daki işgal bölgelerinden çekilmemesi gerektiğini hatırlatmıştı. Orta ve Doğu Avrupa zaten Kızılordu’nun işgalindeydi. Almanya ve Avusturya’nın büyük bir bölümü, Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Çekoslovakya, Romanya, Yugoslavya, bütün Tuna ve Balkan şehirleri Rus işgali altındaydı. Washington, henüz devam eden Pasifik Savaşı ve kamuoyunun sürekli baskısı yüzünden, Avrupa’daki askeri birliklerini geri çekmek zorunda kalacaktı. İngiltere’nin de iç zorunluluklar sebebiyle ordusunu terhis ettiği gün, Avrupa’da Rus ilerleyişini durdurabilecek hiçbir güç kalmayacaktı. Bu durumda müttefiklerin, Avrupa’daki askerlerini çekmeden önce bir zirve toplantısında bazı prensip anlaşmalarına varması gerekiyordu. Ne var ki Başkan Truman, Roosevelt siyasetini sürdürme kararındaydı. Dünya barışını güven altına alacak bir Rus- Amerikan ittifakının hayalini kuruyordu.
Churchill boyun eğmek zorunda kaldı. Amerikan ve İngiliz askerleri 29 Haziran -1 Temmuz arasında çekilmeyi tamamladı. Birliklerin peşine takılan binlerce mülteci, Sovyet işgal bölgesi sınırında Ruslar tarafından alıkondu. Çekilme çok zor şartlar altında yapıldı. Müttefikler arasında fikir ayrılığı doğuran konulardan biri de Fransa’ya karşı takınılacak tavır oldu. Roosevelt ve Stalin’e karşı Churchill Fransa’yı savundu.
Çok sayıda devletin katıldığı bu savaşın galipleri, üç büyük devletti. Bu durum, peşin bir hükümle, üç büyüklerin, ittifakları ve geleceğin barışını güven altına alabilmeleri için olumlu bir şart sayılabilirdi. ABD artık dünyanın en büyük askeri ve iktisadi gücüydü. Sorumluluklarını üstlenecekti. SSCB büyük bir askeri güç haline gelmişti. İngiltere, savaş yükünü bütün ağırlığıyla taşımış, maddi ve manevi kayıpları çok ağır olmuştu. Savaş sonrasında Britanya İmparatorluğu’nun iç sorunları Londra’yı kaygılandıran bunalımlar olarak su yüzüne çıkacaktı.


İNGİLTERE’DE İŞÇİ PARTİSİ İKTİDARI

İşçi Partisi derhal seçim istemiş, Churchill istifa etmişti. Rusya’nın başarıları solcu fikirleri teşvik ediyordu. Charchill’in muhafazakâr cephesi, İngiltere İmparatorluğu’nun gelenekçi liberal siyasetini temsil ediyordu. İşçi Partisi ise “toplumun mutluluk ve refahını sağlayacak” köklü iktisadi ve sosyal reformlar vaat ediyor, sanayinin millileştirilmesini istiyordu. Seçim, işçilerin açık zaferiyle sonuçlandı. İngiltere tarihinde yeni bir dönem başlıyordu. Bu seçimle İngiliz Parlamentosu’nun yapısı ve ruhu bütünüyle değişiyordu. Milletvekillerinin yarısı işçiydi
28 Temmuz’da yeniden açılan Potsdam Konferansı’nda bu defa İngiltere’yi Attlee ve Dışişleri Bakanı Bevin temsil etti.
Churchill, yeniden kurulmakta olan dünyada İngiltere’nin eski yerini koruyamayacağını biliyordu. Savaştan çok ağır yaralarla çıkan Britanya İmparatorluğu, denizlerin yeni hâkimi ABD ile rekabete girişecek güçte değildi. Fakat İngiltere, Birleşik Devletler ile bir ortak imparatorluk, bir kondominyum kurabilir, onunla birlikte dünya hâkimiyetinde pay sahibi olabilirdi. Churchill’in savaş sonrasındaki bütün siyasi girişimlerinin hedefi bu oldu. Attlee hükümetinin iktidara gelişi bu kondominyum tezini işlemez hale getirdi. Bütün çıkarlarıyla liberalizme -bağlı olan ABD’nin, devlet kapitalizmini hedef alan İngiliz İşçi Partisi ile kader ortaklığına fiilen imkân yoktu.
Devlet kapitalizmi uygulayan yeni hükümet 4.000 sterlini geçen bütün gelirlere el konulması şeklinde sonuçlanan bir vergi rejimi getirdi. Bu uygulama, servet sahibi soylular sınıfını yıktı. Çok güçlü zenginlerin ve soyluların ülkesi olan İngiltere, birdenbire orta ve küçük gelirler ülkesi durumuna geldi. İşçi Partisi’nin ikinci ve çok önemli uygulaması, sanayinin millileştirilmesi oldu. Fakat bu, kolektivist değil, devletçi yöntemlerle yapıldı.

SAVAŞ SONRASINDA FRANSA
Fransa, İkinci Dünya Savaşı’ndan çok zayıflamış olarak çıktı. Vichy hükümetinin uyguladığı rejim, Fransa’nın sosyal bakımdan yıkılmasına sebep olmuş, ülke iki düşman cepheye ayrılmıştı. Kuruluştan sonra, düşmanla işbirliği edenler acımasızca yakalanarak öldürüldü ve bu kanlı takip, hükümet duruma hâkim oluncaya kadar sürdürüldü. 1945 yazı, acı bir hesaplaşma dönemi olacaktı. Potsdam Konferansı Fransa’nın “büyükler” arasına kabulünü ilan etmişti. Paris Barış Konferansı, dünyanın iki karşıt bloka ayrıldığı gerçeğini ortaya koydu. De Gaulle bloklardan birine katılmama kararındaydı.
Kurtuluştan sonra Fransa’nın karşılaştığı en zor sorun, komünistler sorunu oldu. Rusya’nın müttefiki olduğu için Nazilere karşı koymamışlar, Hitler Rusya’ya saldırdıktan sonra işgalci Almanya’ya karşı sivil mukavemete başlamışlardı. Onlar, “Yurdumuz Fransa, ama vatanımız Rusya’dır” diyorlardı. Komünistler şimdi, mukavemet hareketlerinin öncüsü ve vatanın kurtarıcısı olarak Fransa’nın kaderine hükmetmek istiyorlardı. Komünistlerin hâkim olduğu mukavemet teşkilâtı, kurtuluştan sonra girişilen kanlı temizlik hareketinin de uygulayıcısı oldu.
Geçici De Gaulle hükümeti devlet otoritesini tesise çalışıyordu. Komünist milis De Gaulle’ün değil Stalin’- in emriyle silahını teslim etti.
1945’teki oylama, De Gaulle’ün zaferiyle sonuçlandı. Fransa, 16 milyona yakın “evet”le yeni bir anayasa için olumlu oy verdi. Fakat aynı gün yapılan seçim, Fransız tarihinin tanıdığı en solcu meclisi işbaşına getiriyordu. Geçici De Gaulle hükümetinde komünist lider Thorez devlet bakanlığına getirildi.


STALİN’İN YARATTIĞI RUSYA

Ruslar için tartışılmaz bir gerçek vardı: Hitler’i onlar yenmişlerdi, savaş kazanan onlardı. Düşman başkentinin alınışı bu gerçeğin deliliydi.
ABD’nin yaptığı muazzam silah, cephane, her türden malzeme ve yiyecek yardımı Rus halkından gizlenmişti. Afrika ve Batı Avrupa’daki savaşlar önemsiz çatışmalar olarak gösterilmişti. Buna karşılık, Rusya, gerçekte zaferi çok ağır bir bedelle ödemişti. Öylesine ağır ki, hükümet kayıpları milletten saklamayı tercih etmişti. Ölü sayısı 7 milyon olarak gösterilmişti, oysa gerçek insan kaybı 20 milyonu geçiyordu. Maddi zarar da felaketti.
Amerikan halkı “kahraman ve azap çekmiş Rusya için büyük sempati besliyordu. Rusya’nın hızla kalkınması için savaş süresince yaptığı yardımı devam ettirmeye hazırdı. Halbuki Stalin’in dünyaya hâkim olabilmek için şimdi biraz zamana ihtiyaç vardı.
Savaş umulanın aksine rejimi sarsmamıştı. Stalin bunun için gereken tedbirleri aldı.
Avrupa’da dövüşmüş, esir düşmüş Ruslar idam edildi. Kolektivizmi gevşetmiş köylüler sürüldü. Fakat bu acımasız temizlik sonunda rejim, eskisinden daha güçlü olarak yerleşmiş oldu.
Stalin, Rusya için, çatışma yolunu seçmişti. Washington, geç de olsa, Stalin Rusya’sı ile kardeşlik hayalinden vazgeçmek zorunda kalacaktı. Demirperde kapanıyordu.


LONDRA KONFERANSI VE YARIDA KALAN BARIŞ

21 Eylül 1945’te Londra’da üç büyüklerin dışişleri bakanları neticesiz bir toplantı yaptılar. 14 Aralık’ta Moskova’da yeniden toplanıldı. Sonunda üç büyükler, Rusların barış konferansları konusundaki tasarısı üzerinde anlaşmaya vardılar.
Ne var ki, sonuç açıktı: Sovyetler Birliği, ABD’ye taviz veremeyeceği konularda direnmekte inat ediyordu: Nükleer silahların Birleşmiş Milletler denetimine verilmesi önerisini reddediyor, Japonya’nın işgalinde pay sahibi olmak ve 3alkan ülkelerinde nüfuzunu kabul ettirmek istiyordu.
Moskova Konferansı ertesinde Truman, hayal kırıklığını şöyle ifade edecekti: “Sovyet Rusya demir bir yumrukla durdurulmazsa yeni bir savaş kaçınılmaz olacaktır.”


ALMANYA’NIN SINIRLARI SORUNU VE ODER-NEİSSE HATTI

Stalin savaş öncesi, Versay’da çizilmiş sınırları da reddediyordu. Stalin, bu iddiayla Doğu Prusya’yı SSCB topraklarına katmakta tereddüt etmedi; Oder-Neisse ırmaklarının doğusundaki bölgeyi ve Stettin’in Polonya’ya verdi. Moskova bir süre önce üç Baltık devletinin (Letonya, Litvanya ve Estonya) de ilhakını gerçekleştirmişti.
Polonya sınırı tartışılırken müttefiklerin Polonya’ya vermeyi düşündüğü geniş toprakları ve iki Alman şehrini (Stettin ve Bresbu) ilhak etti. Konferansa davet edilen komünist Polonya hükümeti Stalin’in tezini destekledi.
İngiliz ve Amerikalılar, olup bit- tinin yarattığı duruma boyun eğmek zorunda kaldılar. Almanya sınırının ise ancak, barış antlaşmasının imzalanışından sonra kesinleşeceği konusunda anlaşmaya varıldı. Gerçek şu ki Sovyet Rusya, Almanya’nın işgalini fiilen başlatmış oluyordu.


UMUTSUZ İNSANLAR ÜLKESİ ALMANYA

Almanya karanlık bir umutsuzluğa gömülmüştü. Yenik ordunun
askerleri, döndüklerinde, Müttefikler’in eline geçerek kurşuna dizilmekten veya kendi vatandaşları tarafından linç edilmekten korkuyorlardı.
İşlenmiş ağır suçların utancı ve cezalandırılma korkusu içindeki bu insanlar önlerinde sadece yoksulluk, ıstırap ve utanç dolu bir gelecek görüyorlardı.
Müttefikler, “Almanya’nın bir tarım ülkesi haline getirilmesini” hedef alan planı uygulamaya girişmişlerdi. En büyük ve en modern sanayi tesisleri, 2.000’den fazla dev fabrika sökülmüş, yeniden kurulmak üzere galip ülkelere götürülmüştü. Ruslar, Potsdam’ı bile beklemeden, kullanmadıkları demiryollarını bile alıp götürmüşler, müzeleri boşaltmışlardı. Bombardımanlar ve fabrikaların sökülüp götürülmesi, Alman sanayi üretiminin yüzde 85’ini kaybetmesine sebep olmuştu. Doğu eyaletlerinin tarım alanlarına ve Silezya’nın kömürüne elkoyan Ruslar, kendi işgal bölgeleri dışındaki bölgelere, özellikle Berlin’e yiyecek ve yakacak vermeyi reddettiler. Amerikalılar olmasaydı Berlin halkı açlık ve soğuktan ölecekti. Almanya, en ağır biçimde cezalandırılmıştı.
Savaş biter bitmez azınlık olarak yaşayan Almanlar sınır dışı edildi. Avrupa’nın her yerinden bahtsız insan selleri akmaya başladı. Bu seller, 1944’ten beri Sovyet askerlerinin önü sıra yurtlarını terk ederek kaçan kalabalıklara katıldı. Yanmış, yıkılmış Almanya bu ağır sefalet yükü altında ezildi. Bu insan kaynaşması tarihin en büyük göçü oldu: Savaş yıllarında ve savaş sonrasında 16 milyon insan yollara düştü, 2 hatta 3 milyonu hiçbir hedefe erişemeden öldü.
Bu görülmemiş facia karşısında önce İngilizler harekete geçti. Gazeteler, İngiltere’nin “kin ve intikam duygularıyla değil, barışı geri getirmek için” savaştığını hatırlatıyordu.


NÜRNBERG DURUŞMALARI

İkinci Dünya Savaşı galiplerinin önünde çözülmesi gereken bir sorun vardı: Nazizmin yok edilmesi. Ama Nazizmin yenilmesi başka, yok edilmesi başka şeydi. Alman milleti bütünüyle şüphe altındaydı. Büyük suçlular vardı, yargılanacak ve cezalandırılacaktı. Ama onların ardında Hitler rejimine hizmet etmiş, alkışlamış milyonlar duruyordu.
Nazilerin işlediği cinayetler konusundaki korkunç gerçek, Almanya’nın işgaliyle ortaya çıktı. Savaş yıllarında bu konuda bazı ihbarlar yapılmış, Yahudilerin imha edildiği iddia edilmişti. Bu İngiliz-Amerikan heyeti inceleme gezisiyle gerçeği tespit etti, delil olarak toplama kamplarının filmini çekti.
Aynı günlerde, Rosenberg tarafından hazırlanan, Goebbeles’in geliştirdiği ve Himmler’in uyguladığı “Yahudilerin imha planı” da açıklanmıştı.
Suçların en ağırı, savaşın başlatılmasıydı. Bu defa, Moskova Konferansı, altıbüyük savaş suçlusunu tespit etmişti: Hitler, Mussolini, Goe- ring, Goebles, Himmler ve Von Ribbentrop. Ne var ki, savaş sonrasında, müttefikler arasında, yargılama konusunda anlaşmazlık çıktı. İngiltere mevcut ceza hukukunun uygulanmasını isterken, ABD ise özel bir mahkeme istiyordu.
Yargılama esasları 8 Ağustos 1945’te ilan edildi. ABD, İngiltere, SSCB ve Fransa’nın tayin edeceği dört yargıç, mahkeme heyetini teşkil edecekti. Bütün Almanya taranmış, deliller toplanmıştı.
Nürnberg yargılaması 20 Kasım
1945’te başladı. 1 Ekim 1946’ya kadar sürdürüldü. 1 Ekim sabahı tarihi hüküm tefhim edildi. Von Papen ve doktor Schacht beraat etmiş, on bir sanık hakkında idam cezası verilmişti; Mareşal Gaering, Von Ribbertrop, Alfred Rosenberg, Mareşal Keitel, General Jodl idam edilecekler arasındaydı. Rudolf Hess, Amiral Raeder ve Amiral Dönitz, Speer, Schirach çeşitli hapis cezalarına çarptırılmışlardı. Rus yargıç, bütün sanıkların idamını istemiş, bu sebeple karar diğer üç yargıcın sağladığı ekseriyetle alınmıştı. Hükümler, 15 Ekim 1946 sabahı çok erken saatte, asılarak infaz edildi. Mareşal Goering, gece hücresinde, zehir alarak intihar etmişti. Cesetler, aynı gün yakıldı. Davanın sonucu kimseyi şaşırtmamış, sadece, askerlerin idam edilmiş olması bazı çevrelerde hoşnutsuzluk yaratmıştı. Nürnberg’te bu hazin olayın geçtiği 15 Ekim günü Paris’te barış konferansı başlıyordu.

KURTARILAN İTALYA
Savaşın sona ermesi İtalya’yı yalnız Alman işgalinden değil, faşizm diktasından da kurtarıyordu. Fakat bütün dikta rejimleri gibi Mussolini iktidarı da, milleti düşman cephelere ayırmıştı.
Kurtarılmış İtalya’da, özellikle kuzeyde acımasız bir faşist avı başlamıştı. Bu defa komünistler, fabrikaların işgaline kadar varan şiddet eylemlerine giriştiler. Ülke, müttefiklerin çekilmesini bekleyen komünistlerinde katıldığı bir koalisyon hükümetiyle yönetiliyordu.

MOSKOVA’NIN GÖLGESİNDE ORTA AVRUPA
Savaşın sona erdiği günlerde Kızılordu’nun işgali altında bulunan bütün Avrupa ülkeleri, Potsdam’da müzakere masasında ele alındı. Bazı önemsiz farklarla durum her yerde aynıydı: Komünist olmayan partiler, demokratik devlet düzenini geri getirmek için umutsuz bir çaba harcıyordu. Ama Rus ordu ve polisinin karşı konulmaz gücü bütün çabaları boşa çıkarıyordu.
Bulgaristan’da üç bine yakın idamla temizlik hareketinden sonra Kızılordu’nun denetiminde yapılan seçimin sonucu önceden belliydi.
Romanya, İkinci Dünya savaşı öncesinde komünizmi tanımıyordu. 1945’te savaş sürerken Sovyet Dışişleri Bakanı 16 yaşındaki krala zorla bir komünist başbakan tayin ettirdi. 1946 seçimleri komünizmin zaferi oldu.
Macaristan’da durum oldukça farklıydı. Macar Komünist Partisi, kadrosunda çok sayıda Yahudi bulundurduğu için, Moskova’nın gözünde pek makbul değildi. Bir ölçüde fikir ve inanç serbestliği vardı ve ülke, demokratik rejim yönünde görünen bir seçim hazırlığı içindeydi. Yugoslavya’da Komünist partizanların şefi, Tito adıyla ün yapan Josip Broz, mareşal rütbesi almış ve kendini diktatör ilan etmişti. Genç kral Petar hâlâ Londra’da sürgündeydi. Komünistler Belgrad’da duruma tamamen hâkim olmuşlardı ve ülkede gerçek bir terör hüküm sürüyordu.
Yunanistan’da işgal orduları çekilir çekilmez komünistlerin başkaldırmasıyle kanlı bir iç savaş patlak verdi. Komünistler, milliyetçilere ve sivil halka büyük zulüm yaptılar. Hareket, İngiliz askeri birlikleri ve Yunan milliyetçileri tarafından bastırıldı; bu kısa fakat çok kanlı iç savaş 42 gün sürmüştü.
Avusturya, dörtlü işgalin yönetimi altındaydı. Sovyet Rusya müttefiklerce kurtarılmış dost ülke statüsüne alınmış olan Avusturya’yı yağma etmekten çekinmemişti. İktidardaki Renner, Moskova’ya, “hiçbir yabancı müdahaleye fırsat vermeyeceği” konusunda garanti veriyordu.
Çekoslovakya’da yaşlı Sovyet dostu Beneş, SSCB ile bir karşılıklı yardım antlaşması imzalayarak, demokratik rejimi güven altına aldığına inanmıştı. Hükümette beş komünist bakan vardı. Ama Beneş, Batılı dostlarına, kaygılarının yersiz olduğunu söylüyordu.


MOSKOVA’NIN GÖLGESİNDE KUZEY AVRUPA

İsveç dışında bütün Kuzey Avrupa savaşa katılmıştı. Savaştan, ağır yaralarla çıkan kuzey ülkelerini çeşitli sorunlar bekliyordu. Finlandiya’da, yaşlı bir devlet adamı, Kusti Paaskiv, zayıf ülkesini Sovyet çemberinden kurtarmak için umutsuz bir mücadele veriyordu. Norveç, yaşamının temeli olan ticaret filosunu tümü ile kaybetmişti. Savaştan çok az zarar gören, yiyeceğin hâlâ çok bol olduğu Danimarka’da komünizm, en ummadık anda su yüzüne çıkmıştı.
Kurtarılmış Hollanda, tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşıyordu. Almanlar, kıyı setlerini yıkmışlar, Hollanda halkının candamarı olan polderleri su altında bırakmışlardı. Hollanda’nın ikinci servet kaynağı olan Ren ulaşımı da felce uğramıştı.

KRALSIZ BELÇİKA VE İÇ SORUNLAR
1940 şoku içinde, Belçikalılar’ın büyük ekseriyeti, “Vatanlarını terk eden hükümet erkânını” lânetlerken krallarını alkışlamışlardı. Fakat durum ve şartlar değişmişti. Kral Leopold’ün önce Hitler’le görüşmesi, sonra Nazi yanlısı valinin kızıyla evlenmesi durumu tersine çevirdi.
Müttefikler 1944 Eylül’ünde Brüksel’e girdikleri zaman kralı bulamadılar. Almanlar, Normandiya çıkartmasından bir kaç saat sonra, kral Leopold III ve ailesini götürmüşlerdi.
1945’te Amerikalılar bir şatoda kral ve ailesini buldular. Sosyalist ve liberaller kralı ihanetle suçluyor, Katolikler ise tahta dönmesini istiyordu.
20 Temmuz’da parlamentodaki tarihi oturumdan sonra kral Leopold III, oğlu prens Baudouin lehine tahttan feragat etmeye davet edildi.

Etiketler:

Yorum yazın