İkinci Dünya Savaşı Sırasında Türkiye

İkinci Dünya Savaşı Sırasında Türkiye

SAVAŞ BAŞLIYOR
İngiltere ve Fransa, sonunda Polonya’ya da giren Almanya’ya karşı savaş açınca, ikinci Dünya Savaşı başlamış oldu. Böylece, Türkiye’yi kendi yanlarına çekmek ve bu çatışmanın içine sokmak isteyenlerin çabaları daha yoğunlaştı. Savaşan tarafların hemen hepsi, geleceğine dönük bütün planlarını buna göre yapmışlardı. Türkiye Almanya’nın yanında yer alırsa, Boğazlardan yararlanacak
ve işleri daha kolaylaşacaktı. Bunun tersine, İngiltere ve Fransa tarafında olursa, Balkanların savunulması başarıyla gerçekleşecekti. İki tarafın da Türkiye’ye gereksinmesi vardı.
O yıllarda Balkanların en güçlü ordusunu silah altında tutan Türkiye ise,kesinlikle savaş dışında kalmak istiyordu. Tarafsızlığını korumak ve sürdürmek kararındaydı. Bunu sağlamaya yönelik bir dizi önlemler alıyor, ayrıca yeni olanaklar arıyordu. Sınırlarına her türlü saldırıyı önleyerek etkisini ortadan kaldıracak daha güçlü anlaşmalara ve daha sağlam güvencelere gerek vardı.
Öncelikle Sovyetler Birliği ile bir anlaşma yapılması için zemin arandı. 21 Eylül 1939 günü Moskova’ya giden Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, yöneticilerle uzun uzun görüştü. Ancak arzulanan sonucu alamadı ve Ankara’ya elleri boş döndü.
Bu kez, İngiltere ve Fransa ile ilişki kuruldu. Olumlu karşılık görüldü ve hazırlıklar hızla tamamlanarak 29 Ekimde bu iki ülkeyle dostluk anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Türkiye herhangi bir saldırıya uğrarsa, Ingiltere ve Fransa yardıma geleceklerdi. Buna karşılık savaş Akdeniz’e kadar yayılırsa, Türkiye bu iki ülkenin yanında yer alacaktı. Gelişmeler bu boyutlara varmazsa, İngiltere ve Fransa karşısında Türkiye,tarafsızlığını koruyacaktı. Ancak Almanya’ya krom ve işlenmemiş maden satışının durdurulması gerekiyordu. Bu isteğe uyuldu. Ayrıca, Türkiye’deki Alman asker uzmanlar da ülkelerine gönderildi, Berlin’e uçak seferleri kaldırıldı. Anlaşmanın imzalanmasını izleyen günlerde Türkiye, İngiltere’den 25 milyon sterlin tutarında kredi sağlayarak yeni olanaklara da kavuşmuş oldu. Türkiye böylece, müttefiklere yaklaşan bir tarafsızlık politikasını benimsediğini açıkça ortaya koydu. Bu politikanın temelinde, savaşın dışında kalma kararlılığı vardı. Böyle bir tutumun sürdürülmesi, büyük güçlüklere katlanmayı ve çok ince denge hesapları yapmayı gerektiriyordu. Balkan ülkeleri açısından Almanya, gerçek bir tehlikeydi. Bu biliniyor ve savaşın gelişmeleri kaygıyla izleniyordu. Sınır komşuları tehdit altına giren Türkiye’nin rahat olabilmesi mümkün değildi. Almanlar, Balkanlara yaklaşmadan mutlaka durdurulmalıydı. Eğer durdurulamazsa, hiç değilse fazla yayılmasının önüne geçilmeliydi. Bunun sağlanabilmesi
için gereken önlemleri görüşmek üzere, Balkan Birliği’ne bağlı ülkeler Türkiye tarafından ivedi bir toplantıya çağrıldılar. 1940 başında yapılan bu toplantıda, devletlerden herhangi biri saldırıya uğrarsa hep birlikte karşı konulması önerisi ortaya atıldı. Ancak bu öneri taraftar bulmadı ve kabul edilmedi. Böylece Türkiye, umduğu güvenceden yoksun kaldı. Türkiye’nin ince denge hesapları yapmasının en tipik örneği, İtalya’nın 1940 yılında savaşa katılması sırasında görüldü. 1939 anlaşması uyarınca Türkiye’ye başvuran İngiltere ve Fransa, savaşın Akdeniz’e kadar sarktığını ileri sürerek kendi yanlarında yer almasını, bu ülkeye savaş açılmasını istediler. Hemen arkasından Almanya da Fransa’ya saldırdı. Bu kez Fransa, Türkiye’ye aynı gerekçeyle yeniden başvurdu. O günlerde Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu ile görüşen İngiltere ve Fransa büyükelçileri, Türkiye’nin savaş ilan etmesi için baskı yapıyorlardı. Elçiler bu kadarla da kalmıyor, ayrıca Boğazları içine alacak bir üs çemberi kurulmasını kabul ettirmek istiyorlardı. Tüm bu istekler kesin şekilde reddedildi. İtalyanlarla diplomatik ilişkiler kesilmedi, elçilik görevlileri sınır dışına çıkarılmadı. Türkiye’nin bu tutumu, 1940 haziranında Başbakan Refik Saydam’ın, kasım ayında ise Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün verdikleri demeçlerle resmen açıklandı. Savaşa girmemeye kesin kararlı olan Türkiye, böylece baskılara karşı koydu. İtalya daha sonra Yunanistan’a, Almanya ise Romanya’ya girince, ülke içindeki tansiyon iyice yükseldi, Trakya sınırları ile Ege illerinde alınan önlemler daha artırıldı. Boğazlar çevresinde altı ilde sıkıyönetim ilan edildi.

KARARTMA UYGULANIYOR
Avrupa’da giderek yayılan savaşın etkileri, gözle görülür şekilde Türkiye’de de hissediliyordu, öncelikle Trakya’da, adına “Çakmak Hattı’, denilen bir savunma engeli oluşturuldu. Olası hava saldırılarına karşı halkı eğitmek için eğitimlere başlandı, geceleri karartma uygulanmaya girişildi.
O yıllarda Genelkurmay Başkanlığı yapan Fevzi Çakmak’ın adını taşıyan savunma engeli Trakya sınırlarından başlıyor, İstanbul yakınlarına kadar uzanıyordu. Bu bölgedeki asker sayısı artırıldı, eldeki silah araç ve gereçlerinin büyük kısmı Trakya’ya yığıldı. Ayrıca sık sık manevralar düzenleniyor, herhangi bir saldırı ile karşılaşılırsa vatan topraklarının nasıl savunulacağı en küçük ayrıntılarına dek saptanıyordu. Subaylarda izinler kaldırılmış, yedekler askere çağrılmıştı.
İkinci Dünya Savaşı yıllarının en önemli uygulamalarından biri de gece karatmalarıydı. Tüm sokak lambaları ve taşıt araçlarının farlarındaki ampuller maviye boyandı. Böylece ışıkların gizlenmesi sağlandı. Ayrıca evlerin ve binaların pencereleri siyah kâğıtlarla kaplandı, öyle ki geceleri hiç ışığın sızmadığı sokaklar kapkaranlıktı.
Trakya ve kıyı kentlerindeki bu karartmanın amacı, düşman uçaklarının beklenmedik bir saldırısı sırasında hedeflerini bulmalarını güçleştirmekti. Mağaza vitrinleri ve ışıklı ilanlar da gece yakılmıyordu. Ayrıca zaman zaman alarm verilerek, bir hava saldırısı sırasında halkın sığınaklara en kısa zamanda nasıl gizleneceği, evlerin ve sokakların nasıl boşaltılacağı konusunda halk eğitiliyordu. Her semtte sivil savunma ekipleri oluşturuluyordu.
Bununla da yetinilmedi, savunması güç bazı önemli kuruluşların yeri değiştirildi, halkın yoğun olduğu illerde oturanlar İç Anadolu’ya gönderildi. Ekmek dağıtımı karneye bağlandı, önemli bazı tüketim maddeleri için de aynı düzenlemeye gidildi.
Bu arada askerlik eğitimi yaygınlaştırılıyor, liselerde okuyan erkek öğrenciler kadar, kız öğrencilere de yaz aylarında kamplar düzenlenerek silahlarla ilgili bazı temel bilgiler veriliyordu. Bir savaşın gerektirdiği tüm hazırlıklar yapılıyordu.
Avrupa’da ise savaş giderek yoğunlaşıyor, Türkiye’nin çevresindeki ateş çemberi daralmasını sürdürüyordu. Almanlar, normal diplomatik yol ve baskılarla yanlarına çekemedikleri Türkiye’yi buna zorlamak için akla gelmedik yöntemlere başvurmaktan çekinmiyorlardı. İşte bu konudaki en beklenmedik olay, 1940 yılının temmuz ayı sonlarında patlak verdi. Türkiye’nin İngiltere ve Fransa’ya yakınlaşmasından hoşlanmayan Almanya bir hükümet değişikliği yapılmasını sağlarsa isteklerini daha kolaylıkla kabul ettirebileceğini düşünüyordu. Böylece bir dizi asılsız suçlamalar birbirini izledi. Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun ingilizlere yakınlık duyduğu, onların arzularını gerçekleştirmek için elinden geleni yaptığı, hatta Fransızlarla gizlice anlaşarak onlara hava üssü verdiği ileri sürüldü. Almanlara göre bu üsler, Kafkasya’nın Fransız uçakları tarafından bombalanması için kullanılacaktı. Gerçeklere tümüyle aykırı bu suçlamaların bir amacı da Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin yakınlığını yitiren ilişkilerini daha bozarak iyice aralarını açmak, böylece Türkiye’yi zorla savaşın içine sokmaktı.
Bu kadarla da yetinilmedi. Berlin’de 1940 yılının kasım ayında Sovyet Dışişleri Bakanı Molo- tof la yapılan ikili görüşmeler sırasında Almanya Dışişleri Bakanı Ribbentrop, Türkiye’nin mutlaka savaşa girmesini istediklerini açıkça bildirdi. Ribbentrop, bunun sağlanabilmesi için Almanya ve Sovyetler Birliği ile birlikte İtalya ve Japonya’nın baskı yapmalarına gerek olduğunu söyledi. Ancak Almanlar, bu yollarla amaçladıkları sonuca ulaşmayı başaramadılar. Tüm girişimleri Türkiye’nin kararını değiştirmedi.
Savaş 1941 başında daha kızışmış, Almanlar Balkanlara iyice yayılmışlardı. İngilizler,yeni bir girişimde daha bulundular ve Türkiye’nin savaşa katılması isteğini yinelediler. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bu isteği bir kez daha geri çevirdi.
Türkiye,her türlü baskıyı göğüsleyerek savaşa girmemek için direnmeyi sürdürürken, bu kararlılığını güçlendirecek yeni yeni olanaklar arıyordu, işte bu düşünceyle, Bulgaristan Hükümeti’ne başvuruldu, siyasal durum görüşüldü. 17 Şubat 1941’de yayınlanan ortak bildiride, iki ülkenin birbirlerine karşı saldırıda bulunmamaya karar verdikleri dünyaya açıklandı.
Almanya ile savaşan ülkeler, Türkiye’ye yönelttikleri baskıyı bu dönemde daha da artırdılar. Yeni kampanyayı İngilizler yönetiyorlardı. Ankara’ya resmi temsilcilerin biri geliyor, biri gidiyordu. Gelenler arasında İngiltere Dışişleri
Bakanı Anthony Eden ve Genelkurmay Başkam General Sir John Greer Dili de vardı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile yapılan görüşmelerde birlikte savaşmanın yanında, Türkiye’de üs de isteniyordu. Bu istekler kabul edilirse, geniş yardım vaadinde bulunuluyordu. Verilen yanıt gene olumsuz oldu. Yapılan resmi açıklamada, yürürlükteki dostluk anlaşmalarına kesinlikle uyulacağı belirtildi. Siyasal görüşmelerde akılcı yoldan ayrılmamaya çalışan İnönü, kendisini zorlayan bu temsilcilere, ülkesinin böyle bir savaş için yeterince hazırlanamadığını bildiriyor, ordunun pek çok eksiği olduğunu söylüyordu.

SAVAŞLA İLGİLİ OLAYLAR
Savaş dışında kalsa bile, Türkiye gene de bazı olayların içinde yer almaktan kurtulamıyordu. Savaşan taraflara ait gemileri batırmak için amansız bir çabaya girişen devletler yüzünden, Akdeniz’de can ve mal güvenliği kalmamıştı. Bu arada, savaşa girmeyen ülkelerin gemileri de zaman zaman saldırıya uğruyorlardı. Aynı tehlike, Türk gemileri için de vardı. 1941 -1942 arasında yedi Türk gemisi batmaktan kurtulamadı. Bunlardan biri, İngiltere’ye Türk havacı ve denizcilerini götüren Refah şilebiydi.
Dünyanın her yanı, Almanya ve ele geçirdiği ülkelerden kaçan Yahudilerin akınına uğramıştı. Yakalanarak toplama kamplarında akla gelmedik korkunç yöntemlerle,fırınlarda ve gaz odalarında kitle halinde öldürülmemek için kaçmayı başaranlar, çeşitli ülkelere sığınıyorlardı, işte bu sırada Romanya’dan 15 Aralık 1941 günü bir gemiyle kaçan 769 Yahudi de Türkiye’ye sığınma isteminde bulundular. Gemiye, en kısa zamanda Türk karasularını terk etmesi bildirildi. Hükümete başvuran bazı önemli kişiler, bu kararın değiştirilmesi için çalıştılar, ama sonuç alamadılar. Yalnızca, işadamı Vehbi Koç’un çabaları ile gemideki ailelerden birinin İstanbul’da karaya çıkması mümkün oldu. Gemi,diğer yolcuları ile yeni bir ülke bulmak için Ege Denizi’ne açıldıysa da Çanakkale’den ayrıldıktan bir süre sonra torpillenerek batırıldı.
Bir başka olay da Ege Bölgesinde gerçekleşti. Bir İngiliz uçağı tarafından, 15 Mart 1942 günü Milas yakınına yanlışlıkla bir bomba düşürüldü, İngiltere Hükümeti, bu yanlışlık için resmen özür diledi.
Gene bu sıralarda Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz Von Papen’i öldürmeyi amaçlayan Ankara’daki bir saldırı, o günlerin en gizemli olayıydı. Olay Ankara’da, 24 Şubat 1942 günü gerçekleşti. Sabah saat 10.00’da yanında eşiyle birlikte Kavaklıdere yolunda yürüyüşe çıkan büyükelçiye 10 – 15 adım kadar sokulan birinin kucağında bulunan paket birden patladı. Sonradan bir bomba olduğu ve dikkati çekmesin diye kumaşlara sarıldığı anlaşılan paketin patlaması ile birlikte, saldırıda görevlendirilen kişi parçalanarak can verdi. Yoldan geçen iki kişi ufak yaralar aldılar. Büyükelçi ve eşi burunları kanamadan kurtuldular. Yapılan soruşturma sonunda,Von Papen’in öldürülmek istendiği saptandı ve olaya
Türkiye’de görevli bazı Rusların da adı karıştı. Sovyetler Birliği’nin İstanbul Konsolosluğu’nda görevli Kornilov ile Pavlov adında iki kişiyle, Abdurrahman Saymen ve Süleyman Sar adındaki Türkler yakalandı, ölenin, Ömer Tokat adında Üsküplü bir Yugoslav göçmeni olduğu ortaya çıkarıldı. Türkiye’nin Almanya ile arasını açmayı amaçlayan bu saldırının sanıkları Ankara’da yargılandılar. Sovyet Konsolosluğu’nda stajyer memur Pavlov ile Ticaret Ataşeliği memuru Kornilov 20’şer yıl, iki Türk ise 10’ar yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Sovyetler’in isteği üzerine iki Rus iki yıl sonra ülkelerine gönderildi.
Hitler’in sürdürdüğü ırkçı yönetimden kaçan Yahudi asıllı pek çok Alman bilim adamı, dünyanın çeşitli ülkeleriyle birlikte Türkiye’ye de geldiler. Bunlar tıp, hukuk, felsefe, iktisat, biyoloji ve güzel sanatlar alanında öğrenim kumrularında görev aldılar, yüzlerce öğrenci yetiştirdiler, yapıtlar verdiler. İçlerinden bir kısmı önemli yasa tasarılarının hazırlanmasına katkıda bulundular. Bu bilim adamlarından Andreas B. Schwarz, Ernst Hirsch ve Richard Honig Hukuk Fakültesinde, Fritz Neumark ile VVilhelm Röpke ve Alfred İsaac İktisat Fakültesinde,, Erich Frank ile Hans Win- terstein, Albert Eckstein, Hugo Braun, Siegfid Oberndorfer ve Julius Hirsch Tıp Fakültesinde, Hans Reichenbach ile Von Aster, Leo Spitzer ve Erich Auerbach Edebiyat Fakültesinde görev aldılar. Kurt Krause ve Alfred Heilborn botanik, Curt Kosswig zooloji dersleri verdiler. O dönemlerde hazırlanan Fikir ve Sanat Yapıtları Yasası ile Ceza Yasası’nın,Gelir Vergi Yasası’nın hazırlanmasında bu Alman bilim adamlarının emeği geçti. İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde Batı Edebiyatı Kürsüsü bu yıllarda kuruldu.

Yorum yazın