İkinci Dünya Savası Öncesi Uzakdoğu ve Japonya

İkinci Dünya Savası Öncesi Uzakdoğu ve Japonya

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da bu gelişmeler olurken, Uzakdoğu’da başka kıpırdanmalar ve hazırlıklar vardı. Japonlar, daha büyümek için çabalarına 1931 yılında başlamışlardı.
Küçük bir fırsattan yararlanarak 1932’de Mançurya’yı ele geçirdiler ve kukla bir devlet kurdular. Bunu, Çin’e yönelen saldırılar izledi. Başlangıçta bu saldırılar başarılı oldu. Ama sonraları, Başkomutan Chiang Kai-Shek’in merkez hükümeti çevresinde toplanan Çinlilerin sert direnişiyle karşılaştılar. Ancak japonlar, ulusal bir yayılmaya kesin kararlıydılar. Bu kararlılıkları ve Çin’de karşılaştıkları direniş, onları daha sertleşen bir politikaya yöneltti. Japonya Dışişleri Bakanlığı tarafından 18 Nisan 1934 günü yapılan bu açıklamada, batılı bir devletin Çin’e yapacağı yardımın, tepkiyle karşılanacağı bildirildi. Bu açıklamaya karşı çıkan tek ülke, Sovyetler Birliği oldu. Japonya bunun üzerine, 25 Kasım 1936’da komünist yönetimli ülkelere karşı Hitler’le bir antlaşma imzaladı. 7 Temmuz 1937 günü Pekin yakınlarındaki Marco Polo Köprüsünde ortaya çıkan küçük bir çatışmayı neden göstererek Çin topraklarına girdi ve bu ülkeyi ele geçirmeye başladı. 1938 sonunda Çin’in en verimli bölgelerinde Japonya egemen olmuştu. Gerçi savaş bitmemişti, daha uzun yıllar da sürecekti ama, başlangıçta sağlanan bu üstünlük, demokrasiye karşı çıkan devletler yönünden yeni bir başarı ve yeni bir güç kaynağı sayıldı. Ayrıca demokrasiler için de bir gözdağı oldu.
Çin-Japon savaşından önce Fransa ve İngiltere bazı önlemler almaya başlamışlardı. Her iki ülkenin ordu yöneticileri, Almanya’nın savaş hazırlığında çok ileri gitmiş olabileceği konusunda birleştiler. Fransa, aranın fazlaca açılmaması için, 1936 Ekim ayında dört yıllık bir silahlanma uygulamaya karar verdi. İngiltere de aynı uygulamaya yöneldi. Her iki ülke hükümeti ayrıca, bazı antlaşmalarla dengeyi güçlendirmeyi de düşündüler. Birleşik Amerika gelişmelere seyirci kalıyor, Sovyetler Birliği’ne güven duyulamıyordu. Bu nedenle İtalya’yı tek umut olarak gördüler ve ona yöneldiler.
Oysa bu arada Mussolini, giderek daha çok Hitler’e yaklaşıyordu, özellikle Franco’ya yapılan ortak yardımdan sonra İtalya ile Almanya işbirliğini daha da genişletmek konusunda istekler belirmişti. İngiltere’nin silahlanma kararı ile ilgili olarak bir açıklama yapan Mussolini, “Roma ile Berlin arasında dikey bir haftan söz etmiş, bunun bölücü değil, tüm Avrupa ülkelerinin barış için çevresinde toplanabileceği, birleştirici bir eksen olduğunu söylemişti. Bu açıklamayı yorumlayan bazı politikacılar,hemen bu mihver (eksen) sözcüğü üzerinde durdular ve İtalya ile Almanya’yı Mihver Devletleri (Eksen Devletleri) diye adlandırdılar. Ama bu iki ülke arasında o sıralarda henüz bağlaşıklık kurulmamıştı.
Habeşistan sorununu istediği gibi yoluna koyan İtalya, Almanya ile arasındaki yakınlaşmayı giderek pekiştirirken, Uluslar örgütünden ayrılma kararı aldı.
Bu arada Avusturya’da ilgi çekici gelişmeler görüldü. Bu ülkenin Nazi olan ve Hitler’in zoru ile İçişleri Bakanlığı’na getirilen Dr. Arthuı Seyss-İnquart, Berlin’den aldığı emirle kendi kendini başbakan atadı. Daha sonra da Almanya’nın işe el koymasını istedi. Alman ordusu, 11-12 Mart 1938 gecesi Avusturya’ya girdi. Nazi olmayan hükümet üyeleri tutuklandı. Düzenlenen halk oylaması sonunda bazı AvusturyalIlar, Almanya’ ya katılmaya karar verdiler. Böylece ülke, Almanya’nın bir eyaleti oldu. Doğrudan doğruya Berlin’e bağlı bir genel vali, yönetimle görevlendirildi.

Yorum yazın