Birinci Dünya Savaşı Sonrası Türkiye

Birinci Dünya Savaşı Sonrası Türkiye

Birinci Dünya Savaşı’na Almanya, Avusturya – Macaristan ve Bulgaristan ile birlikte katılan OsmanlI İmparatorluğu’nu bekleyen kötü günler hızla yaklaşırken, onların karşısında yer alan ülkeler, sonuçtan en kazançlı nasıl çıkabileceklerini çok önceden tasarlamışlardı. Her konuda hazır ve hazırlıklıydılar.
11 Eylül 1918 günü Bulgarların Makedonya Cephesi yıkıldı. Bulgaristan, 29 Eylülde Selanik’ te, savaşı birlikte sürdürdüğü devletlere bilgi bile vermeden İngilizlerle anlaşma imzalayarak, dört yıl süren çatışmadan çekildi. Böylece, bizim de arasında bulunduğumuz cephe çökmeye başladı. Türkiye’nin Avusturya – Macaristan ve Almanya ile bağlantısı artık kesiliyordu.
Başkomutanlık Genel Kurmay Başkanlığı imzası ile Enver Paşa, 13 Ekim 1918 günü OsmanlI Devleti’nin dostları Almanya ve Avustur- ya-Macaristan ile anlaşarak Wilson prensipleri içinde savaşı bırakmanın düşmanlarımıza önerildiğini bildirdi. Bu bildiri, “Anlaşma olana dek düşmana vatanın bir karış toprağını bile bırakmamak için, ordunun son derece özveri göstermesinin şeref ve namus borcu olduğu” sözleriyle noktalanıyordu.
Almanya eylül içinde batı cephesinde büyük kayıplar vermişti. Ekim başında bu cephede yenilgiye uğramışlardı. Nitekim Alman Genelkurmay Başkanı Ludendorf, 28 Eylülde hükümetine, düşmanla savaşı bırakma anlaşması yapılmasını önerdi. Bu istek, 4 Ekimde gerçekleşti.
Avusturya – Macaristan da 5 Ekimde aynı istekte bulundu. Ancak bu ülke, birçok yabancı uluslardan kumlu bir imparatorluktu. Bu nedenle, savaşa son verilmesi üzerine bu imparatorluk çözüldü. Çekoslovaklar, Macarlar ve PolonyalIlar bağımsızlıklarını açıkladılar. Savaşı bırakma koşulları, 31 Ekim günü Paris’te Versay Sarayı’nda saptandı. Bu koşullar 8 Kasım da Mareşal Foch tarafından, Compiegne Ormanı’nda Almanlara bildirildi. 9 Kasımda Alman İmparatoru Wilhelm tahtından çekildi, Hollanda’ya gitti. Almanya sosyal karışıklıklar içine gömüldü. Ülkenin başına, sosyalist bir hükümet başkanı olan Ebert geçti.
Bunlar olup biterken, Türkiye’de de İttihat ve Terakki Hükümeti 7 Ekimde Meclis’ten güvensizlik oyu alıyordu. Hükümet Başkanı Talât Paşa bir gün sonra görevi bırakınca, bakanlar kurulu düştü. Yeni bir hükümet kuruldu. Ancak bu hükümet kısa ömürlü oldu ve hemen bir ay sonra yenilenmesi zorunluluğu ile karşılaşıldı.
Türkiye, savaşı bırakma anlaşmasını, Limni Adası’mn Mondros Limanı önlerinde demirleyen Agamemnon adlı savaş gemisinde, 30 Ekimde imzalandı. Bu görüşmelere Türkiye adına, kurulan son hükümette Bahriye Nazırlığına getirilen Rauf Bey ile İngiltere tarafından görevlendirilen Amiral Calthorpe katıldı. Görüşmeler, aralıksız 36 saat sürdü. İngilizlerin istediği başlıca koşullar Çanakkale ve İstanbul boğazlarının açılması, önemli yerlere asker çıkarılması, sınırlarda güvenliği ve iç düzeni sağlamak için gerekli birlikler dışında tüm Türk Ordusu’nun dağıtılması, ele geçirilen topraklardaki Türk garnizonlarının teslim olmasıydı. Ancak bu garnizonlardaki silâhların teslim edileceği ayrıca belirtilmemişti. Türkler,içişlerine her ne şekilde olursa olsun karışılması önerisine karşı duyarlı davranıyor, özellikle bu koşullardan İstanbul’un düşman eline geçeceği yolunda bir anlam çıkarılacak diye kuşkulanıyorlardı. Ama kendilerine, böyle bir sorunun söz konusu olmadığı yolunda güvence verildi. Yalnızca Türkler güvenliği sağlayamazlarsa, savaşı kazanan devletler kendi yurttaşlarını koruma gereğini duyabilirlerdi.
Savaştan yenik çıkan Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkiler, savaşı kazanan ülkelerin isteği üzerine kesildi. 25 Kasım günü Türkiye’deki Alman subaylarının gözaltına alınmaları istendi. OsmanlI Hükümeti bu isteğe boyun eğdi. 19 Aralıkta İstanbul’daki Alman askerleri Büyükada ve Heybeliada’da gözaltına alındılar. Alman Büyükelçiliği görevlileri bir gün sonra Türkiye’den ayrıldılar. 17 gün sonra da ilk Alman askerleri, başlarında Liman Von Sanders’le birlikte ülkelerine döndüler. Türk – Alman ilişkilerinin en önemli sayfalarından biri böylece kapandı.
Mondros’ta savaşı bırakma anlaşmasının imzalanmasından hemen birkaç gün sonra, Türkiye’ nin başlıca savaş sorumluları Talât, Enver ve Cemal Paşa’lar, bir Alman savaş gemisiyle gizlice Karadeniz’e kaçmayı başardılar. Daha sonra Almanya’ya
sığınan Talât Paşa, orada öç alma peşinde koşan bir Ermeninin kurşunu ile vurularak öldürüldü. Enver ve Cemal Paşa Rusya’ya sığındılar ama, onların da sonu aynı şekilde kanlı oldu.
Mondros anlaşmasının imzalanması ile birlikte Almanlar Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılınca, Genel Karargâhı Adana’da olan Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na Mustafa Kemal getirildi. Anlaşmaya göre bu grup içindeki iki ordunun görevi yalnızca sınır bekçiliği yapmaktı. Ama Mustafa Kemal, bunların simgesel birer yerel ordu olarak kalmasını istemiyordu. Ordularını gerçek bir ulusal savunma gücü durumuna getirmek için hemen çalışmaya koyuldu. Birlikleri yeni baştan toplayıp düzenledi, yurt içindeki merkezlere dağıttı. Elindeki silah, cephane ve araçları güvenli yerlere gönderdi. Komutanlarını titizlikle seçti. Kesiksiz bir savunma hattı kurabilmek için yararlanmayı umduğu Musul’daki orduyla sıkı bir bağlantı sağladı. Kendilerine güvendiği subaylara, gruplar şeklinde çete savaşlarına hazırlanma emri verdi. Düşmanın anavatan topraklarına sokulmasını önlemek için çeteler kurmak gerekeceğini düşünüyordu. Geleceği göz önünde tutarak, İç Anadolu’da direnme merkezleri olabilecek Antep ve Maraş gibi yerlere silah dağıttı. Bunlar, gereğinde kullanılmak üzere gizlice depo edildi.
Bu arada İngilizler, savaşı bırakma anlaşmasındaki bazı iyi açıklanmamış hükümlerden yararlanarak, Türkiye ile Suriye arasındaki sınırı kendilerine göre yorumladılar ve Musul ile İskenderun’u
ele geçirdiler. Bu sırada Mustafa Kemal, hükümet başkanina tarihsel önemi çok büyük şu telgrafı gönderdi:
“Devletimizin kabul etmek zorunda olduğu özverilerin bir sınırı olması gerektiğine inanmaktayım. Yoksa, Almanların yanı sıra son yenilgiye kadar dövüşen bizler, İngilizlerin bize sormadan almaya çalıştıkları şeyleri kendi elimizle onlara verirsek, genellikle ülkemizin ve şimdiki hükümetin tarihine çok karanlık bir sayfa eklemiş oluruz.”
Bu gelişmelerden hemen sonra Yıldırım Orduları Grubu dağıtılıyor ve Mustafa Kemal’in bir hafta süren komutanlığı bitiyordu. Düşman deniz güçleri ise Akdeniz’de Türk sularına doğru yol alıyorlardı. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemileri birbirlerini izliyorlardı. Çanakkale’de aylarca hiç bir başarı gösteremeyen bu gemiler, bu kez en küçük direnişle karşılaşmadan Boğazlardan geçtiler.
Bakanlık emrine alındığı için İstanbul’a çağrılan Mustafa Kemal, 13 Ekim 19T8 günü Adana treninden inip Haydarpaşa’ya ayak bastığı sırada, direklerinde ülkelerinin bayrağı sallanan 55 savaş gemisi de İstanbul limanına giriyordu. Haliç Önüne demir atan gemiler limanı öylesine doldurmuşlardı ki, deniz güç görülüyordu.
İşte böyle bir günde İstanbul’a varan Mustafa Kemal, gördükleri karşısında duyduğu büyük üzüntüyü gizleyemiyor, ancak geleceğe dönük kararlı tasarılarını tarihlere geçen şu üç sözcükle açıklıyordu:
—”Geldikleri gibi giderleri…”

MECLİS DAĞITILIYOR
Türkiye’nin üzerindeki kara bulutlar artarken, savaşı kazananların Padişah Vahdettin’e yönelttikleri baskılar giderek yoğunlaşıyordu. Ülkenin kapılarını onlara ardına kadar açan Padişah, her isteneni hiç direnme göstermeden yerine getiriyordu. En büyük korkusu sarayını ve sultanlığını yitirmekti. Bu uğurda her şeyi gözü kapalı yapıyordu.
işte bu sıralarda, yeni kurulan bir hükümetin güvenoyu almasından birkaç gün sonra, 21 Kasım 1918 günü Meclis dağıtılıyor, savaşı kazananların bir istekleri daha gerçekleşmiş oluyordu. Bu kararı, pek çok Meclis üyesinin, eski bakanların, bazı subayların kitleler şeklinde tutuklanarak Mal- ta’ya sürgüne gönderilmesi izledi. Geri kalanları ise, Beyazıt’ta şimdiki İstanbul Üniversitesi Hukuk ve Tıp Fakülteleri’nin avlusunda “Bekirağa Bölüğü” adı verilen askeri tutukevine kapatılıyordu. Bu tutukevi o günlerde tıklım tıklım doldu.
Bu karanlık günlerde Mustafa Kemal, harıl harıl yurdu aydınlığa çıkaracak eylemlerin hazırlıklarını yapıyordu. Şişli’deki evinde eski silâh arkadaşları ile sık sık buluşuyor, onların görüşlerini alıyor, kendi düşüncelerini söylüyordu.;Hepsi, bir kurtuluşun ancak Anadolu’dan gerçekleştirilebileceği kanısındaydılar. Yapılan tasarılar hep bir noktada düğümlenip kalıyordu: İşe nereden ve nasıl başlanacaktı?
Yeni bir hükümet değişikliği, bu sıkıntılı dönemin bunalımlarını daha da ağırlaştırdı. Hükümet başkanlığına atanan padişahın eniştesi Damat Ferit, hata üzerine hata yapacak ve ülkedeki düşman güçlerinin tam bir kuklası olacaktı. 1919 Martından 1922’ye kadar kurulan beş hükümette bu görevi sürekli olarak Damat Ferit sürdürecekti.
İstanbul bir çıkmazın içinde sürüklenip dururken, 1919 Nisanının 18 ve 20’inci günlerinde Kuzeydoğu Anadolu’da Kars ile Ardahan, Mondros Anlaşmasına uygun şekilde Ermeniler tarafından
ele geçirildi. Oysa Türkiye, Ermenilere yenik düşmemişti. Fakat savaşı kazanan devletler, onlara bu toprakları rahatça verebilme olanağı sağlamıştı. Bu olay, özellikle doğu illerimizde uyanışın, kıpırdanışın, hem saraya ve hem de Mondros Anlaşması koşullarına direnişin sürükleyici gücü oldu. Bu illerde ne demek olduğu iyi bilinen Ermeni tehlikesi, oralarda “Müdafaa-i Hukuk” adlı direnme örgütlerinin kurulmasını hızlandırdı.
Yurdun diğer yerlerinde de benzeri gelişmeler görülüyordu. 29 Nisan’da Italyanlar Antalya’ya, 11 Mayısta Yunanlılar Fethiye’ye çıktılar. 13 Mayısta Italyanlar Kuşadası’ndaydılar.
İtalyanlar, kendi toprak istekleri uğruna, Türkleri Yunanlılara karşı alabildiğine kışkırtıyorlardı. Bu nedenle İzmir dolaylarında durumun daha da alevlenmesini, ancak limandaki iki Ingiliz savaş gemisi engelleyebiliyordu. Samsun’da görevli Ingiliz komutanı, Yunanlıların bağımsız bir Pontus Krallığı kurmak hayallerini güttükleri bu bölgedeki durumu açıklayan bir rapor göndermişti. Bu rapor, Hükümet Başkanı Damat Ferit Paşa’ya da iletildi ve hükümetin Rum köylerini Türk saldırısından korumak, yasa ve düzeni yeniden kurmak için hemen önlem alması dileğinde bulunuldu. Savaşı kazananlara göre bu, bir insanlık göreviydi. Hükümet bunu yapmazsa, kendileri duruma el atmak zorunda kalacaklardı. Damat Ferit Paşa endişelendi. Hemen bazı bakanlarla ne yapılması gerektiği konusunda bir görüşme yaptı. İçişleri bakanı, Ingilizlerin raporundan durumun artık İstanbul’dan denetlenmesine olanak kalmadığı gibi, yerel görevlilerin de bununla başa çıkacak güçte olmadıklarının anlaşıldığını söyledi. Tek çözüm yolu, genç ve enerjik bir subayı Samsun’a. göndermekti. Görevi, asker ve yöneticileri, yasa ve düzeni sağlayabilecek güçlü bir yönetim altında toplamak, böylece ingilizlere güven vermek olacaktı. Damat Ferit Paşa, bu işi yapabilecek
bir subay göstermesini isteyince, İçişleri bakanı, Mustafa Kemal’in adından söz etti.
Olaylar böylece gelişti ve bu rastlantı, Mustafa Kemal’in oldukça önemli bir görevle Anadolu’ya geçebilmesini sağladı. Gerçekten de bu yeni görev, Mustafa Kemal’e geniş bir çalışma alanı sağlayacak bazı yetkiler de veriyordu. Mustafa Kemal’in de gelecekte daha rahat çalışabilmeyi sağlamak düşüncesiyle bu görev ve yetkilere ekleyeceği önemli bazı hükümler vardı. Genelkurmay’ daki tanıdığı bazı yetkililerin de yardımı ile bunları sağladı. Böylece Mustafa Kemal, tüm Anadolu’ya emir verebilecek duruma geldi. Samsun’un doğusundaki birliklere komuta edebilecek, taşradaki valilere bildiri gönderebilecekti.
Üçüncü Ordu Müfettişi olarak ataması yapılan Mustafa Kemal’e, beş il üzerinde doğrudan doğruya yetki tanındı. Emrine iki kolordu verildi. Beş ayrı il üzerinde de dolaylı yetkisi vardı. Buralara, isteklerinin dikkatle göz önünde tutulması bildirildi. Daha sonra bu illere iki yenisi daha eklendi.
Atama emrini alan ve arkadaşları ile son kez görüşen Mustafa Kemal hazırlıklarını yaparken, İngilizlerle Yunanlılar, İzmir ve Batı Anadolu’da girişecekleri tasarıları gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Savaşı kazanan ülkelerin arasında kurulan yüksek konsey, Yunanlıların isteklerine yanaşıyordu. Tek direnen İtalya konseyden çekilince, Yunan tasarılarını engelleyen bir güç de kalmadı. Amerika Devlet Başkanı Wilson da karara katıldı. Böylece, Mayıs başında Yunanlıların İzmir’e asker çıkarmasına izin verildi.


YUNANLILAR İZMİR’DE

Tüm karşı koymalara ve uyarılara karşın, 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar 20 bin kişilik bir güçle İzmir’de karaya çıktılar. Yüzlerce Türk şehit edildi. Yunanlılar daha sonra Menderes ve Gediz vadilerine, Aydın ile Manisa’ya doğru ilerlediler.
İstanbullular, İzmir’in başına gelenler karşısında şaşkınlıktan donup kaldılar. Kısa süren bu şaşkınlık, yerini derin bir öfkeye bıraktı. Halkı direnişe çağıran mitingler birbirini izledi.
Mustafa Kemal olanları, yola çıkmadan bir gün önce öğrendi. İstanbul’dan 16 Mayıs akşamı ayrılan Bandırma adlı küçük şilep, oldukça eski ve hantaldı. Hızı en çok 7 mile kadar çıkabiliyordu. Denizde ise şiddetli fırtına vardı.
Türkiye’nin geleceğini değiştirecek bu yolculuğa, Mustafa Kemal ile birlikte, karargâh kurulunda yer alan şu kişiler vardı:
Kurmay Başkanı Kurmay Albay Kâzım (General Kâzım Dirik), Kurmay Binbaşı Hüsrev (Gerede, milletvekili ve büyükelçi), Arif (Albay, İzmir suikastına katılma suçundan asıldı), Dr. İbrahim Tali (Milletvekili), Dr. Refik (Saydam, milletvekili, bakan, başbakan), yaver Cevat Abbas (Milletvekili), yaver Muzaffer, Sivas’taki kolordu komutanlığına atanan Albay Refet (General, Be- ie)
Mustafa Kemal, Ingilizlerin vapuru yolda batırmaya ya da kendisini yakalamaya kalkışmalarından çekiniyordu. Pusulası bile bozuk olan geminin rotası değiştirildi, kıyıya yakın gidildi. Böylece bir düşman gemisi yollarını keserse, kolayca karaya çıkabileceklerdi. Vapur, 19 Mayıs 1919 günü, fırtınalı bir havada Samsun limanına demir attı.
Üçüncü Ordu Müfettişi ve yanında bulunanları karaya çıkarmak için kıyıdan kayıklar geldi. Mustafa Kemal, küçük limanda tahta iskelelerden birine çıktı. Bir müfrezenin başındaki üç subayla şehrin ileri gelenlerinden iki kişi tarafından karşılandı.
Böylece, Yunanlıların Ege kıyılarına işgal bayrağını dikmelerinden birkaç gün sonra Mustafa Kemal de kurtuluş sancağını Karadeniz kıyılarına dikmiş oluyordu. Anadolu’da Kurtuluş Savaşı başlayacak, Türk ulusunun tarihinde yepyeni bir yaprak açılacaktı.

Yorum yazın