Arap Birliği ve İsrail’in Kuruluşu

Arap Birliği ve İsrail’in Kuruluşu

Arap ülkelerini bir birlik olarak toplama yolunda yapılan ilk çalışmalara, Arabistan’ın büyük bir kısmım eline geçiren Kral İbni Suud 1926 yılında başlamış, Mekke’de İslam ülkelerinden gelen 70 delegenin katıldığı bir İslam Kongresi toplamıştı. Ama bu kongre Müslüman ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarını ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramadı. Daha sonra 1928’de gene Mekke’de, kısa bir süre sonra da Şam’da İslam kongreleri toplandı. Arap ülkeleri arasında tam anlamıyle bir dayanışma sağlamak olanaksızdı, ama liderler Araplar arasında birlik duygusunun yaratılması için çaba harcıyorlar, İbni Suud, Arap âlemini çevresinde toplamak amacıyla çalışmalarını sürdürüyordu. 1943 yılında Irak’ta isyan çıktı. İsyanı bastıran İngiltere, reşit olmayan Kral Faysal H’ye naip olarak Ürdünlü İngiliz dostu Abdülilâh’ı tayin etti. İngiltere Arap ülkelerine bir birlik kurmalarını tavsiye etmiş, o sıralarda Başbakan olan Nuri Sait Paşa’dan Suriye, Irak ve Ürdün’ü bir devlet olarak birleştirmesini istemişti. Ama Suriye Cumhuriyeti Kral Abdülilâh’ın boyunduruğu altına girmeyi istemiyordu. Kral Faruk ile İbni Suud da “Büyük Suriye” tasarısına karşıydılar.

1944 yılında “Büyük Suriye” tasarısı Londra’da tekrar ele alındı. O sıralarda Mısır Başbakanı olan Nahas Paşa İngilizler’in yardımıyla işbaşına getirilmişti. İngiltere’nin uyarısı üzerine İskenderiye’de bir Araplar arası konferans toplanmasını sağladı. Mısır, Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün bu konferansa temsilcilerini, Suudi Arabistan ile Yemen ise yalnızca gözlemcilerini gönderdiler. Birliğin temeli olumsuz şartlar altında atılıyordu. Arap ülkeleri, Filistin’de bir Yahudi devletinin kuruluşuna engel olmak emeli dışında hemen hiçbir konuda uzlaşmaya varamamışlar, Arap Birliği’nin protokolü konusunda da düşünce ayrılıkları ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine Kral Faruk görüşmelerin tekrar yapılmasını sağladı. 1945 yılının Mart ayında Ayn Şems’le yapılan kongreden sonra, bütün Arap ülkelerinin katıldığı Arap Birliği gerçekleşmiş oldu. Birliğin programına göre, üye devletler arasındaki iyi ilişkiler geliştirilecek, siyasi çalışmalar bir düzene konulacak, bağımsızlıkları korunacaktı.
Arap birliği gerçekleşir gerçekleşmez batı ülkelerine karşı düşmanca bir tavır benimsedi. Suriye ve Lübnan’ın bağımsızlığına kavuşması gerektiği bildirildi. Çinhindi’ndeki Müslüman askerlerin çarpışmaması önerildi. Mısır da İngiltere’ye karşı desteklendi. Mısır Arap dünyasında İngiltere’nin yerini almaya çalışıyordu. İngiltere’nin Sudan üstündeki haklarının da kendisine verilmesini istedi ve bu konuyu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne getirdi. Ama Güvenlik Konseyi, Arap ülkelerinin saldırgan tavrı yüzünden bir karar alamadan dağıldı. Arap Birliği’ne üye olan devletler yalnızca sömürgeciliğe ve İsrail devletinin kurulmasına karşı olan
tutumlarında fikir birliğine varabilmişlerdi. Bunun dışında üye ülkeler arasında hiçbir konuda anlaşma olanağı yoktu. Birlik içinde üç grup oluşmuştu: İngiliz siyasetine karşı olan Mısır, Suudi Arabistan ve Yemen; tam anlamıyla olmasa da İngiliz himayesi altında olan Irak ve Ürdün; bu iki grubun dışında kalan Suriye ile Lübnan.
İngiliz politikası Filistin’de çıkmaza girmişti. Bu soruna bir çözüm yolu bulması istenilen Birleşmiş Milletler, 1947 yılının Kasım ayında, Filistin’in Araplar ile Yahudiler arasında paylaşılmasını önerdi. Ama Arap ülkeleri bu çözüm yolunu benimseyemezdi. Filistin’de ayaklanmalar çıktı. Araplar yöneticilerin uyarılarına uyarak, Yahudileri denize dökmek amacıyla kitle halinde harekete geçtiler.
İngiltere Arap ülkelerinin düşmanlığını kazanmak istemiyordu Filistin önemli bir hava üssü, aynı zamanda Irak petrollerinin son bulduğu yerdi. Süveyş, İngiltere’nin etki alanından çıktığı takdirde bu bölge Britanya için bir üs olabilirdi. Bu nedenlerden ötürü İngiltere Filistin’de bağımsız bir Yahudi devletinin kurulmasına karşıydı. Birleşmiş Milletler’in önerisini benimsemediği gibi bu konuda yardım etmeyi de reddetti. Birleşik Amerika’nın ise Yakındoğu ve Ortadoğu’da çeşitli çıkarları vardı. ABD’de Yahudiler başkanlık seçiminde etkili olurlardı, bunun yanı sıra Amerika, Arabistan’daki petrol şirketlerinin büyük çıkarları yüzünden Arap ülkelerini darıltmak istemiyordu. Ayrıca Sovyetler’in olaylara karışmasından çekindiğinden bu bölgede, özellikle Filistin’de kargaşalıklar çıkmasına izin veremezdi. Fransa ile Kuzey Afrika’da karşı karşıya olduğu

sorunlar yüzünden Filistin’in paylaşılmasına karşıydı. Mart 1948’de toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, büyük devletlerin birbirleriyle uzlaşamaz tutumu yüzünden konunun tekrar ele alınıp incelenmesine karar verdi.
İngiltere’nin etkisi altında kalan Birleşmiş Milletler’in bu kararsız tutumu İsrail Devleti’nin kurulmasını geciktiriyor, tehlikeye düşürüyordu. Bunun üzerine Yahudiler kısa bir süre içinde Yahudi Milli Konseyi’ni ve Yahudi Milli Yönetimi’ni kurdular (Mart 1948). Bu Araplar ile Yahudiler arasında savaşa yol açtı. Suriye ve Lübnan’a göç etmiş, teşkilâtlanmış ve silahlanmış olan Araplar Mart ayından itibaren Yahudileri yok etme amacıyla savaşa giriştiler. Kudüs’ü işgal ederek denizle ilişkisini kestiler. Ama Hayfa ve Yeni Kudüs şehirlerini ele geçiren Yahudiler, Arap ordusunu Yarmuk’ta bozguna uğrattılar. 14 Mayıs 1948’de yenilen Arap şeyhleri Filistin’i terk ederken, İsrail devletinin bağımsızlığı ilan edildi. 16 Mayıs’ta da Weizmann devlet başkanlığına seçildi.
Kurtuluş ordusunun yenilgiye uğramasından sonra Filistin’deki Arap halkın hemen hemen tümü göç etmek zorunda kalmış, 1948 yılının Mayıs ayında 250.000 Arap Fiüstin’i terk etmişti. Filistin Kurtuluş Ordusu’nun uğradığı büyük yenilgiden sonra Filistinli Araplar, Arap Birliği’ne üye devletlerin ordularının yeni kurulan İsrail devleti ile savaşmasını istediler. Ordusu tam anlamıyle teşkilâtlanmamış olan yeni devlet, Arap orduları karşısında yenilgiye uğrayacaktı.
Arap ülkeleri arasında yalnız ikisinin orduları gerçek askeri güce sahipti; Avrupa ordularını andıran Mısır ordusu ile İngiltere’nin kurduğu ve
maddi bakımdan desteklediği Ürdün ordusu. Ama Araplar giriştikleri savaşta, Kudüs’ün Yahudi mahallesini ele geçirmekten başka bir zafer kazanamamışlar, her cephede ağır yenilgilere uğramışlardı. 16 Mayıs günü Nerim’de yenilen Mısır ordusu, ele geçirdiği Filistin bölgesini bırakarak Necef çölüne çekilmek zorunda kaldı. 4 Haziran’da ise Mısır donanması Tel- Aviv önlerinde kıyıdan uzaklaştırıldı. Arap orduları geri çekilmek zorunda kalmışlardı. İsrail’in savunmasını başarıyla gerçekleştiren silahlı parti örgütü “Hagannah” o sırada İsrail ordusu haline dönüştü. Hayfa’da bulunan İngiliz birlikleri savaşa katılmamıştı. 30 Haziran’da ise bu kuvvetler İsrail’i terk etmek zorunda kalacaktı.
Temmuz ayında İsrail kuvvetleri saldırıya geçti. Mısır ordusunu Filistin bölgesinden çıkardıktan sonra, çarpışmaları Necef’te sürdürdüler. Ekim ayında İsrail ordusu Mısır yolu üzerinde önemli bir nokta olan Be- erşeba’yı ele geçirmiş, kısa süre içinde teşkilâtlanan İsrail donanması ise Mısır donanmasının Amiral gemisini batırmıştı. Mısır ordularının bozgunlarına seyirci kalan Ürdün, İsrail’in güçsüz bir anını yakalamayı arzulu- yordu. Mısır’ın uğradığı bozgunlardan sonra İsrail’e saldırdı, fakat geri çekilmek zorunda kaldı. 1949 yılının Ocak ayında Mısır ordusunun bir kısmı Necef’te İsrail ordusu tarafından abluka altına alınmış, İsrail kuvvetleri Sina Yanmadası’nda Mısır sınırını geçmişti. Bunun üzerine yenildiğini kabul eden Mısır ateşkes görüşmelerine katılmayı kabul etti.
Barış görüşmeleri 13 Ocak 1949’da Rodos’ta, Birlenmiş Milletler delgesi Bunch’un başkanlığında başladı. Ertesi gün İsrail Başkanı Weizmann

Kudüs’te Knesseth’i (İsrail Parlamentosu) açtı. 24 Ocak 1949’da, Rodos’ta İsrail ile Mısır arasında bir barış antlaşması imzalandı. Bunu İsrail’in 23 Mart’ta Lübnan, 8 Nisan’- da Ürdün, 23 Temmuz’da ise Suriye ile yaptığı barış anlaşması izledi. Sırayla yapılan bu antlaşmaları İsrail Devleti’nin sınırlan saptanıyordu. Eskiden İngiliz mandası altında olan toprakların yüzde 80’i şimdi İsrail’indi. Ürdün nehrinin batısında kalan topraklar ise Ürdün’e bırakılıyordu.
Mısır, kendisini savaş sırasında yalnız bırakılan Ürdün’ün siyasetine ve dolaylı olarak İngiltere’nin akdeniz politikasına engel olmak amacıyla, Necefi İsrail’e bırakıp Gazze’yi işgal altına aldı. Böylece Ürdün’ün Akdeniz’e açılmasına engel oldu.
İlk İsrail hükümeti 3 Man 1949’da Ben Gurion başkanlığında kuruldu.
14 Mayıs 1949’da da Birleşmiş Milletler bağımsız İsrail devletini tamdı. Rodos Barış Antlaşması’nı imzalayan Mısır, İsrail Devleti’ni tanımadığını, ancak Güvenlik Konseyi’nin 16 Kasım 1948 tarihli önerisine uymak için bu antlaşmayı imzaladığım bildiriyordu. İsrail ile Arap Birliği devletleri arasında sürdürülen savaş fiilen bitmişti, ama sorun hukuk açısından çözümlenmiş değildi. Mısır’ın tutumu diğer Arap devletleri tarafından da benimsenmiş ve örnek alınmıştı.
Yenilgiyle biten savaş, Irak ve Ürdün’ün teşkil ettiği Haşimi Bloku ile Mısır, Suudi Arabistan ve Suriye güç birliği arasındaki rekabeti ortaya çıkarmakla Arap Birliği’ni parçalamış bulunuyordu. Siyasi bir gerçek varsa, o da Arap Birliği’nin artık mevcut olmadığı idi. Bu birbirini çekemeyen iki bloku bağlayan tek şey İsrail’e karşı duydukları kindi.
İsrail’in nüfusu Arap Savaşı’ndan sonra, 1.450.000’i bulmuştu. Bu nüfusun içinde 179.000’de Arap vardı. 1948’den bu yana ülkeye yerleşen göçmen sayısı ise, 670.000’i bulmuştu.
1950-1952 yıllan arasında İsrail, Irak ve Yemen’den havayoluyla onbinerce Yahudi’yi yurda getirdi. Libya’dan ve Afrika’dan, Arap devletlerinden de 100.000’den fazla mülteci geldi. Bu karmaşık toplum için bir medeni kanun hazırlamak son derece güçtü. Çıkarılan bir seri yasa, İsrail milletinin statüsünü tespit etti. Bu statü her şeyden evvel dini idi; Ağustos 1953 tarihli bir kanun, evlilik ve boşanma ile ilgili bütün davaları din mahkemelerinin yetkisine verdi. Bu suretle İsrail Devleti, yarı teokratik bir hüviyete bürünüyordu. Bütün bu farklılaşmaların yanında İsrail bugün tercihini yapmış ve Avrupa’ya yönelmiş durumdadır.
Batı milletleri gibi İsrail de bir parlamenter demokrasidir. Arapça da İbranice gibi milli dildir. Mezhep hürriyeti tamdır. Resmi gazete iki dilde çıkarılır, paralar ve pullar da iki dilde basılır. Bütün vatandaşlar kanun karşısında eşittirler. 1951 tarihli bir kanun, ne İslam, ne de Musevi dinince mevcut olan bir ilkeyi, kadınla erkeğin eşitliğini ilan etmiştir. Cumhurbaşkanı 120 üyeden müteşekkil bir parlamento alan Knesseth tarafından seçilir.
Hükümet parlamento karşısında sorumludur. Devlet kurulduğu sırada toprakta milli mülkiyet ilan edilmişti. Bunun dışında, kolonileşmenin devlet tarafından gerçekleştirilmesi ve kolektif çiftliklerin kurulması ile sonuçlanan ve; kendiliğinden çıkmış bir hareketin sonucu olarak Kibbutz’lar ortaya çıkacaktır.

Yorum yazın