Sinema Nedir ve Sinemanın Tarihçesi

Sinema Nedir ve Sinemanın Tarihçesi
Sinema XX. yüzyılda gelişen bir sanat dalıdır. Sinema salonunda seyredilen film toplu bir çalışmanın ürünüdür. Beyazperdede görülen oyuncuların dışında, perdede görünmeyen birçok sanatçının ve teknisyenin katkısı vardır filmin ortaya çıkmasında.
Sinemadaki koltuğunuzda arkanıza dönerseniz perdedeki görüntünün bir ışık demeti tarafından yansıtıldığını görürsünüz. Bu ışık ışını sinemanın arkasındaki küçük bir pencereden gelir. Pencerenin arkasında bir gösterim odası ve bu odanın içinde bir gösterici vardır. Gösterici, filmi beyazperdeye yansıtan makinedir.
Göstericinin içinde film vardır. Film selüloz asetattan ya da başka bir selüloz bileşiğinden oluşur. Sinema filmi, normal bir fotoğraf makinesinin çektiği diyapozitifler gibi, binlerce çok küçük hareketsiz fotoğraftan oluşur. Bu fotoğraflar yüksek hızlı otomatik bir alıcı tarafından çekilmiştir. Sinema filmindeki fotoğraflardan her birine görüntü adı verilir. Göstericiden saniyede 24 görüntü geçer. Bir film göstericiden yansıtıldığı zaman iki görüntünün geçişi arasında saniyenin bir bölümü kadar bir süre geçer. Bu süre içinde beyazperdeye görüntü yansımaz. Demek ki, sinema filmi, beyazperdeye çok kısa aralıklarla yansıtılan bir dizi hareketsiz görüntüden oluşur. Fakat insan gözü bu hareketsiz görüntüler arasındaki boşluğu farkedemez. Beyazperdeye yansıtılan görüntüler sürekli gibi görünür. Yani sinema gerçekte gözün bir çeşit aldanmasıdır. Bir dizi hareketsiz resim, perdeye yansıtılınca hareket izlenimini verir.
Film, makara adı verilen özel bir yuvarlağa sarılmış olarak saklanır. Tek bir makaraya birkaç yüz metrelik film sarılabiIir. Film bir makaradan göstericiye geçer, buradan çıkınca bir diğer makaraya sarılır. Göstericinin içinde çok güçlü bir ışık kaynağı vardır. Bu ışık, bir ayna ve bir mercekler sistemi aracılığıyla paralel bir ışık ışını oluşturur; Önünden filmin geçtiği bu ışık, daha sonra, filmin üzerindeki görüntüyü beyazperdeye yansıtan bir diğer mercekler sisteminden geçer. Film saydam olduğu için ışığı içinden geçirir. Fakat filmin her bir görüntüsündeki fotoğrafların bazı bölümleri ışığın bir bölümünü geçirmez.
Siyah beyaz bir filmde, fotoğrafların bazı kesimleri tümüyle saydamdır. Bu kesimler ışığı geçirirler. Fotoğrafların bazı kesimleri ise tümüyle siyahtır. Bu kesimler de göstericiden gelen ışığı hiç geçirmez. Fotoğrafların bazı kesimleri ise ışığın sadece bir bölümünü geçirir. Resmin bu kesimleri beyazperdede gri görünür.
Renkli bir filmde ise görüntülerin her biri renkli bir fotoğraftır. Her renk göstericiden gelen beyaz ışık için bir süzgeç görevi görür. Örneğin filmin üzerindeki kırmızı renk bölgesi sadece kırmızı ışığı geçirir. Diğer bütün renklerdeki ışıklar filmin kırmızı bölgesi tarafından soğurulur.

Bir sinema filminin ya bir yanında, ya da her iki yanında eşit aralıklarla bir dizi delik vardır. Göstericinin içindeki dişler bu deliklere uyar ve filmi tutar. Dişlerin her hareketiyle film, tam bir görüntülük bir mesafe ilerler. Film, her bir görüntünün beyazperdede gösterildiği kısa sürelerde hareketsizdir. Sonra dişler filmi bir sonraki görüntüye getirir. Film hareket halindeyken görüntünün önündeki açıklığın önündeki bir örtücü kapanarak beyazperdeye ışık gitmesini önler.
Sinema filminde genellikle görüntünün kenarında yarım santimetre kadar kalınlıkta bir kuşak vardır. Bu kuşak, filmin ses kuşağıdır. Ses kuşağı, seslerin oluşturduğu elektrik dalgalarını taşır. Sesler sinema filmi için özel olarak kaydedilir. Ses kuşağı, çok küçük gri çizgilerden oluşur. Sesleri simgeleyen bu çizgiler, göstericinin içinde tekrar elektrik dalgaları haline getirilir. Bu dalgalar da büyütülerek hoparlörlere gönderilir. Hoparlörler beyazperdenin arkasına yerleştirilir. Böylece seyirci, seslerin doğrudan doğruya filmden geldiği izlenimine kapılır.
Film yapımcıları, sesleri kaydetmek için teyplerde kullanılan manyetik bandları kullanmazlar. Yukarda anlatılan optik sistem daha ucuzdur. Ayrıca sinemalarda kullanılması en kolay olan sistem de budur.
Bir filmin beyazperdede oynatılmaya hazır bir duruma gelmesi için aylarca, hatta bazen yıllarca çalışmak gerekir. İlkin senaryo yazılır. Sonra yönetmen ve oyuncular saptanır. Sonra sıra çekime gelir. Filmin çekiminden yönetmen sorumludur. Yönetmenin emrinde alıcıları ve ses aygıtlarını çalıştıran kalabalık bir teknisyen grubu çalışır. Alıcı makinenin çalışması, hareketsiz resim çeken bir fotoğraf makinesiyle aynı ilkelere dayanır. Makinenin önündeki bir mercekten, filme çekilen cisimden gelen ışık geçer. Işığın filme vurmasını sağlamak için makinenin önünde bir kapak açılır kapanır. Fotoğraf makinelerinde olduğu gibi alıcıda da ışığa duyarlı bir maddeyle kaplı filmler kullanılır. Duyarkat denilen ışığa duyarlı madde, üzerine ışık düşünce kimyasal bir değişiklik geçirir ve resmi çekilen cismin görünmeyen bir görüntüsünü oluşturur. Görüntü elde etmek için, filmin kimyasal yöntemlerle banyo edilmesi gerekir.
Bir fotoğraf makinesiyle resim çekilirken, her yeni çekim için makinenin kurulması gerekir. Film makinesinde ise film otomatik olarak döner ve arka arkaya bir dizi resmin çekilmesini sağlar. Alıcı, genellikle saniyede 24 görüntü, yani 24 fotoğraf çekebilir. Daha sonra film göstericiden geçirildiği zaman da saniyede 24 görüntü geçer. Böylece bitmiş film göstericiden, alıcıdan geçtiği hızla geçince, beyazperdedeki görüntüler normal bir hızla hareket eder.
Fakat bazen yönetmen belirli bir sahneyi ağır çekimde göstermek isteyebilir. Bunu sağlamak için alıcının hızını arttırır. Örneğin saniyede 48 görüntü çeker. Bu film göstericiden saniyede 24 görüntü hızıyla geçirildiği zaman, beyazperdedeki insanlar gerçek hareketlerinin yarı hızıyla hareket ediyormuş gibi görünürler. Bazı yüksek hızlı alıcılar saniyede 1 000 görüntüye kadar çekebilirler. Bu makineler örneğin bir kurşunun tabancadan çıkışını çekebilirler. Film normal hızla göstericiden geçirilince, kurşunun havada yol alışı görülür.
Alıcı, saniyede 12 görüntü çekecek biçimde yavaşlatılırsa, bu film, göstericide, saniyede 24 görüntü hızıyla gösterilince beyazperdede görülen insanlar ya da cisimler normal hareketlerinin iki katı hızla hareket ederler. Filmi çok ağır bir hızda çekerek, örneğin bir çiçeğin gonca halinden açılmış haline geçişini birkaç saniye içinde beyazperdede göstermek mümkündür.
Tamamlanmış bir sinema filminde görüntüler ve ses kuşağı aynı filmin üzerindedir. Oysa film çekilirken ses, görüntüden ayrı olarak kaydedilip Çekim sırasında sahneye, alıcının görüş alanı içine girmemeye dikkat ederek mikrofon uzatılır ve sesler saptanır. Seslendirme, görüntülerin çekimi bittikten sonra da yapılabilir.
Görüntüyle sesi birbirine uydurma yani eşleme işinden kurgucu sorumludur. Kurgucu ayrıca filmin kurgusunu da yapar. Yönetmen genellikle gerektiğinden daha uzun film çeker. Kurgucu ve yardımcıları elde edilen çekimler arasından bir seçim yaparak bunları birleştirirler. Müzik ve etkiler gibi sesler ise yine bu evrede ses kuşağına eklenir.
Charlie Chaplin ya da Buster Keaton gibi oyuncuların çevirmiş olduğu ilk filmler bugünkü filmlerden çok farklıdır. 1927 yılından önce çevrilmiş bütün filmler sessizdir. Genellikle sinemada bir piyano ya da plak çalınarak filme bir fon müziği sağlanırdı; ses kuşağı kullanılmazdı. Bu filmler saniyede 16 görüntü hızıyla çekilmiştir. Bu nedenle bugün saniyede 24 görüntü hızıyla gösterildikleri zaman hareketler çok hızlı görünür.
İlk filmler: İlk sinema filminin gösterilmesi 1894 yılında olmuştur. Amerika’da ilk sinema alıcısına kinetograf, ilk göstericiye de kinetoskop adı verilmiştir. Bunlar Thomas Edison tarafından bulunmuştu. Edison’un bulduğu kinetoskopun sakıncası seyircilerin filmi görmek için teker teker bir delikten bakmak zorunda olmalarıydı. Delikten bakan seyirci, film ilerledikçe gözünün önünden hızla geçen bir dizi fotoğraf görüyordu. Her resim bir an için aydınlatılıyor ve bir mercek tarafından büyütülüyordu. Dönen bir kapak, resimlerin önünü kapatıyor ve sonra bir sonraki resim geliyordu. Gösterinin tümü aşağı yukarı 13 saniye sürüyordu. Hareketi i filmleri bir perdeye yansıtma fikrini ortaya atıp geliştiren ise Fransa’da Lumière Kardeşler oldu. Sinematograf adı verilen bu buluşun patenti 1895 yılında Lumière Kardeşlere verildi. İlk filmler genellikle bir dakikadan kısa sürdüğü için bunların belirli bir öyküyü dile getirmesi olanaksızdı. Fakat seyirciler için perdede hareket görmek bile yeteri kadar ilginç oluyordu.
Film endüstrisindeki en son gelişmeler arasında filmleri geniş perdeye yansıtmak için kullanılan çeşitli yöntemler sayılabilir. Bunlardan Sinerama adı verilen yöntem, 1952 yılında ortaya çıkmıştır. Bu yöntemde her görüntü üç alıcı kullanılarak çekilir. Filmi beyazperdenin üç ayrı bölümüne yansıtmak için, üç tane gösterici kullanılır. Görüntünün bütünü aşağı yukarı 146°’lik bir görüş alanını kaplar. Bu da, insan gözünün görüş alanına çok yakındır.
1953 yılında geliştirilen Sinemaskop sisteminde ise tek bir gösterici kullanılır. Çekim için de tek bir alıcı kullanılır. Fakat bu alıcıda merceklerden, aynalardan veya prizmalardan oluşan optik bir sistem vardır. Bu sistem sayesinde makine sahneleri normal yükseklikte fakat normalin üç katı genişlikte çeker. Bu sahneler normal genişlikteki bir filme sıkıştırılır. Göstericide de buna benzer bir sistem, biçimi bozulmuş olun görüntüyü tekrar normal biçimine getirir.
Geniş perde tekniklerinde kullanılan perdeler bombedir.

Yorum yazın