Rönesans Mimarisi Özellikleri

Rönesans Mimarisi Özellikleri Hakkında Bilgi

İtalya’da Rönesans ın başlamasından söz ederken Floransa Okulunun kurucularından olan ve ilk kez geleneksel sanat anlayışına karşı çıkan bir sanatçıdan söz etmiştik. Bu devrimci ruhlu sanatçı, Floransa Katedralinin mimarı Brunelleschi dir.
Brunelleschi ortaçağ boyunca Avrupa mimarisine egemen olmuş bulunan gotik üslubunun teknik olanaklarını da kullanarak yepyeni bir atılım yaptı.
Onun liderliğindeki yeni mimaride, başarı ölçüsü eski Roma yapı üsluplarına yaklaşmak olarak belirleniyordu. Yine de bu mimari yepyeni ve özgür bir oluşumdu. Çünkü mimarlar yapıya Roman mimari ilkeleri açısından değil, ayrıntılar açısından bakıyorlardı. Roman kütle ve boşluklarına değil, iki boyutlu çizgisel biçimlere yer veriyorlardı.
Brunelleschi (1377 -1446) bir kuyumcu olarak eğitim gördü ama Floransa Vaftizhanesinin tunç kuzey kapıları için açılan yarışmayı kazanamaması ve bir de Donettello ile Roman yapıları üzerinde yaptığı inceleme ilgisini mimarlık alanına çekti.
brunelleschi’nin ölmez yapıtı Floransa Katedralinin kubbesi, yeryüzünün en büyük üç kubbesinden biridir. Mimar, bu anıtsal yapıya başlamadan önce Pantheon Tapınağım inceledi. Yine de daha sonraları eklenen tepe penceresinin dışında hiçbir belirgin Roman ayrıntısı göze çarpmamaktadır.
Sen Lorenzo Kilisesi için de model olarak Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde yapılmış bir Roman bazilikasını seçti. Bu yapıda Korint düzenindeki sütunlar ve yatay hacimler gibi Roman ayrıntılarına yer verilmişse de, ahşap tavanlı orta nefi, hafif kemerler, iç boşluk ve kütle açısından Roman üslubundan farklılık göstermektedir. Ayrıca Brunelleschi’nin yapısında, bazilikaların renkli mozaikleri de yoktur.
Brunelleschi’nin başyapıtları arasında, Pazzi Kilisesi, Santa Maria Kilisesi, gibi ünlü yapılar vardır.
Brunelleschi’nin kurduğu temeller üzerinde, başka mimarlar da yetişti. Medicilerin gözdesi Michalezzo di Bartolomeo, Cosimo de Medici için San Mario Kilisesinin ince Korint kemerlerini tasarımladı.
Bu mimarın en bellibaşlı yapıtıysa Medici- Riccardi Sarayıdır.
1414’te hümanist Braccloinni, Marcus Vitrivius Pollio adında bir Romalı mimarın el yazması kitabını buldu. Yarım yüzyıl sonra Leon Batista Alberti adında bir Rönesans mimarı, bu kitabı İnceledi ve kendisi de mimarlık tekniğiyle ilgili bir kitap hazırladı. Oysa ne Alberti’nin mimarlık bilimine getirdiği bu katkılar ne de Floransalı mimarların Roman mimarlığını canlandırmak yolunda koyduğu çabalar Kuzey İtalyalıları pek ilgilendirmiyordu. Onlar daha çok arabesk biçimlere, renkli mermer oyuntulara, ufacık ayrıntılara yer veriyorlardı yapılarında.
İtalya’da Yüksek Rönesans olarak bilinen dönemde Bramante’yle karşılaşıyoruz. Donato d’Agnolo Bramante, mimarlık yaşamının ilk yıllarını Lombardiya’da geçirdi ve Milano’daki Santa Maria delle Grazia Kilisesinin tasarımını burada hazırladı.
Rönesans mimarının özlemi, bir yapıyı, herhangi işlevsel bir kaygıya kapılmaksızın yalnızca oranlarının güzelliği, iç alanın genişliği ve yapıya bütünsel bir görkem kazandırmak için tasarımlamaktı. Bu çağ mimarına böyle bir yapı için maddi olanak yaratacak bir sanat koruyucusunun bulunması gerçekten büyük bir şans oldu. Papa II. Julius Sen Piyer Bazilikasını yıktırıp yeniden yaptırmaya karar vermekle, kilise mimarisinin yüzyıllık geleneğine meydan okuyordu. İşte bu görev, yeni üslubun ateşli savunucusu Bramante’ ye verildi. Bramante geleneksel mimariyle bağlarını bütünüyle kopartmaya kararlıydı.
Yapının anlamına uygun bir düzenlilik ve uyuma varma kaygısıyla, yuvarlak planlı bir kilise tasarımı hazırladı. Kocaman orta salonu bir dizi şapel çevreleyecekti. Üstte ise dev kemerlere oturtulan yüksek bir kubbe olacaktı. Pantheon’un yarattığı etkiyi yaratmak amacındaydı. Ne var ki, Bramente’nin San Piyer tasarımı gerçekleşemedi. Bu koca yapı o denli para yuttu ki, papa gerekli parayı bulabilmek için günah bağışının satışa çıkartılmasına göz yumdu. Protestan Reformunu hazırlayan somut nedenler arasında sayılan bu tutum da Hıristiyan âleminde yoğun tepkilere yol açtı. Bramante temellerin atılıp duvarların yükseldiğini görecek kadar yaşadı. Ama sonradan Michelangelo ve Carlo Maderna gibi başka mimarların yaptığı değişiklikler sonucunda bugünkü yapıda, Bramente’nin ilk tasarımından gözle görünür hiçbir iz kalmamıştır.
Kuzey Avrupa XV. yüzyıla kadar gotik geleneğe sadık kaldı. Fransa, İtalya Rönesansının görkemiyle ilk kez, VIII. Charles., XII. Louis ve I. François’in İtalya savaşları sırasında tanıştı. Bundan sonra İtalyan mimarları, bilgi ve görgülerinden yararlanılmak üzere Fransa’ya çağrılandılar. Yine de geleneksel Fransız üslubu sürdürüldü. Chateau di Blois’nın XII. Louis kanadındaki, birkaç ayrıntının dışında Rönesans’ın yapı üslubundan izler bulmak olanaksızdır.
Fransızlar XVI. yüzyılın ortalarına doğru Rö- renans mimarlığının yalnızca birkaç ayrıntıyla gerçekleşemeyecek bir şey olduğunu kavradılar. Geleneklerinden vazgeçmeksizin, Rönesans düzenini anlamaya ve uygulamaya çalıştılar. Fransız Rönesans’ının en önemli mimarı Pierre Lescot’tur. Pierre Lescot’un yaptığı yeni Louvre’un basit birimlerle bağlanmış dikey pavyonlarındaki ritm, çatısı ve pencereleri, geleneksel üslubun etkisin- dedir. Ama orantılardaki uyum ve ayrıntılar röne- sansın etkisini yansıtır. Ayrıca Lescot, Louvre’un tek bir dikdörtgen avlu tasarımını, Tuileries Sarayıyla birleşecek kadar büyük bir alana genişletti. Bu tamamlanması yüzyıldan fazla sürecek bir tasarımdı.
Bu dönemin bir başka önemli mimarı da Philibert Delorme’dur. Sebastiano Serlio’da Fransız geleneğinin etkisinden kurtulamayan Fransız mimarları arasında yer alır.
Rönesans, Fransa gibi İngiltere’ye de mimarlık alanında pek ulaşamamıştır. Londra ve Winchester’e gelen İtalyan mimarlar bu sanatın doruğuna ulaşmış sanatçılar değildi. İngiltere’nin uzak bir ülke olması ve parasal kaynaklarının sınırlılığı, önemli mimarların gelmesini engelleyen etkenlerdi. Yine de Pietro Torrigiano adında bir İtalyan mimarı VVestminister Abbey’deki şapelde bulunan VIII. Henri’nin Mezarının tasarımında İtalyan etkisiyle hazırlanmış ayrıntılar kullanmıştır.

Yorum yazın