Minyatür Nedir

Minyatür Nedir

Minyatür NedirGenellikle Doğu-İslam dünyasına mal edilen, Ortaçağ Avrupası’yla Uzakdoğu ülkelerinde de benzer örneklerine raslanan ve elyazması kitap sayfalarını süslemek amacıyla kullanılan, modern dönemlere doğru, matbaanın bulunmasıyla etkinliğini yitiren özel resim tekniği.

Önceleri salt elyazması küçük boyutlu kitap resimlerini belirtmek için kullanılan minyatür kavramı sonradan küçük boyutlu eşyanın, madalyon ve kutuların üstündeki süsleyici nitelikteki resimleri belirtmek için de kullanıldı. Ama minyatür, geçerli olduğu dönemlerin sanat anlayışım içeren bir teknik olarak tarih, coğrafya ve tıp alanında yazılmış kitapların anlaşılmasını kolaylaştırmakla kalmadı, bu kitapların tümüyle birer sanat yapıtı niteliği kazanmasına yol açtığı için, bütün yan değerlendirmelerin dışmda ayrı bir gözle incelenmesini gerektirecek büyük çığırların doğmasına, seçkin nakkaşların yetişmesine de ortam hazırladı. Bu tür bir gelişmeyi, daha çok Doğu-İslam ülkelerinde görmekteyiz.

Asya’daki kültür kökenlerinin tarihsel gelişmesini araştıran Batılı bilim adamları, yaptıkları çeşitli kazılarda, minyatürlü elyazması kitapların çok eski bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koydukları gibi, üslup özellikleri bakımından bu resimlerin Sasani duvar resimleriyle yakın benzerliklerini de kanıtlamışlardır. Sasaniler zamanında peygamberliğini ilan eden ve görüşlerini Asya’nın içlerine kadar yayan Mani, o dönemin aynı zamanda en ünlü ressamıydı. Akıcı bir yazı ve parlak renkli minyatürlerle süslü kitabının bazı parçaları, sonradan Uygur yazıcıları tarafından İran ve Türkistan bölgelerine sokulan minyatür tarzı resmin, Mani ve müritleri eliyle doğmuş olabileceği varsayımını güçiendirmektedir. Avrupalılar tarafından sonradan Bağdat okulu adı verilen büyük minyatür çığırının, ortak anlatım ve tema özellikleri taşıyan Selçuklu çığırıyla birleştiği, daha doğrusu bu akımın bir kolu olduğu öne sürülebilir (S.K. Yetkin). Bağdat’ta resimlenmiş olan ilk elyazması kitaplar latinceden arapçaya çevrilmiş bazı bilim ve edebiyat kitaplarıdır. Bunlardan üçü önemlidir: Dioskorides’in Doğu dünyasında Kitabu’l Haşaiş (Otlar Kitabı) diye bilinen ve latinceye de çevrilmiş (Materia Medica) olan yapıtı Peri Hyles İatrikes (İlaç Bilgisi) adlı tıp kitabı; Hint edebiyatının ünlü yapıtı Bidpay’ın Kelile ve Dimne’sv, Ha-riri’nin öykülerinden oluşan Maka-mat. Bu kitapların çok sayıdaki kopyaları, çeşitli dünya müzelerine dağılmıştır. İlaç yapan hekimlerin, ameliyat yapan cerrahların tasvir edildiği Kitabu’l Haşaiş’lekı minyatürler özellikle renklerdeki uyum bakımından aynı dönemin Avrupa minyatürlerinden ayrılırlar. Bazı kaynaklar, bu ilk resimli elyazmalarında, geç dönem Eskiçağ ya da Bizans etkilerini aramışlardır. Ancak sonradan hikâye edebiyatına da geçecek olan bu resimleme anlayışı, Selçuklu sultanlarının ve emirlerinin kâtipleri Uygur Türk-leri tarafından geliştirilmiş olup, bütünüyle kendine özgü bir dünya görüşünün ürünüdür. Kitabu’l Haşa işin, XIII. yy. başlarında Abdullah İbn-el Fazıl tarafından resimlenmiş nüshasında, figürlere geniş yer verilmiş, doğa ise daha çok simgesel ağaç tasvirleriyle gösterilmiştir. Minyatürler sayfanın bütününü kaplamaz. XIII. yy’da, birçok kez resimlenmiş olan Hariri’nin Makamat’ında. minyatürler Türkistan ve İran kökenli ressamlar tarafından yapılmıştır. Hintçeden arapçaya çevrilen Kelile ve Dimne de, Doğu dünyasında uzun zaman yaygın etkisini korumuş bir yapıttır. Selçuklu sultanları, Doğulu minyatür ressamlarını saraylarına çağırarak Anadolu Selçuklularında minyatür sanatının gelişmesine büyük ortam hazırladılar. Ancak bu sanatçılar hakkında bilgilerimiz sınırlıdır. Mevleviliğin de bu gelişme üstünde katkısı bulunduğunu, Nakkaşı Rûm adıyla tanınan bazı minyatür ressamlarının Mevlana portrelerinden anlamaklayız. Aynüddevle, bunların en tanınmışıdır. Konya dolaylarındaki köşk duvarlarına çizdiği kalem işleriyle tanınan Bendereddin Yavaş ile Bedreddi-nî Tebrizî de bu ressamlar arasında sayılabilir. İran’ın Moğollar tarafından istila edilmesi bu bölgede yeni bir resim çığırının doğmasına yol açmış, Irak Selçukluları zamanında gelişen Bağdat okulu ise bölgesel nitelikleriyle bu çığırın bir başka yanını oluşturmuştur. Yakın zamanlara kadar Büyük Selçuklu dönemine ait resimli el-yazmalarınm varlığı bilinmemekteydi.

Bir aşk öyküsünü dile getiren Varka ve Gülşah adlı elyazması resimli kitabın bulunmasından sonra, minyatür geleneğinin Türk kökeniyle bağlantısı, biraz daha aydınlığa çıkabilmiştir. Günümüzde Topkapı Sarayı’nda bulunan resimli nüsha, farsça olup, yetmiş bir minyatür içermektedir. Gerek bu minyatürler, gerekse Anadolu Selçuklu dönemine ait başka resimli elyaz-maları, bir uzantısını Konya Alaeddin tepesinde ya da Beyşehir yakınındaki Kubadâbâd Sarayı kalıntılarında gördüğümüz fayans işçiliğiyle yakın benzerlikler ortaya koymaktadır. Bu çini parçaları üstündeki figürlü tasvirler, Anadolu’da şekillenen resim sanatının, Horasan üslubunun bir devamı olduğunu da kanıtlamaktadır. Moğol döneminin bilinen ilk elyazması, ünlü Menâfi-ülHayavan adlı yapıtın farsça nüshasıdır. Buradaki resimlerde hayvanlar, şematik çizgilerle gösterilmiş, kıvrımlı hatlara yer verilmiştir. Uzakdoğu resminin bir etkisi de sayabileceğimiz bu üslup, değişik nüshalarına tanık olduğumuz Cami-üt Tevarih ‘teki İlhanlılar dönemi minyatürlerine bağlanabilir. Ama bu dönemde en çok resimlenen kitap. Şehname olmuştur. Firdevsi’nin bu ünlü yapıtı, Türk-Moğol çizgisinin en belirgin özelliklerinden kaynaklanan resimlerle süslenmiştir. İran’ın ulusal kahramanlık destanı sayabileceğimiz Şehname geleneği, bu ülkede destansı şiirin yanı sıra, yeni bir sanat türü olarak destansı resmin de doğmasını sağlamıştır (M.Ş. İpşiroğlu). Bu resim tarzı, XIV. yy. İslam kitap ressamlığında da yeni bir çığırın temelini atmıştır.
Timur, XV. yy. başında Bağdat’ı alınca, bu yörede köklü bir resim geleneği oluşturan birçok sanatçıyı Semer-kand’a götürmüştü. Şiraz ve Bağdat’ ta bu dönemde yazılmış elyazmaları bunun kanıtıdır. Bu nedenle Şiraz’a. Timur çığırının beşiği olarak bakılır. Yüzyılın başında yaşayan Cüneyddüs Sullani’nin minyatürleri. E.Kühnel’e göre, kompozisyon sorunlarını çözmede gösterdiği kolaylık ve manzaralarındaki İtalyan “Qualtrocenlo”sunu anımsatan romantik anlatımıyla bizi hayretler içinde bırakır (S.K. Yetkin).

Aynı dönemin bir başka merkeziyse Herat’tı. Burada Şahruh zamanında yapılmış elyazmaları, birçok müzeye dağılmış durumdadır. Kemaleddin Bihzad, bu dönemin en ünlü ressamıdır. Kopyalarının yaygın olması, Bih-zad’ın yaşadığı dönemde üstat düzeyinde saygı ve ilgi gördüğünü kanıtlamaktadır. Timur’un yaşamını ve zaferlerini anlatan Zafername’ deki XV. yy. minyatürleri bunu gösterir. Niza-mi’nin kaleminden çıkan ünlü elyazması Hamse ’deki resimler de bu sanatçının imzasını taşır.

XVI. yy. başlarında ve Safeviler döneminde, minyatür sanatının merkezi Tebriz’dir. Bihzad’m bu kentte yetiştirdiği minyatür ressamları, Timur çığırının özellikleriyle Safevi üslubunu birleştirmişlerdir. Mir Musavvir, Ağa Mirek ve Muzaffer Ali, dönemin başlıca ressamlarıdır. Timur soyundan gelen Babürlüler zamanında ve özellikle Şah Cihan’m saltanatı sırasında da Timur üslubu temel alınmıştır.
Osmanlı dönemi minyatürleri, uzun bir zaman İran geleneği içinde düşünülmüş ve bu dönemin minyatürlerini, benzeri Doğu-İslam minyatürlerinden ayıran özgün değerler çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Oysa Arap-Fars kültürüne bağlandığı halde, Os-manlı kültürü bu gelenek içinde kendine özgü değerlerini ayakta tutmuş ve minyatür sanatına da bu değerlerin damgasmı vurmayı başarmıştır. İstanbul, Osmanlılarm başkenti olduktan sonra, burası Doğu-İslam dünyasının sayılı merkezleri arasına katılmış, padişahların yazdırdığı elyazması yapıtlar, gerek konuları, gerekse tasvirlerinin çizgi ve renk nitelikleri yönünden, başka İslam merkezlerinin aym nitelikli ürünlerine benze-memiştir. İran’ın duygusal ve şiirsel metin üslubu, Osmanlı metinlerine uymadığı gibi, bu metinleri süsleyen minyatürler de, İran’ın kahramanlara duyduğu aşırı hayranlığın abartılı anlatımına benzemez. Osmanlı minyatürü, bu yönüyle gerçekçidir, gerçek olayların tasvirine dayanır, belgesel-liğe önem verir, toplumsal yaşama arkasını dönmez, halkın gündelik yaşamı ve eğlence dünyası, minyatür sanatçısının ügi alanım oluşturur. Erken dönemlerde başlamış olan Batı ile ilişkiler, Osmanlı minyatürünün XVIII. yy’a kadar uzanan geleneğini bozmamış, uzam derinliği, anatomi gibi Batı resminin temel kavramları, bu resimden uzak kalmıştır; Osmanh resim sanatı, Yeniçağ ile ilişki kurmuş, ama özüyle Ortaçağ’a bağlı niteliğini değiştirmemiştir (M.Ş. îpşiroğlu).
Fatih döneminin, adı bilinen tek ressamı Nakkaş Sinan’dır. Venedik’te öğrenim gören ve sarayda nakkaşbaşı olarak görev yapan Sinan Bey, günümüzde Topkapı Sarayı’nda bulunan Fatih portresiyle tammr. Kanuni döneminde yeni bir canlanmaya tanık olmaktayız. Aym zamanda tarihçi, matematikçi ve hattat olan Matrakçı Na-suh’un, Kanuni Süleyman’ın Irak seferini anlatan Beyan-ı Menazil-i Se-fer-i Irakeyn (İki Irak Seferinin Konak Yerlerinin Anlatılması) adlı elyazması kitaptaki minyatürleri, Osmanlı manzara ressamlığının da en önemli belgeleri arasında sayılabilir. Zama nının kentlerini “canlı ve inandırıcı” bir görünüş içinde yansıtan Nasuh’un minyatürleri, aym zamanda bir “şehircilik merakı”nm da ürünleridir (H.G. Yurdaydm).

15 72’de 80 yaşında ölen ve denizci olduğu için “Reis” lakabıyla anılan Ni-gâri’nin asıl adı Haydar’dır. Kanuni döneminin ressamları arasında önemli bir yeri bulunan Nigâri’nin resimleri, daha çok portreleri konu almakta, bu yönüyle kendi döneminin tanığı niteliğini taşımaktadır. Kanuni ve Barbaros portreleri, bu arada anılabilir.

XVI. yy’ı ve Murat III dönemini, Osmanlı minyatürcülüğü bakımından verimli bir dönem sayabiliriz. Nakkaş Osman, bu dönemin kuşkusuz en ünlü sanatçısıdır. Gelibolulu Mustafa Ali’ninMenâkib-i Hünerveran (Hünerli Kimselerin Menkıbeleri) adlı kitabında haklı olarak övdüğü Nakkaş Osman, Seyit Lokman’ın yazdığı Surna-me’nin minyatürlerinde, Murat IH’ün oğlunun sünnet törenlerini ve eğlencelerini anlatmakta, 52 gün süren bu düğünü bütün ayrıntılarıyla çizgilerine geçirmektedir. Eski adıyla Atmey-danı, günümüzdeki adıyla Sultanahmet Meydanı’nda önemli kişiler için yapılmış olan köşklerin ve locaların önünde marifetlerini sunan göstericiler, onun bu minyatürlerinde gerçekçi bir görüşle ele alınmış, düğünün bütün canlılığı gösterilmiştir. Tümü tek elden çıkmamış olan, ama büyük bölümü Osman’m kişiliğini yansıtan bu minyatürlerin, Topkapı Sara-yı’ndaki resim atölyesinde hazırlandığını biliyoruz. Osmanlı kitap ressamlığında bu atölye, usta-çırak ilişkilerinin biçimlendiği yer olmuş ve sanatçılar buradan yetişmişlerdir. Osman, bu atölyede nakkaşbaşı unvanını taşımaktaydı. Surname ressamlığının da kurucusu sayabileceğimiz Nakkaş Osman, minyatürlerinde tek bir uzam içinde geçen olaylar zincirini bütün belgesel ve eğlenceli yönleriyle bize aktarmakta, bu nedenle de tarihe ışık tutmaktadır. Osman’m minyatürlerini, başka minyatürlerle birlikte kapsayan ikinci önemli yapıt, Şehname geleneğinin Osmanlı’ya yansımış biçimi sayabileceğimiz Seyyit Lokman’ın Hü-nemame’sidir. Başta Kanuni olmak üzere Osmanlı padişahlarının savaşlarını av ve spor eğlencelerini konu alan bu yapıttaki minyatürler, uyum içindeki renklerinin yalınlığıyla dikkati çeker. XVIII. yy’da Ahmet Iü’ün nakkaşbaşısı, asıl adı Abdülcelil olan Levnî’dir. Onun minyatürleriyle, Os-manlı kitap ressamlığı geleneğine Batı resminin etkileri karışmaya başlamış ve böylece iki boyutlu, derinlikten uzak tasvir geleneği, bu dönemden sonra yerini Batılı resim tekniklerine bırakmıştır (Bkz. İSLÂM sanatı, LEVNÎ).

Yorum yazın