Hümanizm ve Sanat

Hümanizm ve Sanat

Hümanizm deyimi, Latincede kültür anlamına gelen “humanitas” sözcüğünden kaynaklanmaktadır. Rönesans dönemindeki özgül anlamıysa, Eski Yunan ve Roma metinlerine eğilerek yapılan dil ve yazın çalışmalarını içermektedir. Hümanizm akımının temelinde, yeni bir yaşam anlayışı ve duygusu yaratmak, dinden bağımsız bir kültür kurmak, insanı ve dünyasal yaşamı odak alan bir düşün oluşturma eğilimi yatıyordu. Ünlü Yunan bilgini Protogoras’ın “Her şeyin ölçüsü insandır” sözü bu akımın özünü çok güzel yansıtmaktadır. Hümanist akımın en tipik ve en ünlü yazarı, aynı zamanda öncüsü olan Petrark, ortaçağ düşünürü St. Augustin ile kendi arasında geçen düşsel bir söyleşi kaleme almıştır. Petrark bu söyleşide St. Augustin’e şöyle bir soru yöneltmektedir: “İnsan dünyasal yaşamla mı ilgilenmeli, yoksa öldükten sonra gideceği öte dünyaya mı hazırlamalı kendisini?”. Tartışmanın gelişmesiyle, öte dünyaya er geç gidileceğine göre insanın bu dünyanın erinç ve erdemlerinin tadına varması gerektiği görüşü üstünlük kazanır. Bu metin, hümanist akımın genel tavrını çok güzel açıklamaktadır.
Hümanist akım, Yunanca bilgisi ve antik el yazmalarını ortaya çıkarma eğilimini tutkuya dönüştürdü. İtalyan hümanistlerinden Bokaçyo, Yunanca öğrenmeye başladı. Yunanca bilenlerin sayısının hızla artması üzerine Venedik’teki Aidine Basımevi, Yunan yazınının önemli örneklerini basmaya koyuldu.
Antik kültüre duyulan ilgi yalnızca Yunancay- la sınırlı kalmadı. Hümanistler Latin tarihçisi Livy’i, Latin ozanı Virgilius’u okudular. Çiçero’ nun mektup ve söylevlerini incelediler. Bu mektuplarda insanın hem kişisel, hem de toplumsal yaşamına değer vermesi gerektiği vurgulanıyordu. Bu yapıtları örnek alarak kendileri de Latince yapıtlar verdiler. Vernaküler yazın diye bilinen, günlük dili de yazına soktular. Petrark, İtalyanca soneler ve öğrencisi Giovanni Bokaçyo “Dekame- ron Destanı” olarak bilinen 100 öyküsünü yazdı. Makyavelli, ünlü kitabı “Hükümdar” da bir yöneticinin nasıl davranması ve hangi nitelikleri taşıması gerektiğini anlatıyordu.
HollandalI hümanist Desiderius Erasmus “Safdilliğe övgü” adlı kitabında, ortaçağın bağnaz değer yargılarına saldırıyordu. Fransız hümanasiti Rabelais, ‘Pantagruel” ve “Gargantua” adlı öykülerinde, insanların budalalıklarıyla eğleniyordu. Erasmus’un çağdaşı ve dostu olan İngiliz hümanisti Sir Thomas More,Latince kaleme aldığı “Ütopya” adındaki ünlü kitabında, çağının İngiltere’sindeki toplumsal bozuklukları, eleştirel bir bakışla anlatıyordu. Ütopya düşsel bir ada devletidir. Latince “Hiçbir yerde olmayan” anlamına gelen ütopya sözcüğü daha sonraları gerçekleşmesi olanaksız durumlar için bir sıfat olarak
kullanılmıştır. Ütopya devletinin yönetim biçimi ilkel komünizmi çağrıştırmaktadır.
İngiliz Rönesans’ının yazın alanındaki en önemli yapıtları Goffrey Chaucer’in Canterbury Masalları, XVI. yüzyılda Edmund Spenser’in yazdığı Periler Kraliçesiydi (The Fairy Oueen) . Ayrıca bu dönemin büyük İngiliz ozan ve yazarı William Shakespeare, önemini günümüze kadar koruyan pek çok yapıt vermiştir. Shakespeare, oyunlarının konularını çeşitli kaynaklardan aldı. Bu- konularda antik dünyadan da pek çok iz bulunur. İngiliz Halk Tiyatrosunun gelenekleriyle, Rönesans ruhunu birleştiren bu büyük yazar, insana, insan değerlerine, insan eşitliğine önem vermiş, dinsel bağnazlıklara, ırk ayırımına karşı çıkmıştır. Oyunları arasında en ünlüsü Hamlet’te bir Rönesans hükümdarının nasıl olması gerektiği yolunda ipuçları buluruz. Bu hükümdar iyi eğitilmeli, gerçekten ve doğrudan yana olmalıdır. Bilime ve sanata önem vermelidir. Oyunlarında her zaman gerçek, yalana, iki yüzlülüğe üstün gelir.

hümanistler ve din
Hümanistlerin Teoloji (Tanrıbilim) ile fazlaca ilgilendikleri söylenemez. Ancak, eski metinlere duydukları ilgi nedeniyle Incil’e de eğildiler. Erasmus, Yeni Ahid’in (İncil) Yunanca çevirisini buldu. Erasmus’a göre bir Hıristiyan, İsa’nın felsefesini iyi bilmeliydi. Erasmus, bu felsefede tanrısal kavramlardan çok, insana verilen önemin egemen olduğunu savunuyordu. İnsanlar birbirine nasıl davranmalı? İşte Hıristiyan felsefesinin özü buydu. Böylelikle Hıristiyanlığın ortaçağda geçerli olan geleneksel yorumu, yerini yeni bir yaklaşıma bırakıyordu.
Protestan reformculuğunun lideri Martin Lut- her, geleneksel inançların yeniden gözden geçirilmesi görüşünü ortaya attı.
Hıristiyan öğretisine bu yeni bakış, skolastik çağın bağnaz değer yargılarını kökünden sarsacak ve yeni bir Hıristiyan ruhunun doğmasına yol açacaktı.
Lorenzo Valla gibi bir hümanist, bir yandan kilisedeki yolsuzluklara çatarken, öte yandan De Libero Arbitrio adlı kitabında Hıristiyanlığa olan bağlılığını ve bilinçliliğini kanıtlamıştır.

Yorum yazın