Yaşam ve Ölüm

Hepimiz daha doğduğumuz andan başlayarak kafamızda bir «dünya modeli» oluşturmaya koyuluruz. Bu, çevremizdeki dünyaya ilişkin bildiğimiz yada bildiğimizi sandığımız her şey içeren bir modeldir. Bu model, kendi görebildiğimiz ölçüde kendi bedenlerimizi ve zihinlerimizi; tanıdığımız şeyleri ve kişileri, tasarılarımızı, beklenti ve umutlarımızı (1) içerir. Kimi zaman «dünya modelimiz»i altüst eden bir olay — örneğin, sevdiğimiz bir insanı umulmadık bir anda yitirmeniz — ortaya çıkabilir. Bu durumda, daha önceki varsayımlarımızın birçoğundan vazgeçmek ve onca zamandır yaratmış olduğumuz dünyayı bin bir güçlükle yeniden oluşturmak zorunda kalabiliriz. Böyle bir değişiklik deneyimine, «psikososyal geçiş» yada bunalım dönemi adı verilir.

Değişiklik ve Yitirme Karşısında Tepkiler

Bunalım dönemleri hem zaman, hem de güç kaybına yol açar ve az çok düzenli bir seyir izlerler (2). Değişiklik özellikle umulmadık bir zamanda gelirse ve büyük olursa, ilk başta, genellikle derin sarsıntı, yads\ma ve olup bitene inanmama aşamasıyle karşılaşılır. İnsan olup biteni kavrayamaz ve hiçbir değişiklik olmamış gibi davranır.
Ama çok geçmeden ortaya çıkan değişikliği kavramaya başlar. O zaman bunu, insanın yitirdiği dünyayı yeniden ele geçirmek ve eski modeli korumak üzere vargücüyle çabaladığı bir dönem izler. Çabaların durmadan boşa çıkması, mücadeleden vazgeçilmesine yol açar ve bunun ardından da bir düş kırıklığı, vurdumduymazlık ve umutsuzluk dönemi gelir. En sonunda, yaşama isteği yavaş yavaş yeniden doğar ve yeni yeni girişimlerde bulunulur. Dolayısıyle son aşamada, bir yeniden düzene koyma ve iyileşme görülür.

Ölüm ve Yoksunluk

Sanırız en yıkıcı ve ürkütücü değişiklik, sağlıklı bir insanın ölümcül bir hastalığa yakalanmasıdır. Ölüm öylesine köklü bir değişikliktir ki, yalnızca ölecek olan insan öleceğini düşünmekten kaçınmakla kalmaz, aynı zamanda çevresindeki bütün insanlar da hasta mutlaka iyileşecekmiş gibi davranırlar. İlginç bir nokta da, duygusal bakımdan destek gördükleri, acıları ve hastalığın öteki belirtileri hafiflediği zaman, birçok insanın sonunda hastalıklarıyla ilgili tüm gerçeklerin kendilerine açıklanmasını istemeleridir. Bu durumda genellikle yakalandıkları hastalığı kabullendikleri bir aşamaya ulaşırlar. Bu aşamada hastalığın doğuracağı sonuçları olduğu gibi kavrayarak, ömürlerinin geri kalan bölümünü yeniden düzenleyebilir ve sonuna kadar yaşamaktan zevk alabilirler (6-7).
Ölümle başetmek, ölümü dünya modelinin doğal bir parçası olarak kabul eden bir yaşam felsefesini gerektirir. Böyle bir felsefenin pek ender görüldüğü modern Batı toplumunda ölüm, «dokunulmaz» (tabu) bir konu olarak, cinsel konuların yerini almıştır. Bunun sonucunda da ölmekte olanlar ve geriye kalanlar, kimi zaman, en fazla gerekseme duydukları anda insan ilişkilerinden yoksun kalmaktadırlar.

Haklı olarak, insanın öldükten sonra dertlerinin sona erdiği düşünülebilir. Oysa geriye kalanlar için yeni bir alışma evresi başlar. Hemen bütün toplumlarda yaşamdan ölüme geçişi belirleyen dinsel törenler ve toplumsal olaylar, bu alışma evresinde geriye kalanlar için destek de olabilir köstek de. Geride kalan, kendi dünya modelinin önemli bir değişikliğe uğraması zorunluğuyla yüz yüze gelir.

Ölüm olgusunu uzun bir zaman olmamış saymak, mümkün değildir. Çok geçmeden derin sarsıntı, yerini üzüntüden kaynaklanan acılara bırakır. Bu evrede insanın üzüntüden zayıfladığı ve bitkin düştüğü görülür.

Sakatlık ve Yaşlılık

Hastalıklar ve kazalar, bedensel sakatlıklara yolaçabilir. Bu durumda insan yalnızca yitirmiş olduğu yeteneğine değil, aynı zamanda yaşamın o yetenekle birlikte yokolan yönlerine de üzülür. Kol yada bacak gibi bir organını yitiren insan, artık yapamayacağı iş için, üstesinden gelemeyeceği sporlar ve öteki etkinlikler için ve yok-olmuş gibi görünen gelecekle ilgili bazı tasarılar için üzüntü duyar.

Sakat insanların uğradıkları gerçek kayıpların ardından, ister istemez duyacakları üzüntüyü alt edebilmeleri için, zamana ve duygusal desteğe gereksemeleri vardır. Kavrama süreci sona erinceye kadar, sakatlıklar için gerekli becerileri öğrenmekte isteksizlik göstermeleri doğaldır.
Yaşlılar bir dizi şeyden yoksun kalır ve bir dizi sakatlığa uğrarlar. Bu eksiklikleri yenmeye çalışırken çoğu zaman, yaşama alanlarını daraltır ve kendilerini çevrelerindeki insanların çoğundan koparırlar. Ama bir yandan da, kendilerine ayırdıkları dar çevredeki değişikliklerden gocunur duruma gelirler. Yaşlı bir insan kendi odasına ve özel eşyalarına, genç bir insandan çok daha fazla önem verir.

Gerçi üzüntü ve yitirme dönemleri tehlikeli dönemlerdir; ama aynı zamanda insanların önüne yeni fırsatlar da çıkarırlar. Böyle dönemlerden geçenler, kimi zaman, eskisinden daha olgun ve daha sağlam insanlar durumuna gelebilirler. Aşırı bir ürkekliğe kapılarak yada «bütünüyle yıkılarak» yenik düşenlerse, ileride uğrayacakları kayıplara katlanma konusunda daha da büyük güçlüklerle karşılaşabilirler. Bir ölüm yada kayıpla karşılaşanlar için en değerli avuntu kaynağı, yakın dost ve akrabalarından göreceği sevgi dolu destek ve özendir. Çağdaş toplumda duyguların dile getirilmesi konusunda gittikçe artan bir çekingenlik göze çarpmaktadır. Kendiliğinden sevgi gösterileri, kimi zaman verilmesi en güç, ama en değerli armağanlardır; çünkü geride kalan insana bir başına olmadığını anlatırlar.

Yaşam ve ölüm sorunları
İnsan her zaman ne yapması gerektiğini, görevlerinin neler olduğunu, ne gibi hakları bulunduğu ve başkalarına hangi hakları tanıdığını sorup durmuştur. İnsan, seçim yapmaktan kaçınamadığı için, ahlaksal bir varlıktır. Bu seçimleri yapmak, genellikle güç olduğundan, insan seçim yapabilme ve davranışlarını değerlendirebilme konusunda kendisine, kolaylık sağlayacak ilke ve ahlak sistemleri (genellikle bir dinde yada felsefede dile gelen) geliştirmiştir. Böylece, «iyi» ile «kötü»nün ne olduğu konusunda somut ve ortak bir kanı edinmiştir.

Özellikle büyük ölçüde laik toplumlarda, bu ilkelerin, mutlak yâni dışsal ve üstün bir güç tarafından konmuş ilkeler mi, yoksa insanlar tarafından yaratılmış ilkeler mi oldukları sorunu tartışmalıdır. FYodor Dostoyevski (1821-1881), «Eğer Tanrı yoksa, her şey mübahtır» demişti. Ama ilkelerin, toplu yaşamayı mümkün kılan ortak kuralları temsil ettiği de, kuşkusuz, yadsınamaz.
Ahlak sistemlerine ilişkin tutumlar kabaca iki türe ayrılabilir. Ahlak ilkeleri (sözgelimi, «öldürmeyeceksin!» buyruğunda olduğu gibi) ilkin saptanıp, sonra da doğuracağı sonuçlara ve her durumun kendine özgü koşullarına bakılmaksızın, uygulanabilir. (Gerçekte böyle uygulanan pek az değer vardır; örneğin, birçok hristi-‘ yan mezhebi, savaş sırasında insanları adam öldürmeye itmiştir.) Ama bugün, ahlakla ilgili bu «mutlakçı» yaklaşımın tersine, ahlaksal değerlere karşı, ele alman olayın bütün koşullarının hesaba katıldığı «durumcu», yada «yararcı» (utilitarian) bir yaklaşım daha yaygındır.

Bilim ve Ahlak

Gerçekte, günümüzün ahlak sorunlarının hiçbiri yeni sorunlar değildir. Yalnızca günümüzde, eski çağlara oranla, belki de, daha zorlayıcı bir görünüme bürünmüşlerdir. Çünkü modern bilim, insanın aldığı kararların sonuçlarının etki alanını büyük ölçüde genişletmiştir.

Bu, modem savaşta son derece açıktır. Savaşanlar, birbirlerinden ve eylemlerinin savaş içindeki sonuçlarından, uzakta bulunmaktadırlar. Savaş, artık, iki ordu arasında meydana gelen basit bir çarpışma değildir. Savaşanlar. ile sa-vaşmayanlar arasındaki insanca ayrım ortadan kalkmıştır.
Sorun, atom ve hidrojen bombalarıyla doruk noktasına varmıştır (1). Birçok kimse, bu bombaların kullanılmaları şöyle dursun, geliştirilmelerine ve yapılmalarına bile karşı çıkmıştır. Çünkü bunların yıkıcı gücü, kullanılmalarını haklı gösterecek hiçbir neden bırakmamakta ve ışınım (radyasyon) büyük bir olasılıkla uzun dönemli etkiler yaratmaktadır. Peki, hayat «kurtarma» amacı, bu amaca erişmenin korkunç aracını haklı kılar mı? Nükleer gücün barışçı amaçlarla kullanılmasına ilişkin pratik sorunların ardında bir de ahlaksal sorun yatmaktadır: nükleer gücün kullanılmasının sağlayacağı yararlar (ne kadar büyük olursa olsun), yol açacağı tehlikeye (ne kadar küçük ve uzak olursa olsun) değer mi, değmez mi?

Tıp Alanındaki İkilemler

Tıp bilimindeki gelişmeler, deneylerde hayvan kullanmanın (4) ahlak açısından doğru olup olmadığı sorusundan tutun da, organ nakli ameliyatında (3) kullanılacak «yedek organlar»ın «ölü» vericilerden tam olarak ne zaman alınması gerektiği sorusuna kadar, birçok umulmadık sorun yaratmaktadır.

Tıbbın başka bir gelişme alanı (üreme üzerindeki denetimin artması) en çetin ahlak sorunlarından birine yeni boyutlar kazandırmıştır: Yaşama ve ölme konusunda karar verme hakkı kimdedir? Toplumsal sorumluluk ve kişi haklarına ilişkin bu büyük sorun, aynı zaemanda doğum kontrolunuıi başka bir alanı için de «genetik yapı» ve soy arıtımı (insan ırkının gensel yoluyla ıslahı) için de’sözkonu-sudur. Çünkü sonunda bilim adamı, bir çiftin çocuk yapma hakkını yok etme pahasına «soyu geliştirme»nin ahlak açısından doğru olup olmadığı sorusuyla karşılaşabilir.

Kısırlaştırma, tıbbi gerekçelerle üremeyi yasaklama yada kürtaj

(5) yoluyla yaşamı önlemenin ahlaka uygun olup olmaması ile cana kıymanın ahlaka uygun olup olmaması arasında yakın bir ilişki vardır. Sözgelimi bir kimse, dayanılması ve dindirilmesi olanaksız bir ağrıya yakalandığında yada bitkisel hayata geçtiğinde, «gönüllü acısız ölüm»ün (umutsuz durumda olan hastanın acısını dindirmek için hayatına son verme), temel insan haklarından biri olduğu öne sürülmüştür. Bu gibi durumlarda «mutlakçılar» ile. «göreciler»in bir-biriyle çatışan ahlak görüşleri en keskin bir biçimde açığa çıkar.
Kimi zaman da devlet, kendi istemini bireye zorla kabul ettirmek istediğinde bazı ahlak sorunları doğar. İstenilmeyen kişilerin «tasfiyesi»ne kadar gidilmese bile, örneğin toplum, çocukları büyük bir olasılıkla sakat doğacak olan geri zekalı bir kızın kısırlaştırılmasını buyurma hakkına sahip midir? Suç işlemeyi alışkanlık haline getirmiş kişileri tedaviyle mi düzeltmelidir; yoksa daha kökten bir çözümle, sonunda ortaya bir insandan çok, uysal bir robotun çıkmasını göze alarak, bu kişileri tam bir uyurgezer durumuna getiren bir beyin ameliyatıyla mı?

Ahlakın Kökeni

Dinsel olsun, laik olsun tüm ahlak gelenekleri bu gibi köktenci önlemleri iğrenç bulmaktadır. Çünkü bu gelenekler ahlakın ölçütü olarak «insanı» almakta ve bir insanın başka birinin onurunu ayaklar altına aldığı zaman, kendi onurunu da çiğnemiş olacağını ileri sürmektedirler. Bütün insanlar karşılıklı ilişki içindedirler. İnsanlar birbirlerinden ve gelecek kuşaklardan sorumludurlar. Çok belirgin olmayan durumlarda, görevlerin ne olduğu konusunda anlaşmazlıklar doğabilir. Ama insanlara duyulan sevgi ve saygı, ilişkilerde dürüstlük, kesin çözümler getirmese bile, ahlak sistemine temel oluşturacak bir çıkış noktası sağlayabilir.

Yorum yazın