Su kaybı Nedir – Dehidrasyon Nedir

Su kaybı Nedir – Dehidrasyon Nedir

su kaybı, dehîdratasyon olarak da bilinir, sıvı aliminin azalması ya da sıvı kaybının aşırı ölçüde artması nedeniyle vücuttaki suyun fizyolojik süreçlerde değişikliğe yol açacak düzeyde azalması. Su kaybının yanı sıra hemen her zaman sodyum, klorür ve potasyum gibi elektrolit ve asit-baz dengesinde de değişiklikler ortaya çıkar. Bu nedenle tedavide amaç suyla birlikte eksik olan elektrolit ya da bileşiklerin de vücuda verilmesi ve vücut sıvılarındaki normal yoğunluk ve dağılımlarının korunmasıdır.

En sık rastlanan su kaybı nedeni yeterince sıvı alınamamasıdır; sıklıkla açlıkla birlikte görülürse de susuzluk açlıktan çok daha kısa zamanda ve daha ağır bozukluklara neden olur. Normal olarak idrar, soluk verme, deriden buharlaşma ve dışkı yoluyla günde vücuttaki suyun yaklaşık yüzde 2,5’i (1-200 mİ) atılır. Deniz kazasında ya da çölde kaybolanlarda olduğu gibi, buna ek olarak terleme aşın ölçüde artarsa, su kaybı birkaç saat içinde şok ve ölüme neden olur. Bazı hastalıklarda ortaya çıkan yutma güçlüğü de su içmeyi engellerken, yaşlılık, hastalık ya da bilinç bulanıklığı susuzluk duygusunu köreltebilir ve kişinin normal günlük sıvı gereksinimini karşılayamamasına yol açar.

Su kaybının elektrolit kaybına oranla daha fazla olduğu hipertonik su kaybında hücre dışındaki sıvıların geçişme basına, hücre içi ortamdakinden fazladır. Sıvılar kural olarak geçişme basıncı düşük olan ortamdan yüksek olana doğru hareket ettiğinden, hücre içindeki su hücre dışındaki sıvıya geçerek bu sıvının geçişme basıncını düşürür ve hacmini artırarak normale yaklaştırır. Bu sıvı akımı sonucunda hücrede su kaybı ortaya çıkar; bu da, saf su kaybına her zaman eşlik eden susuzluk duygusuna yol açar.

Hipertonik su kaybının ortaya çıktığı hastalıklardan biri kan ve vücut sıvılarının asit ortama kaydığı şeker hastalığıdır. İdrarda glikoz bulunması normalde olduğundan daha fazla suyun da atılmasına, bunun sonucunda da sık sık ve bol miktarda işemeye ve su kaybına yol açar. Bu durum, azotu vücutlarında tutamadıkları için proteinlerin yıkılması sonucunda ortaya çıkan üreyi idrarla vücuttan atmak zorunda olan ve proteince zengin besinler alan hastalarda da görülür; üre de glikoz gibi idrara sıvı çektiğinden, bu hastalarda günlük idrar miktarı normalin çok üstündedir. Antidi-üretik hormon yetersizliğinde görülen şekersiz diyabet hastalığında böbrek borucukla-nnda suyun geri emilimi gerçekleşmediğinden idrar son derece seyreltik, içerdiği elektrolit miktarı çok düşüktür; bu durum böbreklerde su geri emilimini bozan bütün hastalıklarda görülür. Ağır ve geniş bir yüzeyi etkileyen yanıklarda da deriden aşırı miktarda su kaybı olur.

Elektrolit kaybının su kaybına oranla fazla olduğu durumlar hipotonik su kaybı olarak adlandırılır. Hücre dışındaki sıvılarda ve kan serumundaki sodyum yoğunluğunun azalması geçişme basıncının düşmesine, böylece suyun hücrelere girmesine neden olur. Bu yolla hücre dışı ortamda ortaya çıkan su kaybında hücreler sıvıyla dolu olduğundan susuzluk duygusu görülmez. Hipotonik su kaybına yol açan hastalıkların başında böbreküstü bezinin yetersiz işlev görmesinden kaynaklanan Addison hastalığı gelir. Böbreküstü bezinin kabuk bölümünden salgılanan aldosteron adlı hormon

sodyumun böbreklerde kana geri emilimini düzenler. Addison hastalığında hormon salgısının yetersiz olması idrarla atılan sodyum miktarının artmasına, kandaki sodyum düzeyinin düşmesine yol açar. Bu durumda kanın yoğunluğunu normale döndürmek üzere idrarla normalin üstünde su atılması, ağır derecede su kaybına neden olur. Kronik böbrek yetmezliğinde de vücutta yeterince tuz tutulamadığından, besinlerle alınan tuz miktarı kısıtlanırsa, buna benzer bir tablo ortaya çıkar.

Sindirim kanalından 24 saatte geçen sıvı miktarı vücuttaki toplam su hacminin yüzde 20’si (8 litre) kadardır. Kusma ve ishalde bol miktarda sıvının yanı sıra her zaman elektrolit (örn. sodyum, potasyum) kaybı da olur. Elektrolit eksikliğinin neden olduğu bozukluklar lezyonun yer aldığı bölgeye ve hastaya verilmekte olan sıvıların bileşimine bağlıdır. Örneğin, mide kapısı daralmasında (pilor sterozm) görülen kusmada, mide sıvısıyla birlikte bol miktarda hipoklo-rik asit çıkacağından klorür eksikliği ön plandadır. Tedavi edilmediği halde komplikasyona yol açmayan kusma ve ishaldeki su ve elektrolit kaybı orantılıdır, vücut sıvılarının dengesini önemli ölçüde bozmaz.

Her tür su kaybı, günde ortalama 1-1,5 kg olmak üzere kilo kaybına yol açar. Su aliminin uzun süre kısıtlandığı durumlarda susuzluk duygusunun ardından ağızda kuruluk, tükürük miktarında artma ve yutkunma güçlüğü görülür. Susuzluk duygusunun, hücre içinden su kaybı ve hücre içi geçişme basıncının artması sonucunda oluştuğu düşünülmektedir. Hücreler içerdikleri sıvının yüzde l’ini kaybettiklerinde susuzluk duygusunun ortaya çıktığı, deneylerle gösterilmiştir.

Su kaybı ağırlaştıkça dokular büzüşüp kurumaya, deri kuruyup buruşmaya başlar; gözler gözyuvarlarında içeri çöker, gözyuva-sı yumuşar. Önceleri hafif derecede artan vücut sıcaklığı, durum ağırlaştıkça yükselir. Su kaybının beyindeki sıcaklık düzenleme merkezlerini doğrudan etkilediği düşünülmektedir. Su ve tuz kaybı arttıkça plazma hacmi ve kalpten pompalanan kan miktarıyla birlikte deriye giden kan miktarı azalır. Terlemenin azalması, hatta tümüyle kaybolması başlıca ısı düzenleme mekanizmasının bozulmasına neden olur; bunun sonucunda vücut sıcaklığı hızla artar.

Hücre içi ve hücre dışı sıvıların hacminde belirgin değişiklikler görülmesine karşın, kan plazmasının hacmi, bu değişikliklerin de yardımıyla hemen her zaman sabit kalır. Plazma hacminin düşmesi kalpten pompalanan kan hacminin de azalmasına, kalp atım hızının ileri derecede artmasına yol açar ve hastanın genel durumunun oldukça kötü olduğunu gösterir.

Uzun süreli susuzluklarda böbreklerde normal sıvı dengesini korumaya yönelik değişiklikler ortaya çıkar. Bununla birlikte, susuzluk sürerse plazma hacmi azalacağından, vücuttan atılan idrar miktarı da belirgin biçimde azalır. İdrar miktarı saatte 30 ml’nin üstünde olduğu sürece azotlu ve öbür katı artıklar böbreklerden atılabilir. İdrar miktarı bu düzeyin altına düşerse böbrek işlevleri kesintiye uğrayacağından, atılamayıp vücutta biriken bu maddelerin kandaki yoğunluğu artar. Öte yandan, derinin normal nemliliğinin azalması ısı düzenleme mekanizmasının bozulmasına, vücut sıcaklığının artmasına neden olur.

Su kaybı vücuttaki toplam sıvı hacminin yüzde 8’ini (4 litre) bulduğunda böbrek yetmezliği ortaya çıkar. Su kaybı 5-10 litre arasındaysa plazma hacmi azalır, kanın yoğunluğu ve ağdalılığı artar, böbrek yetersizliği nedeniyle kanda yüksek düzeyde üre birikir, kan basıncı düşer. Önceden hiçbir hastalığı olmayan bir erişkinde sıvı kaybının 12-15 litreyi bulması ölümle sonuçlanır. Çocuklar, yaşlılar ve hastalarda çok daha düşük düzeydeki su kaybı ölüme neden olabilir.

Su kaybı tedavisinde amaç, vücuda suyun yanı sıra sıvı dengesini yeniden normal sınırlara getirmek üzere gerekli elektrolitleri vermek ve azotlu metabolizma artıklarının vücutta birikmesine engel olmaktır. Öte yandan ilk hedef su kaybına neden olan etkeni ortadan kaldırmak olmalıdır. Çeşitli elektrolitler ve kanın öbür bileşenlerinin düzeyi biyokimyasal yöntemlerle saptanıp plazma hacminin ölçülmesinden sonra gerekli orandaki su ve elektrolit çözeltileri dikkatle hesaplanan dozlarda verilirse, böbrekler yeniden işlev görmeye başlar; kandaki metabolizma artıklarının vücuttan atılmasıyla, hücre, hücre dışı sıvı ve plazma arasındaki duyarlı denge yeniden kurulur.

Yorum yazın