Psikiyatri Nedir – Ne iş Yapar

Psikiyatri Nedir – Ne iş Yapar

Akıl hastalıklarının tedavisi amacını güden tıp dalı.

Firavunlar dönemindeki Mısır’dan ve Hippokrates çağı Yunanistan’ından bu yana, çok eski bir gelenek, akim sapıtmalarına ve manevi acıya karşı sıvı ilaçların kullanılmasını önermişti. Gerçekten de, tıp, yüzyıllar ve uygarlıklar boyunca, ruh ve akıl alanına yerleşme konusunda güçlük çekmişti. Büyü, kutsallık düşüncesi ve mucize inancı, tıbbı tamı tamına ezmese de her zaman tehdit etmişti.

Mucize inancı, ruhsal bozuklukları, doğaüstü olaylar olarak görüyor ve büyücünün ya da efsuncunun gücünden yardım umuyordu. Bilimsel eğilimli bir psikiyatrinin XIX. yy’daki yeni ve ağır bir gelişmeyle kimliğini kazanması, beynin, işleyişinin ve hastalıklarının incelenmesinin sağladığı bilgiler sayesinde gerçekleşti. Uzun süre yalnızca, karma bir uzmanlık dalı olan nöropsikiyatri egemen oldu ve akıl rahatsızlığını organik bir değişikliğe bağlayan “organik bozukluk modeli” kimi zaman parlak uygulamalar gerçekleştirdi.

ÇOK ÖZGÜN BİR UZMANLIK

Ama ciddi ve önemsiz, sürekli ve geçici, kişisel ve toplumsal bozuklukların dökümü yapılınca, nörolojik “model”in çoğunlukla elverişli olmadığı ortaya çıktı. Böylece, psikogenetik, psikanalize dayanan, davranışçı, dilbilimsel, vb. yaklaşımlara başvurmak gerekti. Psikiyatr, kuramsal girişimlerinde olduğu gibi, pratiğinde de özerkliğe kavuştu. Ama daha kibarca adlandırma kaygısıyla, psikiyatra, “nörolog” ya da “ruhbilimci” dendi. Psikiyatride, birbirine karışmakla birlikte, kabaca üç büyük tedavi tarzı ayırt edebiliriz: Ruhsal tedaviler (psikoterapi), fizyolojik tedaviler (fizyoterapi) ya da kimyasal tedaviler (şimyoterapi ya da kemoterapi) ve toplumsal tedaviler (sosyoterapi).
İnsan ruhunun gene bir başka insan ruhu tarafından tedavisi demek olan serbest ya da kendiliğinden ruhsal tedavi, yani psikoterapi avutmaya, ahlak öğüdüne ve hatta çekişmeye dönüşme tehlikesiyle büyük ölçüde karşı karşıyadır. Bu tekniklerin, özellikle akıl hastalıkları alanında çoğunlukla başarısızlığa uğraması, başka yaklaşımlara başvurulmasına yol açtı. Bilincin yönlendirilmesinin yerini, dinleme aldı. Hasta ile hekim arasındaki bağıntıda, dirençler, duygusal aktarım, karşı karşıya gelen iki insanın fantazmaları ve istekleri gibi dinamik olayların saptanması, psikoterapiyi uygulayanları ve ilk olarak da Freud’u, psikanaliz yoluna sürükledi. Yeni – pavlovculuk ya da davranışçılık gibi en akılsal teknikler, belli bir an gelince, bunu göz önüne almak zorunda kaldı.

PSİKOFARMAKOLOjİYE DOĞRU

Eskiçağ’dan beri, kafatası şokuyla, yüksek ateşle, bazı maddelerin yutulmasıyla bilincin değişikliğe uğratılabileceği ve hatta kimliğin bir başka biçime sokulabileceği biliniyordu. Benzerlik ilkesi, hastalığın kökeni olduğu sanılan yerde çarenin aranması yönelimine yol açtı. Bu tarih öncesinde, su tedavisi (hidroterapi) ve kısıtlı bir ilaç uygulaması, hatırlanması gereken biricik yöntemlerdir. Ancak iki dünya savaşı arasında, bir ölçüde tehlikesiz sayılabilecek konvülsivoterapik tekniklerin belirlenmesi, psikozların doğal evriminin dönüşüme uğratılmasını ve yersiz olarak elektroşok denen yöntemle, melankoli bunalımlarının etkin biçimde tedavisini sağladı. 1952’de, “nöroleptik” bir etkiyle, psikozların en aşın belirimlerini denetim altına alabilen kimyasal maddeler hazırlandı ve 1957’de, yeni kimyasal maddeler, melankolinin tedavisinde elektroşokla rekabet edecek duruma girdi. Bu büyük buluşların çevresinde, dozaj ve yerlendirme konusundaki deneysel ve kimyasal yöntemlerin yardımıyla, psikofarmakoloji kuruldu. Bazı ipnoz doğurucu ve yatıştırıcı ilaçların aşırı kullandırılmasına karşı duyulan haklı kızgınlık, son yirmi yılın eczacılık alanındaki başarılarını unutturmamalıdır.

TIMARHANEDEN KURUMSAL ELEŞTİRİYE

Michel Foucault’nun ileri sürdüğü gibi, “deliler”in baskı altına alınmasının gerçek kökeni, XVII. ve XVIII. yy Tarda egemen olan akılcı ve klasik düzendir. Ama akıl hastalarının korunma, barınma ve bakımını öngören yasalar Avrupa’da (sözgelimi, Fransa’da) XIX.yy’da kondu. Ağır akıl hastasını, hastaneye kapatılmış bir kimse olarak gören bu yasalar, çok sayıda insanı, gruplarda toplayarak birbirinden ayırıyor ve bu yaşam, rahatsızlığın sürüp gitmesine yol açan bir zemin hazırlıyordu. Ama gene de, akıl hastasının kente yöneltilmesi konusundaki önemli hareket, psikiyatri hastanesi diye adlandırılan bu tımarhanelerde XX.yy’da ortaya çıktı. Hekimler ve hastalar, dışardan zorla kabul ettirilen yapıların doğurduğu tehlikeleri yavaş yavaş fark ettiler. Avrupa’da donmuş ve yabancılaştın nitelik taşıyan bu yapılar, bürokratik biçim içinde, tımarhanelerin eski duvarlarını yeniden yükseltiyordu. Uyanık ve güçlü bir eleştirinin sürdürülmesi gereği de buradan doğuyordu. İyilikseverlik tutkusunun etkisinde kalan ve çoğunlukla İngiliz kaynaklı olan “karşı-psikiyatri”, bu tâlim daimin temellerini inkâr etmeye yöneldi ve “akıl hastası var mı?” diye sormaktan kaçınmadı. Kimi zaman aşırılıklara kaçan bu tutum, resmi psikiyatriyi, üretken bir tarzda “rahatsız” etti. Psikanalizcilerin ve ergoterapötlerin de kimi zaman içine girmelerine karşın, psikiyatrın etkinlik göstereceği özgül alan, hiç kuşkusuz, psikozun alanıdır. Nevroz alanı ise paylaşılamamaktadır. Kimyasal maddelerin bu alanda tedavide oynadığı rol daha önemsiz, ama genel ilaç tüketimi hâlâ yüksektir. Karakter bozukluklarının, ruhsal dengesizliğin, uyuşturucu düşkünlüğünün ve genç suçluların karanlık alanında psikiyatr, yürütülmesi güç yardım ve desteklenme ilişkileri içinde bulunmaktadır. Psikiyatrın tıpla, sağlık korumayla ve genel sağlık sorunlarıyla da sıkı bir bağı vardır.

SON YILLARDAKİ GELİŞMELER

Psikiyatri, tıp uzmanlıkları alanında genişlemeye ve özgünlüğünü ortaya koymaya devam etmektedir. Son zamanlarda, karşı-psikiyatri yüzünden içine düştüğü bunalım, daha da pekişmesine yol açtı. Ayrıca psikiyatri şu üç alanda önemli ilerlemeler gerçekleştirdi: Biyolojik psikiyatri, akıl hastalıklarının oluşumu ve toplumsal etkiler.

BİYOLOJİK PSİKİYATRİ
biyokimya alanında elde edilen bilgilerin yam sıra “davranışçı” ya da bilimkuramsal alanlardaki edinimleri de bir araya getirir ve belli bir ilinti içine sokar. Merkez sinir sisteminde, haber verme akımı süreçlerinin gittikçe daha ayrıntıyla bilinmesi, nörotrasmetörler (haber verici sinir organları) ile şu ya da bu akıl rahatsızlığı arasında birçok karşılıklı bağıntının bulunmasını olanaklı kıldı. Çok sağlam ve eksiksiz bir açıklama yapılamadığı durumlarda, belli bir nörotransmetörün güçsüzlüğü ya da aşırı etkinliği ile şizofreni ya da melankoli hastalığı arasında ilişki kuran modeller kurulabilmektedir. Psikotrop, nöroleptik ve sinir çöküntüsünü gideren ilaçların etkililiği, bu modelleri doğrulamaktadır. Yakın bir gelecekte, radyo-izotop izleyicilerin (karbon 11, oksijen 15) saptamaları ve radyoaktif maddelerin dağılımının sinetik incelenmesi sayesinde, daha ince ve derin biyolojik doğrulamalar yapılacağı umulabüir. Bu tür bilgiler, konum kameraları (pozitif elektronlar) ya da gama-ansefalografi (gama ışınlarıyla tümbeyinin radyografisini çıkarmak) sayesinde elde edilir. Ayrı biyokimyacılar, tümbeyinin, dolaylı ya da dolaysız olarak iç salgı bezleri sistemini nasıl yönettiğini gösterdiler. Böylece gerçek bir kavramsal devrim ortaya çıktı: Tümbeyinde hücresel alıcıların son zamanlarda keşfedilmesi, psikotroplarm etki mekanizmalarını daha iyi açıklamayı olanaklı kıldı. Radyoaktif izleyicilerin saptadığı moleküller aracılığıyla, dışardan gelmiş, afyon içeren ya da afyon etkisinde olan uyuşturucu maddelere duyarlı beyin kesimlerinin kesinlikle belirlenmesi, “içsel ligand” kavramının ortaya atılmasına yol açtı. Gerçekten de böylece saptanan alıcılar, içten gelen, yani organizmanın ürettiği uyuşturuculara doğal olarak duyarlı olmak zorundaydı. Andorfinlerin bulunması, sinir sisteminin birçok aracısını ve psikotropları (yatıştırıcı olarak kullanılan benzodiazepinler) kapsayacak biçimde genişletilen bu varsayımı apaçık bir biçimde doğruladı. Akıl hastalıklarının kimyasal ürünlerle tedavisi (şimyoterapi ya da kemoterapi), yapılan buluşlardan sonuna kadar yararlanmış değildir henüz. Ama, psikotrop ilaçla iyileştirilmekte ve bu tür ilaçlar çeşit olarak zenginleştirilmektedir. Daha kolaylıkla alınan ve sinir çöküntüsünü hafifleten ilaçlar ve klasik nöroleptiğin tedavi edemediği belirtiler üstünde etkili olan özgün moleküller, bunların örnekleridir. Yatıştırıcı ya da ruhsal açıdan uyarıcı ilaçların verilmesi gittikçe daha ince bir iş haline gelmekte ve topyekûn tedavi programı (psikoterapi, toplumsal yerleştirme, elde edilen sonuçların sistemli olarak denetlenmesi) içine girmektedir. Psikiyatri, biyokimya dışında, davranışçılığa da yeniden ilgi duymaktadır. Günümüzdeki tekniklerin, koşullandırmayı çözme alanındaki ciddiliği, daha önceki davranışçı psikiyatrinin yol açtığı temelsiz görüşleri ortadan kaldırmaktadır. Kuram bilimsel açıdan, tıbbın ve dolayısıyla psikiyatrinin uygulamalı bilimler olduğu ve bu durumlarından ötürü bağım sız bir statü talep edemeyecekleri doğrudur; ama dilbilimim sibernetiğin genel sistemler kuramının ya da sistemciliğin ve ayrıca etnoloji ile verilerin bilişim yoluyla işlenişinin, günümüzde psikiyatriye, elde edilen sonuçların akılcı bir değerlendirilmesiyle bilimsel bir söylem ortaya koyma olanağını verdiği de doğrudur.
GENETİK PSİKİYATRİ
(akıl hastalıklarının oluşumunun incelenmesi), psikanalizin etkisi altındadır. Psikanaliz çiler ya da psikanaliz okulları arasındaki çatışmalar, birikmiş bilgilerin yayılmasını engellememiştir. Gelecekte ki mesleklerinin yürütülmesi için gerekli olan psikanaliz öğrenimini yapar genç psikiyatrların sayısı gittikçe art maktadır. 1975’te 150 farklı psikoterapi tekniği olduğu saptanmıştı. Ama bunlar arasında en önemli olanların Freud’a dayanan ana görüşlere uzak tan ya da yakından bağlı oldukların: unutmamak gerekir.
TOPLUMSAL PSİKİYATRİ ya da psikiyatri olgularına toplumda verilmesi gereken yer. büyük ilerlemeler gerçekleştirdi. Eleştirici düşünceler, somut gerçekleştirmelere yol açtı: Tedavi evleri; kulüpler; özel yerler; karşılaşma alanları; vb. Geleneksel kuramlarda daha önce yapıldığı gibi, günümüzde hastalar ve hekimler, deneyimlerini toplantılarda ve kongrelerde açıklamaktadırlar.

Yorum yazın