Psikanaliz Nedir – Psikanaliz Nasıl Yapılır

Psikanaliz Nedir – Psikanaliz Nasıl Yapılır

Bilinçdışı ruhsal süreçlerin irdelenmesine, benin savunmasının pekiştirilmesine ve aktarıma (bütün bunlar, hastanın etkin işbirliğiyle gerçekleş-tirilmektedir) dayanan ve ruhsal rahatsızlıkları (özellikle nevrozları) iyileştirmeye yönelen yöntem (1885’ten başlayarak Sigmund Freud tarafından bulunmuştur).

PSİKANALİZİN DOĞUŞU
Freud’un çağında hekim, mekanikçi ve olgucu (pozitivist) bir görüş benimsiyor, hastalığın, yalnızca anatomik (bozunlar) ve fizyolojik (işlevsel bozukluklar) etkenleriyle ilgileniyor, fiziksel ve kimyasal tedavi yöntemlerinden başkasını kullanmıyor ve hastalığın ruhsal yanma önem vermeyi, bilimsel değeri pek az bir şey olarak görüyordu. Psikiyatri uzmanları bile, belirtilerin sınıflanmasından ileri geçilebileceğini düşünmüyorlardı. AmaSal-petriere’deki Charcot’nun ve Nancy’ deki Bernham’ın Fransız okulunu bunun dışında tutmak gerekir. Nitekim bu okul, ipnoz (ya da hipnoz) uykusunun hastanın yaşamındaki örseleyici bir olaya ilişkin unutulmuş anıları ortaya çıkardığım saptamıştı. Bu tedavide, uykudan sonra hastaya, çektiği rahatsızlıkların ortadan kalktığı söyleniyordu (Bkz. İPNOTİZMA).

Freud, ipnozun yerine tamı tamına ruhsal bir yöntemi, yani serbest çağrışımların incelenmesini koymayı düşündü. Bu tedavi süresince hasta, kendisine en utandırıcı gelen imgelerin ve fikirlerin hiçbirini saklamadan, düşündüğü ve hayal ettiğin her şeyi psikanalizciye söylüyor, gördüğü bütün düşleri de anlatıyordu. Psikanalizci, bu anıların karmakarışıklığını çözerek, hastanın gösterdiği dirençleri aşarak, nevroza yol açmış olan geçmiş olayı ortaya çıkarabiliyordu. Tedavi, hastaya, rahatsızlığının gerilerdeki uzak kökenini yavaş yavaş açıklamaktan ve rahatsızlığın mekanizmasını en ince ayrıntılarına kadar açıklamaktan başka şey değildi. Böylece hasta, daha güçlenmiş benliğiyle, rahatsızlığım çektiği bilinçdışı çatışmayı, bastırmak yerine apaçık görerek göğüsleyebiliyordu. Bu bilinç edinmenin etkililiği, ilk çocukluğun, abartılı bir kabahatlilik duygusuna yol açarak aşırı bir biçimde dramatikleştirdiği çatışmaların gerçekçi bir gözle değerlendirilmesinden geliyordu özellikle.

Ayrıca hasta, kişisel dramını simgesel olarak yaşıyor ve psikanalizcinin kişiliğine yansıtarak dışsallaştırıyor ve böylece dramından kurtuluyordu (daha sonra vazgeçilmez olarak kabul edilen aktarım olayıdır bu).

Freud’un uyguladığı biçimiyle psikanaliz tedavisinde hiçbir ilaç kullanılmıyor ve yalnızca, psikanalizci ile hastası arasında çok yakm ve içten bir dizi görüşme yapılıyordu. Tedavi, haftada birkaç seans olmak üzere bir yıldan fazla sürebilirdi. Ama bu tedavi akıl hastalıklarının tüm alanına uygulanamıyordu ve Freud’un kendisi, psikozların bu yöntemle gerektiği gibi tedavi edilemeyeceğini söylemişti (Bkz. PSİKOZ).

Psikanalizde Evreler

Çocuğun bedeninin belli bir bölümünün önem kazanmasıyla ve haz duyulmasına yol açmasıyla (erojen bölgeler) belirlenen çocuk cinselliğinin aşamalarına, psikanalizde evre denir. Freud’un açıkladığı biçimiyle bu cinselliğin aşamaları ya da evreleri, belli bir düzen izler ve daha sonraki evrede aşılması ve bütünleştirilmesi gereken belli bir kişilik yapısını dile getirir.

ORAL EVRE
Birinci evre, erojen bölgenin ağız ve dudaklar olduğu (yaşamın ilk yıb) oral evredir. Meme emmeye bağb olan bu haz, hızla bağımsızlaşır ve parmak emmek gibi davranışlara yönelir. Çocuğun ilk yaşadığı dram, memeden kesilmedir. Memeden kesme sert ve ruhsal açıdan örseleyici olursa, oral özellikler üstünde yoğunlaşan takılmalara yol açar: Benmerkezcilik; sevgiyle davranamama eksikliği; narsisizm.
SADİK-ANAL EVRE
İki ve üç yaşlarındaysa sadik-anal evre ortaya çıkar. Erojen bölge anüstür ve bu, dışkılamayla ilintilidir. Gerçekten de, dışkı maddelerinin tutulması ve anüs çevresinin uyarılması, çocuğa haz vermektedir. Bu sırada çocuk, ilk toplumsal yasaklamalarla da karşılaşır. Temizliğin öğrenilmesi, çocuğun disiplinli hareketlerinin şefkatle karşı-bk görmesi, onun, bu baş eğişine bir simgesel anlam vermesine yol açar. Çocuk da buna karşılık yetişkini ödüllendirir ya da cezalandırır. Özellikle, yetişkinin eleştirileri karşısında saldırganlığını gösterir (sadizm) ya da aynı davranışı kendine döndürür ve yöneltir (mazoşizm).
FALLİK EVRE
Kabaca, dördüncü ya da beşinci yaşlarda ortaya çıkar. Erojen bölge üremsel bölgedir (penis ve klitoris) ve haz, mastürbasyonla elde edilir. Bu dönemde çocuk, kendisini ruhsal açıdan örseleyen gerçeği, yani cinslerin farkhhğmı öğrenir. Bu farkı da, penisin olması ya da olmaması biçiminde anlar. Bu durumda oğlan, iğdiş edilme bunaltısını duyar; kız ise fallusunun bulunmayışım bir eksiklik olarak yaşar. Fallik evrenin (fallus evresi) sonu kuramsal olarak, Oidipus kompleksinin bir yana atılmasına denk düşer.

ÖRTÜKLÜK EVRESİ
Bunlardan sonra örtüklük evresi gelir (altı yaşmdan erinliğe kadar). Bu evrenin özellikleri, cinsel itkilerin azalması, çocuk bel-lekyitimi, enerjinin cinsel olmayan amaçlara yönelmesi (toplumsal duygular), ahlaksal engellemelerin kurulması ve daha sonra cinselliğin özgür olarak yaşanmasını köstekleyecek utanç ve tiksinti duygularının ortaya çıkmasıdır. Freud, bu evrenin, hayvan yaşamında bulunmadığını belirtir.

ÜREMSEL EVRE
Tam anlamıyla üremsel evre, erinlikle ortaya çıkar ancak. Bunun fizyolojik olgunlaşma belirtileri, herkesçe bilinmektedir. Ruhsal düzeydeyse, cinsel itkiler güçlenir, Oidipus kompleksi canlanır; parçasal itkiler, belli üremsel bölgelerin ağır basması dolayısıyla bütünleşir ve örgütlenir, karşı cinsten bireyler cinsel nesne olarak görülür ve itkilerin gücüne karşı durmak için ben, bir dizi savunma önlemi alır (delikanlılık idealizmi).

BİLİNÇDIŞININ DİNAMİKLİĞİ

Bu ilginç tedavi, kuramsal düzeyde bazı buluşların gerçekleştirilmesine yol açtı ve bunlar, psikanaliz pratiğiyle ilişkili olarak gittikçe derinleştirildi.

Gerçi Freud, bilinçdışı kavramım ilk ortaya atan değildi. Ama bilinçdışının dinamikliğinin çok büyük önem taşıdığım kabul etmesi ve onu sistemli biçimde irdelemeye girişmesi, Freud’un büyük yamydı. Artık “ruhsal” (psişik) ile “bilinçli”, eşanlamlı sözcükler değildi ve insan davranışları, ruhsal enerjinin çeşitli nesnelere yöneltilmesini düzenleyen bilinçdışı süreçlerle büyük ölçüde açıklanıyor ve ayrıca bunlara gösterilen direnç de göz önünde tutuluyordu. Bu süreçler, nevrozların oluşumunu ve evrimini açıkladığı gibi, önemsiz görülen birçok davranışı (unutmalar, lapsüsler, boşa çıkan edimler, düşlerin içeriği) da açıklar.

Dinamik bilinçdışı kavramı, çatışma kavramına sıkı sıkıya bağlıdır. Çünkü, nevrozların oluşumu kadar “normal” insanın, yani nevrozları aşmayı ba
şarmış kişinin ruhsal yaşamının işle-l yişini de çatışmamn gerçekleriyle! açıklamak gerekir ve normal ile patoJ lojik arasındaki fark hiçbir zaman! mutlak değildir.

CİNSELLİĞİN ÖNEMİ

Meslektaşlarının büyük şaşkınlığına! karşın nevrozların çoğunlukla cinsel kökenli olduğunu saptayan Freud, yal-l mzca üremselliğin (yetişkinin cinsel etkinliği) sınırları içinde kalmayıp onıl aşan çok geniş bir anlam vererek cini sellik kavramını da tepeden tırnağal değişikliğe uğrattı. 1

Freud’a göre cinsellik çocukluğun ilki yaşlarından başlar (bu görüşü de şaş-l kmlık yaratmıştır) ve bir dizi evreden! geçer. Bu evreler, bedenin belli bir! bölgesine (erojen bölge) takılıp kalma! özelliğiyle dikkati çeker ve oral (ağız-l sal), anal, fallik ve üremsel (beş ve altı! yaş ile ergenlik arasındaki örtüklük! döneminden sonra) evreler diye adandırılır. Yetişkinin cinselliğinin niteliği (nevrotik ya da sapık) doğuştanl itibaren başlayan bu önceki sürecel bağlıdır

Bu çocukluk durumları arasmdB Freud, Oidipus kompleksi de di i ği drama evrensel bir değer verB di. Burada söz konusu olan dram, ün ile beş yaş arasında, ana-babanın kari şı cinsten olanına duyulan tutkulu biıB bağlılık ve bununla ilintili olarak ayB m cinsten olana duyulan kıskançlı» dolu bir nefretti. Ama bu kompleks iki yanlı olduğundan, ana-babanın aypB cinsten olanına sevgi ve hayranlık v» buna ilintili olarak karşı cinsten olaB mna kıskançlık dolu bir nefret duyB mak da söz konusuydu. Bütün bunlarB yoğun bir suçluluk (kabahatlilik) duyB gusu içinde olup bitiyordu. Freud, inB samn daha sonraki bütün evrimininB oidipusçu durumu aşma Rîrzına bağB lı olduğunu ileri sürüyordu. I

İTKİLER KURAMI

Başlangıçta tartışma konusu olan bul buluşlar, bilinçdışı kavramını göz önü-1 ne almayan geleneksel ruhbilimin inB san konusunda ileri sürdüğü görüşül değişikliğe uğratacaktı kuşkusuz. 1 Freud’un başlıca buluşları, 1920 yılıy-1 la kabaca birbirinden aynlan iki bü-l yük evrede gerçekleşmiştir ve itkileri konusundaki görüşü ile ruhsal aygıtl konusundaki kuramına ilişkindir. I İtki (almanca Trieb) terimini, içgüdü I teriminden dikkatle ayırt etmek gere-1 kir (cinselliğin incelenmesi bu gereği açıkça ortaya koymuştur). ÖzellikleI iıayvansal yaşama uygun düşen içgüdü sözcüğü, türün kalıplaşmış bir davranışını belirtir ve bu davramş, amaçları ve kullandığı tekniklerle belirlenmiştir. Buna karşıt olarak itki, biyolojik nitelikli bir güç olmasma karşın, insan yaşamım etkileyen olaylara ve değişik nesnelere bağlı olarak ortaya çıkar ve çok çeşitli doyum biçimleri edinir.

İtkiler konusundaki ilk kuramlardan biri, libidoyu, ben itkilerinin ya da kendini-koruma itkilerinin karşısına dikiyordu. Libido, psikanalizin benimsediği çok geniş anlamdaki cinsel itkiye bağlı enerjinin nicel diyebileceğimiz yanını belirtir. Ama cinsel itkinin doyum arayışı, benin itküerinin direnciyle karşılaşır. Bu itkiler, cinsel nitelikli olmayan ve bireyin korunmasını amaçlayan temel biyolojik gereksinimlerin tümünü kapsar ve bunların en iyi örneği besin gereksinimidir: “Ruhumuzda etki gösteren organik itkilerin hepsi, ozanın kullandığı terimler uyarınca, açlık ve aşk diye sınıflandırılabilir.”
Benin itkileri, eğilimlerimizin doyuma ulaştırılmasını, toplumsal yaşamm ge-rekimlerine bağımlı kılan “gerçeklik ilkesi”ne boyun eğer. Ağır bastıkları zaman, cinsel itkileri bastıran, işte bu itkilerdir. Psikanaliz tedavisinir yol açtığı birçok buluş, Freud’un her insanda, önce bene yönelil olan (kendini-yıkma, mazoşizm) ve dış bir nesne üstünde yoğunlaşabüen (sa-dizm) çok derin saldırganlık ve yıkme eğilimleri olduğunu düşünmesine yo! açtı. Bunun üzerine Freud, itkiler; ilişkin ilk kuramını değişikliğe uğrat tı ve libido-benin itkileri ikiciliğinin ye rine yaşama itkilerini ölüm itkilerinin karşısına diken ve derin ruh yaşamı m Eros ile Thanatos arasındaki bir sa vaş gibi gören çok daha trajik bir iki cilik koydu.

İtkiler kuramı bir bakıma, insan ruhunun bir dinamiğidir, ama çatışmaya girebilen ve betimlenmeleri topik (yeı kuramı) diye adlandırılan birbirinden ayrı ruhsal merkezlerin (ya da düzeylerin) bulunduğunu da ileri sürer.

BİLİNÇDIŞI VE BİLİNÇÖNCESİ

Freud’un bu konudaki düşüncesi da değişiklikler gösterdi. İtkilere ilişkin ilk kuramla aynı zamanda ileri sürülen ilk iki topikte iki sistem karşı karşıya geliyordu: Bilinçdışı sistem ve bilinçöncesi-bilinç sistemi.

Bilinçdışı, itkilerin ve bastırılmış olan bütün ruhsal içeriklerin ve özellikle çocukluğun isteklerinin deposudur. Gerçeklik duygusunun yıkımına yol açacak biçimde tat alma (zevk) arayışıyla devinip durur. Bilinçdışmm itkileri, çok hareketlidirler ve çeşitli biçimlere bürünebilirler,-bilince sızmaya ve orada davranışlar olarak gerçekleşmeye (somutlaşmaya) yönelirler.

Büinçöncesi, somut olarak bilinçte bulunmayan, ama iradenin çağrısıyla bilinçte belirebilen ruhsal verilerin (anılar, bilgiler, alışkanlıklar) topluluğudur.

Bilinçdışı ile bilinçöncesi arasında bir engel, yani sansür vardır ve bilinçdışı isteklerim bilinçöncesine geçmesine, ancak onları dönüşüme uğratması, yeni kılıklara büründürmesi koşuluyla izin verir. Böyle olmazsa, istekleri bastırıp geri iter. Sansür, bilinçöncesi ile bilinç arasında da aynı işi görür, ama düşte gevşer ve zayıflar. Düşün bir psikanaliz aracı olarak önemi de işte buradan gelir.

O, ÜSTBEN VE BEN

Ama bastıranın, bilinçdışımn içinde bile gerçekleşebileceği konusundaki önemli buluş, Freud’un bu şemayı elden geçirmesine ve 1920’den sonra ruhsal aygıta ilişkin kesin görüşünü ileri sürmesine yol açtı. Buna göre Freud, üç düzey ayırt ediyordu: O; üstben; ben.

O. doğuştan ya da bastırılmış bütün bilinçdışı itkileri kapsıyordu, içgüdülerin bir çeşit deposuydu, yapılanma-mıştı, zamandışıydı, mantıksal düşünceyle ilgisizdi ve yalmzca tat duymaya yönelmişti.

Üstben, tam tersine yasaklamaların ve kısıtlamaların kaynağı olan ve beni sürekli olarak yargılayan bir yargıç gibiydi ve onun hoşuna gitmek için benimsenmesi gereken davranışların imgesi (benin ideali) gene ondan çıkıyordu. Üstbenin yargısı, O’ya kadar iniyor ve bastıranlarla bilinçdışı sansürlere kaynaklık ediyordu. O, daha doğuştan başlayarak var olduğu halde üstben, çocuğun kendi üstbenini, ana-babasımn imgesine göre oluşturduğu sırada Oidipus komleksini ana-baba kısıtlamalarını içselleştirerek tasfiye ettiği sırada oluşuyordu. Bundan ötürü üstben, aslında, toplumsal kökenliydi ve sertliği, daha sonra, siyasal, ahlaksal ve dinsel kuramların sertliğinden beslenecekti. Bazı itkilerimizin doyuma ulaşmasını önleyen, bu iistbendi. Bilinçöncesi de, somut olarak bilinçte bulunmamakla birlikte, istendiği zaman bilinçte ortaya çıkabilen tasarımların tümünü kapsıyordu. Ben ise, O’nun büinçdışmda uzayan bir farklılaşması olarak ele almıyordu. Benin rolü, O’nun, toplumsal gerçekliğin ve üstbenin çelişkili gerekircilerini sallantılı bir uzlaşmaya ulaştırarak kişiliğin bireşimini gerçekleştirmekti. Böylece nevroz, benin uğradığı bir başarısızlık; tedaviyse, kaybolmuş dengenin apaçık bir biçimde görülerek yeniden kazanılmasıydı ve burna, benin savunma mekanizmalarının pekiştirilmesi de eşlik ediyordu.

PSİKANALİZİN AÇIĞA VURDUĞU ŞEY

Freud, Die Traumdeutung (Düşlerini Yorumu, 1900) ve PsychopathologieI des Alltagslebens’den (Gündelik Ya-| şamın Psikopatolojisi, 1901) hemen! sonra, psikanaliz yönteminin uygulan! masının sağlayacağı büyük katkıyı I göstermek için tıp alanında çalışma-l yı bir yana bıraktı. Bu yöntem, düşler | ele alındığında, dış yüzü pek de önemli gibi görünmeyen bir içeriğin (bizim] hatırladığımız haliyle düşün) belli belirsizliğinin ardında yer alan ve san-1 sürle çarpıtılmış olan bilinçdışı isteklerimizi dile getiren örtük bir içeriğin bulunduğunu ve ortaya çıkarılabilece-] ğini öğretmişti

Unutmalara ve boşa çıkan edimlere! (niçin bir lapsüs yapıyorduk, ya da biri sözcüğün yerine niçin bir başkasını! okuyor ya da yazıyorduk?) gelince, bu-J rada da raslantı, düşlerde olduğun! dan daha fazla söz konusu değildi.1 Hatta daha ciddi kazalar (önemli biri düşme ya da bir yerini yakma), psika-J naliz yapıldıktan sonra, hastanın, ken-| dişini, farkından olmaksızın cezalan! dırması ve bilinçdışı bir eski kabaha-I tin acısını çıkarma gibi görülüyordu. I Araştırmaları boyunca Freud, nevro-l zun hezeyan dolu ürünlerinin, psika-l naliz tarafından incelenen güçlere! benzer güçleri işin içine sokan toplum! sal yaşam olaylarıyla benzerlik gös! terdiğini fark edip şaşırmaktan ala! mamıştı kendini. Freud şöyle yazıyor! du: “Nevrozlar, bir yandan, sanatın! dinin, felsefenin büyük ürünleriyle şa-| şırtıcı bir benzerlik gösteriyor ve ötel yandan, bu ürünlerin çarpıtılmış gö-l rüntüleri gibi ortaya çıkıyor. Nitekim! isterinin, çarpıtılmış bir sanat yapıtı! saplantılı bir nevrozun, çarpıtılmış biri din ve bir paranoyak mani olayının! çarpıtılmış bir felsefe sistemi olduğu! nu söyleyebiliriz (Totem und Tabu [To-1 tem ve Tabu, 1913]). |

Bu gözüpek varsayım, sanatçının kişiliği altında, toplumsal yaşamın ya- ] sakladığı ve genellikle bilinçdışı olan isteklerini hayalgücü dünyasında do- ] yuma ulaştırmaya yönelen dışadönük bir insanı bulup ortaya çıkarmayı ve bir sanat yapıtının temelindeki temaları, bir düşün görünürdeki içeriği gibi yorumlayıp gerçek anlamını açıklamayı olanaklı kılıyordu. Freud’a göre, Oidipus’un tasfiyesinde işin içine giren ve tam anlamıyla ço-cuksal nitelik taşıyan yakın akrabayla cinsel ilişki kurmaya ilişkin saplantılı düşünce, totem dinini benimseyen gruplarda yakın akrabayla cinsel ilişkinin yasaklamasını açıklıyordu ve kişisel bilinçdışı tabularda görülen güçlü bir istek ve üstbenin kesin bir yasaklaması arasındaki karşıtlığın benzerini, ilkel tabularda bulmak da olanaklıydı.

PSİKANALİZ AKIMI

1902’den sonra psikanaliz akımı doğup ortaya çıktı; bazı araştırmacılar ve hekimler Freud’un çevresinde toplandı ve hemen her yerde psikanaliz dernekleri kuruldu. Ama daha 1910’da bazı kuramsal sorunlar dolayısıyla görüş ayrılıkları belirdi. Sözgelimi Adler, cinsel içgüdünün değil, güçlü olma içgüdüsünün insan kişiliğini oluşturduğunu söyledi; jung, Freud’un cinselliğe gereğinden fazla önem verdiğini ileri sürdü ve kolektif bilinçdışı kavramını ortaya attı; Amerikan kültürcü okulu, Freud’un toplumsal-kültürel etkenleri ihmal ettiği ve ruhsallığın biyolojik güçlerinin önemini abarttığı görüşünü savundu (Malinovvski, Marğaret Mead, Karen Horney).
Oysa daha sonraki yıllarda bazı araştırmacılar Freud’a geri dönmeyi savundular ve yöntemlerinin şaşmaz bir biçimde uygulanması gerektiğini ileri sürdüler. Böylece psikanaliz, etnolojiyi, toplumbilimi, estetiği, ahlaksal ve dinsel yaşamı etkiledi. Başlangıçta hemen herkesin karşı çıktığı psikanaliz, zamanla uygarlığın bir olgusu haline geldi ve kavramları (her zaman gerektiği gibi kavranmış olmasa da), geniş bir kitlenin dilini, davranışını değişikliğe uğrattı.

Psikanaliz, yol açmaya devam ettiği tartışmalar ve araştırmalarla, çağdaş düşüncenin en önemli akımları arasında yer almaktadır.

Yorum yazın