İlaçların Zararları

İlaçların Zararları Nelerdir

İlkel insanlar hastalığı ilahi bir ceza olarak görürlerdi. Bu nedenle tıp, rahipler ve büyücü doktorlar tarafından uygulanırdı. Bu da adak vermek, kötü ruhları kovmak ve büyü gibi çoğunlukla mantıksız biçimlerde olurdu. Uzun süre bu sihir-din İkilisi tıb ve doğa gözlemlerinden edindiği bilgilerle su, ısı ve birçok şifalı bitkiyi tedavi amacıyla kullanarak kendine özgü bir kurum oluşturdu. Yüzyıllar yüzyılları kovalayıp büyük Akdeniz uygarlıklarının biri yükselip biri yok oldukça, hastalık ve rahatsızlıklara karşı savaş sosyal bir olaya dönüştü. Çeşitli tedavi ve kür türleri bir sisteme bağlanarak, gelecek kuşaklara iletilmeye başlandı. Sümer ve Babil yazılarında (İ.Ö. 1717 – 1665) tıbbi konulara rastlanır. Bunları, İ.Ö. 1500 – 1200’den kalma Mısır papirüsleri izler. Bu belgeler, aslında ilk bilinen tıbbi belgelerdir. En eski Çin belgeleri cerrahi tekniklerden, farmakolojiden ve tedavi uygulamalarından sözeder. Bunların hepsi de çok gelişmiş tekniklerdi. Gerçekten bunların bazıları (akupunktur gibi) günümüzde de hiçbir değişiklik yapılmadan kullanılmaktadır.-Hindistan’da hastalıklara karşı savaş daha çok cerrahide gelişmişti. İ.Ö. 5.yy.da Yunanistan’da ilk tıp okulları kuruldu. Fakat hastalıkların kötü ruhlarla ilişkisi olduğu görüşü antik dünyada yine de geçerliliğini sürdürdü. 2000 yıllık bir araştırma ve keşif çabasının (en önemlileri son 200 yılda yapıldı) sonunda hastalık kabusunun yok edilmesi başarıldı. Böylece tedavi edilemez gibi düşünülen difteri, sarı humma ve çiçek salgınları ortadan kalktı. Bir zamanlar difteriye yakalananların % 70’i ölüyordu, menenjitten ölenler ise hastalığa yakalananlar arasında % 90’ı buluyordu. Verem ile poliömyelit de korkulu hastalıklardandır. Bugün her ikisinin de antibiyotikler ve aşılarla önüne geçildi. Buna karşın günümüzde de hala birçok hastalık bilime meydan okumayı sürdürüyor. Modern tıp ise ilerleyen teşhis ve tedavi yöntemleri ile günden güne daha etkili duruma gelmekte ve 2000 yılına doğru bir takım kanser türlerinin denetim’ altına alınacağı ve bütün akıl hastalıklarının iyileştirileceği savı anlamsız gözükmemektedir. Tıbbın bütün büyük başarıları, insan bedeninin fizyolojisi ve morfolojisi üzerindeki bilgiler sayesinde oldu. Onun işlevlerinin birbiri ile bağlantılı olduğu ve karmaşık ilişkiler içinde bulunduğu anlaşıldı. Bedenimizin bu ilginç durumu en iyi biçimde kanda izlenebilir. Kan hiç kuşkusuz, bedenimizin en önemli iletişim aracıdır. Plazma olarak bilinen kan sıvısında, üç değişik tür hücre bulunur. Alyuvarlar, akyuvarlar, kan pulcukları. Erişkin bir insan bedeninde 5-6 litre kan bulunur. Bu kan, sinir sistemince 37° C ısıda tutulur. Dolaşım sistemi

93.000 km. uzunluğundadır. Kan bu yolu saatte 450 m. hızla alır. Alyuvarlar (eritrositler diye de bilinir) silindirik ve bikonkavdırlar; çapları 7-8 mikrondur, (mm.nin 1000’de biri). Bunlar kemik iliğinde (medulla ossium) dakikada

150.000 tane gibi bir hızla yapılırlar, 120 gün yaşarlar ve genellikle dalak veya karaciğerde ölürler. Her alyuvar 280 milyon hemoglobin molekülünü içerir. Hemoglobin çok karmaşık yapılı bir proteindir. Akciğerlere alınan soluk ile gelen oksijeni kendine bağlar, bedenin çeşitli işlevleri için enerji üreten hücrelere oksijen sağlar ve çıkan karbondioksidi verilen soluk ile atılmak üzere akciğerlere getiririr. Hemoglobin ortalama 90 gün yaşar, saatte 134 kez bedeni dolaşır, porfirin adlı pigment (boya maddesi) ile kana kırmızı rengini verir ve ömrü bittiği zaman içindeki demirin % 85’ini (hemoglobinden çıkan demir gereksinmesine göre) yeniden hemoglobin yapılmak üzere kemik iliğine

gönderilir,fazlası ise bedende depo edilir. Akyuvarlar ya dalökositler, kırmızı türdeşlerinden bir hayli farklıdırlar. Alyuvarların sayıları mm3 kanda 5 milyona varırken, akyuvarlar 7-8000 tanedirler. Dalakta, timusta, lenf bezlerinde ve kemik iliğinde dakikada 7.000.000 tane olmak üzere yapılırlar. 48 saatte ölürler ve çapları 12-20 mikrondur. Ünlü Amerikalı Hematolog William Holmes Crosby tarafından “küçük sıkıcı hücreler” diye tanımlanan bu hücreler,, 10-20 yıl öncesine kadar tıp çevrelerinde çok az ilgi uyandırıyordu. Bugün ise sadece hematolojide değil, biyolojinin de tamamen yeni bir dalında en önemli rolü oynamaktadırlar. En şaşırtıcı yönleri, görevlerinin organizmayı savunmak olmasıdır. Savunma görevini diopedesis denen bir olay ile yaparlar. Bu, lokositlerin zehiri üreten bakteri kaynağına doğru yaptıkları bir kitle hareketidir. Fagositoz denen bir başka olayla da bakteri veya başka bir yabancı cismi, canlı olsun olmasın yutarlar ve yok ederler. Lökositler bağışıklığın ilk aşamalarından sorumludurlar ve bedenin patolojik ya da gerilim koşullarında çoğalırlar. Örneğin sigara içenlerde lökositler, normale göre %30 fazladır.

En ufak kan hücreleri kan pulcuklarıdır. Çapları 2-3 mikron ve mm3 kandaki sayıları 300.000 kadardır. Bu hücreler, dakikada 300.000.000 adet olmak üzere kemik iliğinde üretilirler. Görevleri, kanamaları önlemektir. Kopan bir damardan çıkan kan, hava ile karşılaşır karşılaşmaz kan pulcukları onu pıhtılaştırırlar.

Damarlarımızdan akan bu olağanüstü ve karmaşık ırmak, tam ve eksiksiz bir biyokimya laboratuvarı gibi çalışmasıyla, öyle mitolojilere ve mistisizmlere, dinlere ve sihirbazlıklara ilham kaynağı olmuştur ki, Salvatore Quasimodo çağdaş bir şiirinde ondan esinlenmiş ve şöyle yazmıştır. “Yaşam kanın bir oyunudur” (La vita e un gioco del sangue).

Kan akımı yorulmaz bir motora bağlıdır: kalp. Kalp, 270 gr.dan biraz daha hafif, içi boş bir kastır. Dakikada yaklaşık 72 kez atar, her atışında 160 cm3 kan pompalar. Üzerini saran zara perikardiyum denir. İçindeki dört boşluk, durumlarına göre şöyle adlandırılırlar: sağ kulakçık ve sağ karıncık, sol kulakçık ve sol karıncık. Bu boşlukların kasılması ile doğan basınç, kanı bedenin içinde dolaştırır. Dolaşım iki farklı yolla olur: Biri kısa, öbürü çok daha uzun. Küçük dolaşım sisteminde, karbon diokside doymuş kan, sağ karıncıktan (ventrikülden) ve akciğer atardamarından geçer, akciğerlerde karbon dioksidi bırakır ve oksijen emer, sol kulakçığa (veya sol atriuma) akciğer toplardamarları yolu ile döner. Büyük dolaşım sisteminde ise, sol ventrikülü (karıncığı) terkeder, aorttan akar ve sayısız kolları ile bedenin her yerine pompalanır. Besleyici işini bitirdikten sonra toplardamarlara (venlere) döner ve kalbe geri gelir. Vena kava inferior (büyük alt vent) ve vena kava süperior (büyük üst vent) kalbin sağ antriumuna (kulakçığına) bağlıdır. Vücudun üst bölümündeki bütün toplardamarlar büyük üst vene (vena kava süperior), alt bölümündeki bütün toplardamarlar büyük alt vene (vena kava inferior) akarlar. Dahiyane bir supap sistemi, kanı doğru yönde akmaya zorlar, içe ve dışa hareketlerini denetler. Kanın karıncıklara akmasını sağlayan kalbin gevşeme dönemine, diyastol denir. Onları boşaltan kasılma ise sistol diye anılır. Kalpten çıkan arterler ve kalbe dönen venlerden başka, kılcal damarlardan oluşan bir ağ sistemi de vardır. Bir kılcal damar aortadan 800 kez daha incedir. Bu damarlar o derece yoğun ve çoktur ki, yan yana gelseler 6300 m2 lik bir alan kaplarlar. Kalp kası, bir çok hastalığa yakalanmak tehlikesi ile karşı karşıyadır, ama Meksika Ulusal Kardiyoloji Enstitüsü müdürü ve kurucusu Prof. Iguasia Chavez’in görüşüne göre önemli kalp hastalıkları, gelecek 25 yıl içinde ortadan kaldırılacaktır. Kalbin sağlıklı çalışması durumunda iki organ önem kazanmaktadır: akciğerler. Kalbin yanlarına yerleşmiş bu iki hava tulumunun ağırlığı, 1 kg. dan biraz daha azdır.

Süngere benzer bir dokudan yapılmışlardır ve alveol denen 750 milyon birime bölünürler. Bunların etrafında akciğer kılcal damarlarından yapılı yoğun bir ağ sistemi bulunur. Bunların uzunluğu 2500 km.dir. Ciğerler ile trakea, yani soluk borusu arasındaki bağlantı bronş denen borular ile sağlanır. Bunlar çok sayıda dallanmalar yaparlar. Öte yandan toraks ya da göğüs kafesinin elastikiyeti akciğerlere genişleme olanağı sağlar. Nefes alındığında hava, burun ya da ağız yolu ile içeri girer, gırtlaktan ve soluk borusundan geçerek bronşlara, oradan da akciğerlere gelir. Burada aleollere alınır ve oksijenini kılcal damarlar içindeki kana verir. Aynı zamanda, bu kılcal damarlara gelmiş olan karbon dioksit geri verilerek, aynı yolları tersten gitmek suretiyle ağız ve burundan dışarı atılır.

Bedenimizin bir başka önemli işlevi de, sindirim sistemince yüklenilmiş olan sindirim işlemidir. Bu sistem çeşitli besinlerin sindirilmesi ve emilmesi ile uğraşır. Sindirim sistemi 10-12 m. uzunluğundadır. Ağız, yutak, yemek borusu, mide, bağırsaklar ve anüsten oluşur. Bir yandan çok sayıda salgı bezi, sindirim kanalı dokusu içine yerleşmişken, diğer yandan bazı büyük bezler (örneğin, tükürük bezleri, pankreas ve karaciğer) bunun dışına yerleşmişlerdir. İlk sindirim ağızda, çiğneme ve tükürük yolu ile başlar. Bu ilk mekanik ve kimyasal işlemden sonra besinler, yutaktan sonra 27cm. uzunluktaki yemek borusundan geçerler ve kardia adı verilen yuvarlak bir ağızdan mideye girerler. Mide 1400 cm3 hacminde, sağlam bir torbadır. Duvarlarında mide suyunu salgılayan bezler bulunur. Bu sıvı besin maddelerini kolayca emilebilecek bir lapaya dönüştürür. Mide, bağırsaklara pilor denen bir kapı ile bağlıdır. Bağırsaklar üç ana bölüme ayrılırlar: Oniki parmak bağırsağı, ince bağırsaklar ve kalın bağırsaklar. Buralarda, mideden gelen besin maddelerinin çoğu, “villus” denen 5 milyon parmaksı çıkıntılarca emilir. Villuslar, bağırsağın iç yüzünü örten küçük koni biçiminde, yüksek emiş güçlü yapılardır. Pankreas, iki görevi olan bir bezdir. Bir yandan pankreas özsuyu salgılayarak, mide ve bağırsağa besinlerin sindirilmesinde yardım ederken, diğer yandan salgıladığı ve insülin olarak bilinen horman ile şeker metabolizmasını kontrol eder. Bu hormonun yokluğu, şeker hastalığım (diyabet) doğurur. Bu durılmda insülin,bedene dışardan verilmek durumunda kalır. Karaciğer 1500 gr. ağırlığındadır ve insan bedeninin en büyük salgı bezidir. Yağların emilmesi için gerekli olan bir sıvı salgılar. Bu sıvı safra diye bilinir ve safra kesesinde biriktirilir. Buna ek olarak, karaciğer kanın glikoz (şeker) düzeyini ayarlar, protein üretir, vitamin ve demir depolar. Suyun kullanımını denetler ve çok sayıda zehirli maddeyi zararsız hale getirir. Karaciğer birçok hastalık ve rahatsızlığa yakalanabilir. Bunların en ciddi olanı şüphesiz sirozdur. Siroz birkaç yıl öncesine kadar tedavi edilemiyordu. İnsanın çevresine kusursuz fiziksel ve psişik uyumu, davranış yeteneği, düşünmesi, haberleşmesi ve algılanan yaşantısı ve ilişkileri, beyin denen o şaşırtıcı ve eşsiz organ sayesinde gerçekleşir. Bu işlerde beyne, kendisine bağlı sinirler yardım ederler.

Sinir sistemi, işlevlerine göre iki bölüme ayrılır: Otonom Sinir Sistemi ve Merkezi Sinir Sistemi. Birincisi otomatik olarak yaşamı destekleyen organlarda (solunum aygıtı, dolaşım sistemi vs.) bulunan sinirleri kapsar. İkincisi ise hareket ettirici sistemi, duyuları ve insan ile çevresi arasında ilişki sağlayan bölümleri kapsar. En önemli görevlerinden biri de, omurga içinde bulunan ve 31 çift siniri denetleyen omurilik üzerindedir.

Bu karmaşık iletişim ağı, beyin tarafından çalıştırılır, durdurulur ve yönetilir. Beyin 1,5 kg. dan biraz daha az ağırlıkta, bedenin 48’de biri oranında küçük bir organdır. Buna karşın, insanın fiziksel ve ruhsal etkinliklerini denetleyen bu merkez öyle karmaşıktır ki, en gelişmiş bilgisayarlar arasında bile ona eş olabilecek bir aygıt yoktur. Beyin üzerindeki en son incelemeler, onun çeşitli bölgeleri arasında organik bir ilişkiyi ortaya koymuştur. Örneğin, bu ilişkinin çok şaşırtıcı bir özelliği, sağlam bir bölgenin, başka bir bölgenin yetmezliğinde onun görevlerini yüklenebilmesidir. Bedenin her yerine yayılmış olan 500.000 dokunma reseptörü (algılama birimi), 250.000 sıcak-soğuk reseptörü ve 3,5 milyon ağrı reseptörü, 10 saniyede 10 milyon birim bilgiyi işleyebilen beyine bağlıdır. Beyin, insanın belleği, aklı, bilinci ve zekasından sorumludur. Dünya üzerinde bir çok uzman ve bilim adamı, bu işlevlerin arkasında yatan birçok çözülmemiş sırları açıklamaya uğraşmaktadır. Diğer yandan (tarih sırasına göre), öğrenme zamanlarıyla ilgili önemli araştırmalar yapmış olan Columbia Üniversitesi’nden nörolog Robert Woodworth’ten, bellek türleri ve zamanlarını saptamış olan Pavia Üniversitesi’nden Prof. Pietro Mascherpa’ dan amnion sıvısı içindeki ceninin de belleği olduğunu ortaya koyan bir başka araştırmadan, uyanıklık merkezini bulan Pisa Üniversitesi’nden fizyolog Prof. Giovanni Moruzzi’den, beyin kabuğunda bellek merkezini bulan Montreal Üniversitesi’nden beyin cerrahı Prof. Wilder Penfield’den ve son olarak da klinikman 2 saat ölü olan bir insanı hayata döndüren Moskova’dan nörolog Prof. Vladimir Alexandr Negovskij’den söz etmeden geçemeyiz. Bedenimizin savunma mekanizmaları sayılmayacak kadar çoktur, ve değişken koşullara bağlı olarak çeşitli durumlar alabilirler. Fakat bunların içinde kuşkusuz en ilginci, alerjik bir kişinin bedenine yabancı ve zararlı bir madde (allerjen) girdiği zaman faaliyete geçendir. Bu madde kana girer girmez bir antijen (yani kendine karşı çalışacak antikor adı verilen proteinlerin yapimını uyaran madde) haline gelir. Antikorlar antijeni zararsız hale getirir, hatta bazı durumlarda yok ederler. Fakat allerjik kişi artık uyarılmıştır, yani o, antijenin yeni saldırılarına hazırdır. Sadece kanda değil aynı zamanda solunum sisteminde, mide ve bağırsaklarda da hazırdır. En iyi bilinen antijenler çiçek tozu, kabuklu deniz hayvanları, böğürtlen ve birçok ilaçlardır. İşin zor yanı, allerjiyi yapan maddeyi ortaya çıkarmaktır. Bir kez izole edildikten sonra, git gide daha çok miktarlarda verilerek, bu maddeye karşı bağışıklık oluşturulur. Allerjiler, Dünya nüfusunun %10’unu etkiler. Fakat birkaç yıl öncesine kadar, bunları ortaya çıkaran nedenler ve işleme mekanizmaları bilinmiyordu. Günümüzde kontrol altına alınmalarını, etkili panzehirlere borçluyuz. Bedenimiz, allerjenlerden daha saldırgan ve daha tehlikeli başka birçok etkenin tehdidi altındadır. Bu etkenlerin çıkardıkları hastalıkların birçoğu bir süre öncesine kadar iyileştirilemez olarak biliniyordu. Bu etkenler ikiye ayrılır: virüsler ve mikroDİar. Virüsler alışılmış mikroskonlarla incelenemevecek

kadar küçüktürler. Boyutları 10-250 milimikron arasında değişir, ancak elektron mikroskopu ile seçilebilirler. O kadar küçüktürler ki, bakteriyoloji deneylerinde kullanılan porselen filtrelerden ve kolloidal zarlardan yapılmış ultrafiltrelerden bile geçebilirler. Virüslerin başlıca bir özelliği de, hücre içinde yaşamaları ve çoğalmalarıdır. Böylece yalnız kanda dolaşan antikorlardan değil, antibiyotiklerden ve sülfanomidlerden de kurtulurlar. Ancak tahrip ettikleri hücreden çıkıp, yeni ve* sağlam bir hücre aradıkları zaman yok edilebilirler. Virüsler, çiçek hastalığı, sarı humma, çocuk felci ve grip gibi birçok hastalıktan sorumludurlar. Bu hastalıklar normalde selim olsalar da, bazı durumlarda bir hayli öldürücü olabilirler (1918’de 21 milyon kişi bundan ölmüştü). Mikroplar (bakteriler de denir) tek hücreli organizmalardır. Görünüşlerine göre koklar, basiller, vibriyonlar ve spiriller diye ayrılırlar. Bedene yaralardan, solunum sisteminden ve besinlerle girerler. Çoğu, insan sağlığına zararlı zehirli maddeler salgılar. Bu maddeler de antijen gibi davranarak, kanda karşıt antikorlar yapımını uyarırlar. Bakteriler, verem, tifüs, tetanos ve kolera gibi birçok ciddi hastalıktan sorumludurlar. Modern tıpta bakteriyolojik araştırma, en önemli teşhis yöntemlerinden biridir. Virüsün veya bakterinin hastalık etkeni özelliğini ortaya çıkarmakta kullanılır. Bu araştırma, enfeksiyon patolojisi için yapılan laboratuvar araştırmaları içinde, Louis Pasteur tarafından kurulan mikrobiyoloji biliminde yapılan ilerlemeler sayesinde en önemlilerinden biri olmuştur.

5 kasım 1860’da Paris Bilimler Akademisi’ne, bu Fransız bilim adamı şarap üreten mayaların yaşam etkinlikleri konusundaki unutulmaz raporunu sundu. Bu alkalik mayalanmadan sorumlu olan mikroorganizmayı saflaştırarak (kendisi bunu “havasız yaşam” diye tanımlamıştı, çünkü oksijen bu tür mayalanma olaylarında kullanılmıyordu), mikrobiyolojiye giden kapıyı açtı. Mikropların varlığını deneysel olarak göstermesi, insan ve hayvanları etkileyen bir takım hastalıkların etkenlerinin (şap hastalığı bakterilerinden tavuk kolerasına ve domuz yılancığına^, osteomyelitten kızıla ve kuduz virüsüne) ve herbirinin aşılarının bulunması, bulaşıcılık kuramının doğruluğunu kanıtladı. Ayrıca salgın hastalıkların mikrobik etkenleri konusunda yürütülen çağdaş deneysel araştırmaları başlattı. Bu hastalıkların etkenlerinin tanınmasıyla, organizmanın mikropların saldırılarına karşı tepkileri konusundaki bilgiler, ister istemez serumlar ve aşıların tedavi alanındaki etkileri konusundaki araştırmalara yeni bir yön verdi. Bu hayati önemdeki elemanlar, bedenin doğal savunma gücünü artırırlar. Plasmadan elde edilen serum, antikorlar denen globülinler (kan proteinleri) taşır. Bu antikorlar, organizmanın savunma mekanizmasında çok önemli bir işlev görürler. Serum, bulaşıcı hastalıkları geçirmiş insanlardan elde edilir, saklanır ve hastalığa yakalanmış veya yakalanma tehlikesinde olan insanlara verilir. Serum, aşılanmış hayvanlardan da elde edilebilir. Hayvan serumunun antitoksik etkisi ilk kez Polonyalı bilim adamı Paul Ehrlich tarafından bir araştırma yazısında işlenmiştir.

Diğer yandan aşılar, ölü veya zayıflatılmış mikroplardan hazırlanmışlarsa otojen, dışardan elde edilmiş mikroplardan hazırlanmışlarsa, heterojen aşılar adını alırlar.

Aşılama tekniği 1789’dan beri bilinir. O tarihlerde ünlü İngiliz doktoru Edward Jenner bir çocuğu, sığır çiçeği hastalığına tutulmuş bir sığırdan aldığı bir damla irin ile aşılamıştı. Bundan bir yüzyıl sanra Louis Pasteur, aşıyı daha da geliştirmiş ve günümüzde bütün Dünya’da yaygın bir uygulama alanı bulmuştur. Böylece aşılar, eskiden milyonlarca insanın canını alan o büyük salgınları önlemiş, hatta bir bölümünü tamamen ortadan kaldırmıştır. Kuramsal olarak, aşısı bulunmayacak bir salgın hastalık kalmamıştır. Bu tür hastalıklardan en son aşısı bulunan cüzzamdır. Bu aşı 1973 yılında Norveç’te, o tarihten tam 100 yıl önce bu korkunç hastalığın mikrobunu saflaştıran bilim adamı Armauer Hansen’in ülkesinde bulundu. Böylece immünoloji (bağışıklık bilimi) uzun bir süre mikrobiyolojinin bir yan dalı olarak kaldı ve çalışmalarını bedenin mikrobik saldırılara karşı savunma mekanizmalarını incelemekle sınırladı. Bugün bu bilimlerarası bilim, genetik, biyoloji, tıp ve matematiğin yardımı ile daha da ilerlemiş olarak yaşamın biyolojik işlevini çözümlemek uğraşı içindedir. Avustralya’da immünolog Gus Nossal “immünolojinin ikinci altın çağı başlıyalı daha birkaç yıl oldu.” demektedir. Milano’lu patalog Prof. Carlo Zamussi’ye göre, “immünolojideki ilerlemeler o kadar hızlıdır ki, klinik tıp ona yetişememektedir.” Bunun anlamı, otoim-mün (bedenin kendi organlarına karşı bağışıklık kazanması) hastalıkları, immünolojik tolerans, nakledilen organların reddedilmesi ve habis urların gelişimi ve gerilemesinde bağışıklık mekanizmalarının rolü gibi, bir takım bağışıklık olaylarının bulunması, klinik uygulamalarda pek yer bulamamıştır. 1939’da salgın hastalıklarda tedavi amacı ile yapılan araştırmalar, köklü bir değişime uğradı. İngiliz bakteriyolog Alexander Fleming, stafilokokların gelişmesini engelleyen bir tür küften penisilin adını verdiği bir madde elde etmeyi basardı. Bu maddenin kitle halinde üretimine başlanınca insanın şimdiye kadar bildiği en etkili ilaç olduğu görüldü. Fleming’in bu buluşuyla antibiyotik çağı başlamış oluyordu. Tıp tarihinde ilk kez zatürre, menenjit ve zatülcemp gibi ciddi hastalıklar, antibiotikler sayesinde hızla tedavi edildi. 1944’te Amerikalı mikrobiyolog Selman Abraham Maksman streptomisini buldu. Streptomisin, özellikle verem ve boşaltım sistemi iltihaplarına karşı etkiliydi. Dört yıl sonra 1948’de kloramfenikol bulundu. Bu da tifusa karşı şaşırtıcı etkide bir silahtı ve bunu tetrasiklinin bulunuşu izledi. Antibiyotikler, bakterilerin üreme ve çoğalmasını, doğrudan hücre duvarını etkileyerek durduruyorlardı. Hücre duvarı bakteriyi dış dünyadan ayırıyor, koruyor ve savunuyordu. Bütün bunlardan şu çıkarılabilir: Bir hastalık ve ona yol açan nedenleri ile ilgili bilgimiz ne kadar çoksa, tedavi uygulamalarındaki başarı oranı o kadar yüksektir. Bu, özellikle kanser denen o karanlık hastalığın (onkologlara göre “1000 çeşitli nedenli 100 ayrı hastalık”) neden denetimden çıktığını, deneysel patolojiyi alt etmeye devam ettiğini ve etkili bir tedavisinin olmadığını çok iyi açıklar.

Bu çok ciddi hastalık epitel dokudan bir veya iki hücrenin yozlaşması ve normal hücrelerin zararına hızla çoğalmasıyla gelişir. Yoz küreler devleşirler ve tutunma yetilerini kaybederler. Bu anormal davranışın nedenleri bilinmemektedir. Kesin olarak bilinen, bazı urların virüs kökenli olduklarıdır. Organizmanın bağışıklık kontrolünün bozulmasıyla kanser hücrelerinin yozlaşması olayları arasında bağ olduğunu bilmek, birçok bilim adamı için cesaret kırıcıdır. “Onkojenik” kuram diye de bilinen başka bir kuram, nedenleri evrim merdiveninin ilk basamaklarına bağlayarak, onkojenik (kanser yapıcı) bir virüsün uzak bir kökünün hücrelerine girerek başarılı kuşaklara genetik verilerini aktardığını öne sürer. Ama bunlar ne kadar mantıklı görünürlerse görünsünler,kuramdan ileriye geçememişlerdir. Öte yandan, birçok maddenin tümör oluşumunu başlattığı kesinleşmiştir. Bunların en iyi bilinenleri (“çevresel kanserojenler” diye bilinir) insan tarafından her gün solunan 2000 litre hava ile alınırlar ve atmosfer kirlenmesine neden olurlar: sanayi artıkları, ısı santralleri artıkları, sigara dumanı ve taşıtların egzos gazları. Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Bruce Amen, her sanayileşmiş ülkenin, her yıl havaya bıraktığı yüzlerce ton hidrokarbondan biri olan benzopireni bulmuştur. Benzopiren organizma tarafından etkin hale getirilir ve hücrelerde köklü değişmelere neden olur, mutasyonlar (kalıtsal bozukluklar) kendine özgü kanserlerin oluşmasıyla varlıklarını gösterirler. Bunun gibi löseminin davranışları da sırlarla örtülüdür. Sonuçta da uygulanan tedavi, tamamen yetersiz kalır. Kan kanseri diye de bilinen bu korkunç hastalıkta, olgunlaşmamış akyuvarların sayısı baş döndürücü bir hızla kanda ve onun işlevlerinde düzeltilemez karışıklıklar ortaya çıkarır.

Çağdaş tıp teşhis yöntemlerindeki kusursuzluğun ve tedavi uygulamalarındaki gelişimlerin sınırına henüz ulaşmamıştır. Tam tersine bu yöntem, görevlerini sürdüremeyen organların yerine görevleri yüklenebilecek aygıtlar kullanmayı yaygınlaştırmaktadır. Yapay böbrekte durum budur. Bu dahiyane aygıt, böbreğin temizleme görevini yerine getirir. Bedenin kimyasal düzenleyicileri olarak kusursuz planlanmış olan böbrekler, 2 milyondan biraz daha az olan işlevsel birimleri, nefronları kapsarlar. Nefronlar, idrar çıkarmak yoluyla, 24 saatte 1400 litre kanı, 300 kez süzerek, artıklarından temizlerler. Böbreklerin kanı baştan başa yıkamasına hemodiyaliz denir. Bu ince süzgeçler şu veya bu biçimde bozulduklarında bu işlem durur. Örneğin, böyle bir durumda, böbrekler idrarı keserler ve bunun sonucu olarak beden hızla kendi ürettiği çok zararlı artıklarca zehirlenir. İlk yapay böbrek 2. Dünya Savaşı sırasında denendi ve başarılı sonuç verdi. Ama bu değerli makinenin yeterli güvenlikte çalışır duruma gelmesi daha çok yenidir. Aygıtın ucunda iki kateter (sonda) bulunur. Birincisi artık dolu kanı almak için bir atardamara, İkincisi temizlenen kanı dolaşıma geri göndermek için bir toplardamara konur. Ana bölümde, süzgeç görevi yapan bir spiral boru elektrolitlerden, sudan ve glikozdan oluşmuş bir diyaliz eriyiğine batırılmış olarak durur. Teknik gelişimin bilimsel uygulamalara paralel gittiği bir başka alan da kalp cerrahisidir. Kalp-akciğer makinesinin bulunuşu, kalbin çalışmasını 4-5 saatlik bir süre için yavaşlatma veya durdurma olanağını getirmiştir. Böylece, bir kez beden dışı dolaşım yeterince sağlanırsa, kansız ve hareketsiz bir kalbe cerrahi girişim hayli kolaylaşır. Kalp pili, teknolojisinin bilime, diğer bir yardımı olan, kibrit kutusu büyüklüğünde bir elektronik aygıttır. Enerji kaynağı olarak, bir pil ve elektrik sinyalleri üreten bir jeneratörü içerir. Bir elektrod onu kalbe bağlar. Bütün parçalar göğüs boşluğunun içine yerleştirilir.

işlevi, patalojik nedenlerle kalbin normal bir ritm sağlayamadığı durumlarda onu uyarmaktır. 1970 yılında Fransa’da kısa ömürlü pillerin yerine geçecek bir aygıt geliştirildi. Bu plutonyum 238 ile çalışan bir jeneratörü içeriyordu. Çok uzun süre dayanmak ve çok küçük olmak (100 miligram plutonyum yaklaşık bir nohut büyüklüğündedir) gibi iki üstünlüğü vardı. Kalp cerrahisinin en büyük başarılarından biri, 2 Aralık 1967’de Cape Town’da cerrah Dr. Christian Barnard tarafından gerçekleştirilen ilk kalp naklidir. Daha sonra bu ameliyatı 1975’e kadar dünyanın her köşesinde yapılan 200 kalp nakli ameliyatı izledi. 1975’te Houston’da Amerikalı cerrah Denton Cooley ilk yapay kalbi gerçekleştirdi. 1973’te ise İsveçli Prof. Viking Björk (kalp cerrahisinin kurucularından biri olarak tanınır) kalbin supaplarını özel protezlerle değiştirecek harika bir sistem buldu.

Çağdaş tıbbın uzmanlaşmış uygulama alanlarının çokluğu içinde en ilginçlerinden biri, kuşkusuz perinatolojidir. Bu yeni bilim dalı, varlığının çoğunu astetriks ve jinekolojinin yardımlarına borçlu olarak, cenini, anneyi ve yeni doğmuş çocuğu etkileyen hastalıkları ve alınacak uygun, önleyici ve tedavi edici yöntemleri araştırır. İngiltere’de yeni yapılan bir araştırma göstermiştir ki, ölü doğumlarda kromozom anomalileri (hücrelerde kalıtsal bozukluklar) canlı doğan çocuklardaki % 0,71’lik orana karşın % 7,2 tutmaktadır. Eğer bu nedene beslenme, zehirlenme, salgın ve ışınlar gibi nedenleri de katarsak (2185 tür kalıtsal hastalığı dikkate almıyoruz), bir çok hastalıkların ceninin yaşamının ilk birkaç haftasında hatta cenin ana rahmine düşer düşmez, ortaya çıktıklarını görmek zor olmaz. Amniosentez, cenin hücreleri açısından zengin olan bir miktar amnion sıvısının (ceninin etrafını saran sıvı) incelenmesidir. Bu, doğumdan önce herhangi bir tehlike varsa, uygun tedaviyi başlatmak için yapılacak en güvenilir araştırmadır.

Deneysel olarak kanıtlanmış, genel kuramlara dayanan, katı bilimsel tıbbın yanında bir başka yöntem, tıbbın kurallarına aykırı bir türdür. Bazı durumlarda bu, tıpta resmen tanınmayı başarmıştır. Akupunktur, kiroterapi, homeopati ve fitoterapi (bitkisel ilaçların kullanılması) birkaç yıldır geleneksel tıbbın eleştirilerine uğramış ana tedavi uygulamalarıdır. Akupunktur, Çin’de 2000 yıldır uygulanmaktadır ve kısa sürede resmi Çin tıbbına katılmıştır. İ.Ö. 265’te Çinli hekim Huang Fu Mi, bu tedavi sistemini Akupunktura Giriş adlı bir bilimsel eserinde anlatmıştır. Bu teknik, deri üzerindeki duyarlı noktaları çok ince iğnelerle delerek uygulanır ve bu noktaların, çeşitli organlarla ilişkileri olduğu öne sürülür. Hepsi de meridyen adı verilen boyuna çizgilerle birbirlerine bağlanır. Geleneksel Çin kuramlarına göre, iğnelerin çevrilmesi ve elle titretilmesi, yararlı bir enerjiyi bir organdan öbürüne dolaşmaya yöneltir. İstendiğinde etkili bir ağrı kesici işlevi de gördürülür. Akupunktur bazı Avrupa Üniversitelerinde tutunmuş olmasına karşın, araştırıcılar ve öğretim üyelerinin bu konudaki görüşleri ayrıdır. Bu yöntemi reddedenler, akupunktur uygulamalarında psikolojik öğenin sonuca etkili olduğunu öne sürerler ve ancak yetişkinler (ki, bu akupunktur tedavisi gören Çinli hastaların % 90’ını kapsar) ondan yararlı sonuçlar elde ederken çocuklarda böyle olmamasını dikkate değer bulurlar. Diğer yandan karşı görüştekiler, deneysel yollarla her türlü inceleme ve gözleme açık, seçici bir tıbbı savunmaktadırlar

Homeopati 18. yy.ın sonunda, Leipzig’te Samuel Friedrich Hahnemann adlı bir doktorun gözlemleri sonucu ortaya çıktı. Dr. Hahnemann kininin ateş düşürücü (antipiretrik) olarak kullanılırken ateşi yükselttiğini de farketti. Birçok deneyden sonra, hastalık ve rahatsızlıkların, benzer hastalık ve rahatsızlıklar doğuran ilaçlarla tedavi edilebileceği sonucuna vardı. Bu düşünceyi ünlü Latince sözünde özetledi: Simila similibus curantur. Homeopati hala taraftar topladığı ve temel ilkesi bilimsel olarak kanıtlanmamış olduğu halde , serum ve aşı tedavileri gibi bağışıklık tedavilerinde kullanılır.

Kiroterapi daha yenidir. 1895’te Davenport’ta eczacı D.D. Palmer’in 17 yıldır sırt ağrıları çeken bir müşterisini omurgasını düzelterek iyileştirmesi ile ortaya çıktı. Bütün bilim dışı uygulamalar gibi, kiroterapi de (“el ile tedavi” anlamına gelir) resmi tıp çevrelerinde kuşku ile karşılanmıştır. Fakat ortopedistlerin başarısız oldukları olaylarda, harika sonuçlar aldıkları görülmüştür.

Bilim dışı tıbbın en eski türü kuşkusuz fitoterapidir: hastalık ve rahatsızlıkları bitkilerle iyileştirmek. Bu tıbbi uygulamanın , insanın, hayvanların davranış ve alışkanlıklarını incelemeye başlaması ile ortaya çıkmış olmalıdır. Gerçekten de bazı hayvanlar beslenme koşullarını denetleyen özel doğa yasalarınca korunurlar. Örneğin köpekler ve kediler, olağan dışı içgüdülerin etkisinde bir takım müshil etkili bitkileri kemirerek kabızlığı önlerler. Bugün ve bu çağda bile ilkel insanlar arasında bazı fitoterapatik uygulamalar sürmektedir. Bunlar kuşaktan kuşağa geçerek gelirler. “İlaç kesesi” denen iyileştirici bitkilerle dolu, Kuzey Amerika boylarına ait kızılderililerce uğur olarak saklanan kese, 19. yy. kızılderili savaşçısının yola çıkmadan yol çantasına yerleştirdiği kesenin aynıdır. Birkaç yıldan beridir çağdaş tıp, fitoterapiye yeniden önem vermeye başlamıştır.

50 yıldan fazla bir süredir klinik analizler ve laboratuvar testleriyle elde edilen sonuçlar, yalnız radyografi ile doğrulanmaktadır. Radyografi incelenen iç organların negatiflerini elde etmek için X-ışınlarından yararlanan bir gözlem tekniğidir. 23 Ocak 1896’da Alman fizikçi Whilhelm Röntgen tarafından bulunan X – ışınlarının kullanılması, o zamana kadar hastalık teşhisinde kullanılan ve temelde deneye dayanan bütün metodolojik sistemi yıkmış ve bunun yanında da cerrahiye büyük bir destek sağlamıştır. Yolu üzerinde rastladığı organları fotoğraf filmi üzerinde gösterebilen elektromagnetik ışınımların bu bandı, kısa zamanda çağdaş tıbbın en önemli uygulamaları arasına girdi. Hatta, hem klinik ve laboratuar araştırmaları ve testleri desteklemesi, hem de onları kusursuz ve kesin duruma getirmesinden dolayı yeri doldurulamaz oldu diyebiliriz. X – ışınları, geçmişte büyük yaygınlık kazandıkları gibi günümüzde de çok geniş çapta kullanılmaktadırlar. Fakat son 25 yıldır tıbbi ilgi, radoaktif izotoplara dönmüştür. Bunlar, nükleer etkileşimlerle oluşan yapay elementlerdir. Nükleer reaktörler, özel kararlı elementlerin çekirdeklerini bombardıman etmekle, biyolojik ve tıbbi amaçlarla kullanılabilir. Radyo – izotopların üretimine olanak veren nötronların (bütün kimyasal elementlerin çekirdeklerinde bulunan bu yüksüz taneciklerin maddeden korkunç bir geçme yetileri vardır) başlıca kaynaklarıdır.

Tıbta, radyo – izotopların teshis amaçlarıyla kullanılmasına sintigrafi denir.

Bunun temeli şudur; bu moleküller organizmaya sokulunca, oradaki bütün gezileri izlenebilir. Yayılan gamma ışınları, sintigraf adı verilen aygıtla yakalanır. Sintigrafın teknik özellikleri temelde şunlardır; organik radyoaktivite kaynağından yayılan değişik radyoaktivite derecelerini kaydeder. Bu yayınların her birine, bir kağıda izler bırakan ufak vuruşlar eşlik eder. Böylece, incelenen organın biçimi nokta nokta kağıda çıkar: sinyalin şiddetine göre de organın sağlam bölümleri ile hasta bölümleri birbirlerinden kolaylıkla ayırdedilebilinir. Birkaç yıldır renkli sintigrafın bulunuşuyla sintigramı yorumlamak hayli kolaylaşmıştır. Bu aygıtta şiddetli radyoaktif bir bölgeye rastlandığında, bu sadece daha sık nokta yığınlarıyla gösterilmez, fakat renk parlak kırmızıya doğru kayar.

Normal topografık ve teşhis işlevlerini görmenin dışında [tümörlerin varlığı, kan damarlarının tıkanması, serebral (kafa) arterlerde anevrizmalar (balonlaşmalar) v.s.] serebral sintigram, beyni sulayan kan akımını da zaman birimleri içinde saptar. Bu, herhangi bir yetmezlik durumundan, zamanında gerekli önlemleri almayı olası kılan kesin bir öğedir. 1713’te Emilia’lı Dr. Bernardino Ramazzini, fabrika ve tarım işçilerini uzun süre yakından izledikten sonra, De morbis artificum adlı bir bilimsel yapıt yayınlayarak koruyucu hekimliğin temelini attı. Yapıtında işe göre hastalık nedenlerini ve etkilerini inceliyordu.

İş hastalıkları endüstride geniş olarak kullanılan bazı kimyasal maddeler, bunları kullanan ve işleyen işçileri etkilemektedir. Örneğin, kurşun satürnizen (kurşun zehirlenmesi) adı verilen ciddi bir zehirlenmeye neden olur. Ayrıca bilinen en iyi çözücülerden olan benzenin de bazı durumlarda öldürücü olduğu ortaya çıkmıştır. Son olarak da endüstride boyama işlerinde kullanılan anilin de idrar kesesi tümörlerine yol açması ile bilinir. Bİı halen meslekleri dolayısıyla aromatik aminlerle uğraşan birçok insanda, yüksek oranlarda ortaya çıkan ciddi bir hastalıktır. Bir başka korkunç hastalık, Ortaçağ’da çok yaygın olan silikofistir. Bu da madencilerde, taş işçilerinde, sondaj işçilerinde ve devamlı silikat tozları solumak zorunda kalan herkeste görülür ve vereme neden olur. Sadece iki veya üç yıl süre ile bu tozun etkisinde kalmak, bu hastalığın en ciddi biçimlerde ortaya çıkması için yeterlidir. En yüksek silikozine yakalanmak olasılıklarının bugün bile İngiltere ve Belçika’daki geniş maden bölgelerinde ortaya çıkması anlamlıdır. Sardunya’da Sukis ve Argentieara madenleri birkaç yıldır ekonomik bir kriz dönemine girdiğinden, bu oran düşmüştür. Ayrıca, radyologların ve röntgen teknisyenlerinin gördükleri zararlar unutulmamalıdır. Bu hastalık da ciddi biçimde lokomotor (hareket ettirici), basküler (damar) ve sinir sistemlerini etkiler, kanser ve lösemi biçiminde yozlaşmalara neden olur.

İş sırasında karşılaşılan kazalar, mekanizasyondan sonra dikkat çekecek düzeyde artmıştır. Son istatistiklerin gösterdiğine göre, kazaların % 50’si işçide, işiyle ilgili psikolojik sıkıntılar veya yetersizlikler sonucu, % 25’i işlev bozukluklarından (baş dönmesi, ağır işitme, az görme vs.) ve kalan % 25’i de işçilerdeki deneyim yetersizliğinden ve yeterli eğitilmemiş olmalarından çıkmaktadır. Kesin olan, endüstriyel tıbbın, ilkel ve basit örgüt yapısıyla, insanın korunma ve sosyal güvenlik gereksinmesini yansıttığıdır. Bu konuda en iyi korumayı sağlayacak olanın, koruyucu hekimlik olduğu da şüphe götürmez. Gelecekte tıp, bu amacına iki temel basamakla, toplumsal tıp ve koruyucu tıp ile ulaşacaktır. Birincisi, halk sağlığına yararlı ve koruyucu karakterde özel önlemlerle insanın ortalama sağlık düzeyini yükseltmeye eğilirken, İkincisi, hastalıkların ve rahatsızlıkların erken teşhisine yönelik periyodik ve sistematik araştırmalarla işleyebilir. WHO (Dünya Sağlık Örgütü) 1946’da kurulmuştur, altı üye ülkesi ve tek amacı vardır; dünya üzerindeki her insanı daha sağlıklı yaşatmak.

İnsanoğlu kendi tarihi boyunca, önceleri sınama-yanılma yöntemiyle, daha sonraları ise, bilimsel deney yöntemleriyle damla damla elde ettiği ilaç bilgisi, günümüz farmakolojisinin (ilaç bilimi) temelini oluşturmaktadır. Farmakoloji, artık pek çok hastalığın tedavisinde etkin bir biçimde kullanılabilen çeşitli ilaçları klinik tıbbın kullanımına sunabilmiştir. Ne var ki, her türlü ilacı, iki tarafı keskin bir kılıç olarak değerlendirmekte yarar vardır. Çünkü, belli bir dozdan sonra yan etkisi olmayan hiçbir ilaç yoktur. Bu nedenle, her ilacın büyük bir dikkatle ve doktor önerilerine göre kullanılması gerekmektedir. Yine de halk arasında ilaç kullanımı konusunda adeta gelenekselleşmiş yanlış davranışlar, tüm uyarılara karşın düzelmemektedir. Bu gelenekselleşmiş yanlış davranışların başında kişilerin birbirlerine çeşitli hastalıklara iyi geldiğini düşündükleri ya da gözledikleri ilaçları önermeleridir. İlacı öneren kişi, genellikle bir zamanlar, karşısındaki kişinin şikayetlerine aynen sahip olduğunu ve kendi doktorunun ya da bir başka kişinin kendisindeki şikayetleri bu ilaçlarla giderdiğini söyler. Matematiksel bir yaklaşımla da, aynı türden şikayetlerin aynı ilaçlarla düzelebileceği mantığım yürütür. Oysa aynı özellikteki bir şikayet, birbirinden farklı pek çok hastalıkta rastlanabilir. Örneğin, bir baş ağrısı şikayeti, basit bir soğuk algınlığında da görülebileceği gibi, bir beyin tümöründe de görülebilir. Basit bir soğuk algınlığını “Aspirin” ile tedavi etmek olasıdır; ya bir beyin tümörünü?

Sık tekrarlanan hatalardan biri de, tanıdık eczacılardan bir doktormuş gibi yardım istemek, onlardan şikayetlerini giderecek ilaçlar önermelerini ve bu ilaçları vermelerini istemektir. Ne yazık ki, az sayıda da olsa bazı eczacılar, yardımcı olmak amacıyla, hastaların bu isteklerini geri çevirmemektedirler. Bu biçimde alınan ilaçlar, hastalık tablosunu gizlemekte ve böylece teşhisi güçleştirmektedir. Diğer yandan verilen ilaçlar belli bir teşhise dayanmadıkları için, çoğu kez hastaya yarar sağlamaktan uzak kalmaktadırlar. Unutulmaması gereken, sadece doktorların doktor olduğudur.

İlaç kullanımı konusunda en sık karşılaşılan hatalardan biri de antibiotiklerin kullanılmasıdır. Antibiotikler, etki biçimi bakımından başlıca iki guruba ayrılırlar. 1) Bakteriostatik antibiotikler ve 2) Bakteriosid antibiotikler. Bakteriostatik antibiotikler, bakteriler üzerine gösterdikleri etkileriyle onların çoğalmalarını engellerler. Bakteriosid antibiotikler ise, bakteriler üzerinde öldürücü bir etkiye sahiptirler. Bazı kliniklerde bu iki gurup antibiotik aynı anda aynı hastada kullanılmaz.

Hangi türden antibiotik kullanılırsa kullanılsın, mutlaka etkili dozda ve etkili sürede kullanılmalıdır. Gerekli olan dozdan daha düşük dozda ya da gerekli süreden daha kısa sürede kullanılan antibiyotiklere karşı, zamanla bakterilerde direnç gelişmektedir. Böyle bir direnç geliştiğinde ise, bakteriler, o antibiyotikten ya hiç etkilenmemekte ya da etkilenmesi için çok daha yüksek dozları gerektirmektedir. Özellikle bazı antibiyotiklerin dozları yükseltildiğinde, çok ciddi yan etkiler doğmaktadır. Bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç kazanmaları uygulamada tedaviye dirençle enfeksiyon hastalıklarının gelişmesine yol açmaktadırlar.

Antibiyotiklerin yanlış kullanımlarının yaratacakları olumsuz sonuçlar konusunda yukarıda kısaca değindiklerimiz dikkate alındığında denilebilir ki, hiçbir antibiyotiğin bir doktora danışılmadan kullanılmaması gerekir. Bilgisizce ve sık kullanılan antibiyotiklerin, gerek uygulamada ve gerekse teoride, yarar sağlamaktan çok zarar getirdiklerini önernle vurgulamak isteriz.

Büyük bir sıklıkla ve yanlış kullanılan ilaçlardan bazıları da kortizollü ilaçlardır. Kortizol, böbrek üstü bezinin “korteks” bölgesinden salgılanan bir hormondur. Bu hormon, vücutta çok çeşitli etkilere sahiptir. Yüksek dozlardaki kortizol, vücudun bağışıklık sistemini baskı altına alır. Kortizolün bu etkisinden, bazı hastalıkların tedavisinde yararlanılmaktadır. Ne var ki, tedavi amacıyla uzun süre yüksek dozlarda kortizolün vücuda dışardan verilmesi durumunda bu kez böbreküstü bezi kortizol salgılama görevini azaltır ya da durdurur. Böyle bir kişide kortizol aniden kesilecek olursa böbreküstü bezi kortizol üretimini aksatmış olduğu için vücutta ani bir kortizol yetmezliği gelişmektedir. Bu durumda olan bir kişi, diş çekme ya da basit bir enfeksiyon gibi bir gerilimle karşılaştığında, böbreküstü bezi yetmezliğinden ölebilmektedir, çünkü kortizol aynı zamanda vücudun gerilimlere uyum sağlamasını, onlara dayanmasını sağlayan vücut içi mekanizmaları harekete geçiren bir hormondur. Ani böbreküstü bezi yetmezliğinde, kortizol yeterli miktarda salgılanamadığı için vücut, gerilimlere karşı uyum ve dayanıklılık yeteneğini kaybetmektedir. Bu da birçok olayda yaşamla bağdaşmamaktadır. Kortizollü ilaçlar, bazı hastalıklarda büyük yarar sağlamalarına karşın bazı hastalıklarda da bilgisizce, tamamen yanlış ve ters olarak kullanıldıkları için hastaya zararlı olmaktadırlar. Bu gibi durumlarda hastalık iyileşeceğine daha da ağırlaşmaktadır. Çünkü kullanılmış olan kortizol, hasta doku ya da organın ya da kişinin direncini kırıp, hastalığın daha da yayılmasına neden olmaktadır.

Kortizollü cilt merhemleri ve göz merhem ya da damlaları sıklıkla ve gereksiz yere kullanılırlar. Gereksiz yere kullanılan ilaçların önemli grubunu da vitaminler oluşturmaktadır. A, D, E ve’K vitaminleri yağda eriyen vitaminler oldukları için barsaklardaki yağ emilimiyle birlikte vücuda kazandırılırlar. Bu vitaminler fazla alındıklarında vücuttan anlamadıkları için birikmeye devam ederler. Bu birikim ise, özellikle A ve D vitamini yönünden tehlikeli olmaktadır. Örneğin, hamilelik sırasında aşırı miktarda A vitamini almış olan annelerin çocuklarında, bazı doğum bozukluklarına rastlanmaktadır. Aşırı D vitamini alınması ise, vücutta anormal kireçlenmelere yol açabilmektedir. C ve B vitaminleri gibi vitaminler ise, suda eriyen vitaminlerdir bu vitaminler gereğinden fazla alındıklarında idrar ve diğer yollarla vücuttan atılmaktadırlar.

İlaç kullanımı konusunda çok kısa bir özet olarak* verdiğimiz bilgiler gözönüne alındığında, her türlü ilacın kesinlikle doktor önerilerine uygun olarak kullanılması gerektiği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu gerçek herkes tarafından bilinmekle birlikte, ne yazık ki çok az kişi tarafından uygulanmaktadır. Son olarak şunu yeniden belirtmek isteriz; her ilaç iki tarafı keskin bir kılıca benzer, bu kılıç, kullanmasını bilenin elinde tedavi edici, bilmeyenin* elinde ise zarar vericidir.

Yorum yazın