Doğal Bilgisayarlar

Doğal Bilgisayarlar
İnsan vücuduyla ilgili belki de en karmaşık ve açıklanması en güç olay, düşünme sürecidir. İnsanın nasıl düşündüğü ve bilgileri nasıl elde ettiği çağlar boyunca pek çok düşünürü ilgilendirmiş, bu konudaki çalışmaları kapsayan “epistemoloji” diye bir felsefe alanı doğmuştur. Günümüzde, çağdaş bilim, bu sorunun yanıtına eski çağlardaki düşünürlerden daha yaklaşmış olmakla birlikte, henüz konuya kesin bir açıklık kazandırılmış değildir. On dokuzuncu yüzyıla kadar bu konuda üç ayrı görüş egemendi. Bunlardan birincisi; insan bedeniyle belleğinin ayrı ayrı varlıklar olduğu ve bedenin maddesel, belleğin ise ruhsal bir yapıya sahip bulunduğu yolundaydı. Yine bu görüşe göre bellek, bedeni “psişik” olarak nitelendirilen, tanımlanması zor bir güçle yönetmekteydi.
İkinci görüş, bedeni mutlak varlık, belleğin işleyişini de vücuttaki fiziksel sistemlerin çalışmasına bağlı bir işlev olarak kabul ediyordu.
Üçüncü eğilim; gerçek varoluşun bellek, bedenin yalnızca bir görüntü olduğunu savunuyordu. Ancak bu açıklama, bilim adamları tarafından ciddiye alınmadı.
Günümüzde pek çok biyoloji ve tıp uzmanı, insan vücudunun atomlardan oluştuğunu kabul
etmektedir. Bu atomların birleşmesi sonucunda, ayrı ayrı işlevleri gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş son derece karmaşık yapıda molekül grupları ortaya çıkmaktadır. Bu görüşün dikkate değer yönü, insan vücudunu oluşturan atomlarla, maddeyi oluşturan atomlar arasında hiçbir ayırım bulunmadığı ve belleği yöneten herhangi bir psişik gücün varlığının söz konusu olmadığı varsayımıdır. Yaşam ve düşünme yetisi, bu moleküllerin, bir enerji biçimini diğerine dönüştüren ve bilgiyi yönlendiren düzen içinde örgütlenmelerinin bir sonucudur. Ancak bu konuda açıklığa kavuşturulamayan nokta, beynin, dış dünyada bağımsız bir yapı göstermesine karşın, sinirlerle taşınan elektro – kimyasal bilgiyi nasıl olup da algıya dönüştürebildiğidir. Bu konunun araştırılması sürecinde, bazı sibernetik kavramlardan yararlanılmaktadır. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi, sibernetik kendi kendini düzenleyen sistemlerin, organize varlıkların işleyişini inceleyen bilim alanıdır. Sinir sistemi de bu sistemlerin en önemli örneklerinden biridir.
İnsan beyninde yaklaşık olarak on iki milyar sinir hücresi bulunmaktadır. Her hücre bir elektrik devresi gibi çalışmaktadır. Bu hücreler, çeşitli organlardan gelen uyarımları beyine, beyinden gelen emirleri ise kaslara ya da beynin bir bölümünden ötekine iletirler. Sinir hücreleri tarafından taşınan uyarıların bazıları, bilgisayara giren ve çıkan elektrik dalgalarıyla şaşılacak bir benzerlik göstermektedirler, öyle ki, bir sinir hücresine küçücük bir elektrot yerleştirip, elektrota elektrik akımı vermek, sonra da bu akımı bir amplifakatörden geçirdikten sonra katod ışınlı bir osiloskop ekranında izlemek olanağı vardır. Bir sinir hücresi tarafından iletilen uyarım, aynı şiddetteki bir elektrik akımıyla eşdeğerdir. Verilen akımı belirli zaman aralıklarıyla kesintiye uğratırsak, algılamanın çeşitliliği sağlanabilir.

Beyin tıpkı bir bilgisayar gibi, gelen bu elektrik dalgalarını işleyen merkez durumundadır. Ancak sinir hücreleri ya da nöronlar diye adlandırılan boşluklarla birbirinden ayrılmış tek tek hücrelerden oluşmuştur. Kaba bir benzetme yapmamız gerekse, bir sinapsı, bir elektrik devresindeki bağlantı transistörüne benzetebiliriz. (Şekil 6) da görüldüğü gibi her sinir hücresi “dandrit” diye adlandırılan kollara sahiptir. Dandritler, uyarımları kaydeden alıcılardır. Bir sinir hücresinde ayrıca “akson” diye bilinen tek bir uzantı bulunur ki, bu uzantı alınan uyarımı bir hücrenin dandritin- den ötekininkine iletir. Bu bildirilerin sinaps boşluklarından geçmesini, sinir hormonu diye bilinen sıvı sağlar. Tek bir uyarımın iletim için yeterli olmadığı, bir nöronun sinir akımını iletebilmesi için, üst üste uyarımların bir birikim oluşturması gerektiği anlaşılmaktadır. Bu birikim sağlandığında hücre 0.1 volt şiddetinde tek bir elektro- kimyasal akımı akson aracılığıyla, diğer hücreye iletir. Bu 12 milyar hücre arasındaki iç – bağlantılar akıl alamayacak kadar karmaşıktır. A.L. Hod- gkin’in ve 1963 yılında Nobel Bilim ödülü’nü kazanan A.F. Huxley’in çalışmaları sonucu bugün sinir hücresinin işleyişi konusunda oldukça önemli bilgiler edinilmişse de, bütünlüğü içinde, sinir sistemi henüz tam anlamıyla anlaşılmış değildir. Kabaca bakıldığında, sinir sisteminin işleyişiyle bir bilgisayarın işleyişi arasında benzerlikler görülür. Bu sistemde göz, kulak, tad alma organları, dokunma organları gibi girdi (input) araçları ve benzer, kaslar gibi çıktı (output) araçları yer alır. Kısa dönemli (okuduğumuz metnin son satırlarını anımsarız) ve uzun-dönemli (sonradan anımsamamız gereken bilgilerin kaydedildiği) bellekler bulunur. Bilgilerin, algılarla birleşerek kararların alınmasını, matematik işlemlerin yapılmasını, yaratıcı düşüncenin gerçekleşmesini içeren bir bilgi -işlem ve denetim süreci vardır.
Son araştırmalar, tüm bilgi-işlem sürecinin beyinde gerçekleşmediği, kimilerinin omurilikte, hatta duyu organlarında yer aldığı yolunda bulgular ortaya koymuştur, örneğin, göz, yalın bir fotoğraf makinesinden daha gelişkin bir yapı göstermektedir. Bu yapısıyla göz, bir optik görüntüyü, sinirleri yardımıyla beyine ulaşan sinir akımlarına dönüştürmesiyle, daha çok bir televizyon alıcısını andırmaktadır. Retina, ışın hücreleriyle görme siniri arasında bir “arakesit” konumundadır.
Bilgi-işlem sürecinden ne kadarının gözde gerçekleştiğini anlamak için yürütülen araştırmalar sırasında kurbağalar üzerinde bir deney yapılmış ve deney sonucunda kurbağanın gözünün yalnızca koyu renkli ve belirgin ayrıtları olan küçük cisimlerle ilgili görüntüleri algılayabildiği anlaşılmıştır. Bir başka deyişle kurbağa gözünün ağ tabakası hareket eden küçük böcekleri algılayacak biçimde programlanmıştır.

Yorum yazın