Rönesans Öncesi Avrupa Mimarisi

Rönesans Öncesi Avrupa Mimarisi

Avrupa mimarlığını incelemeye Batı Roma İmparatorluğunun çöküşü ile ara vermiştik. Bu sırada Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti olan İstanbul ve İtalya’daki Ravenna’nın, Orta ve Kuzey Avrupa’yı etkilediklerini görmüştük. Şimdi de İtalya ile Ren ve Tuna nehrinin yukarılarında kalan ülkelere bir göz atalım.
Konumuzun en önemli yapı türü hâlâ kilisedir. Bir yandan Hiristiyanlığı yeni kabul eden ülkelerde yeni kiliseler yapılırken, öte yandan öteki ülkelerde daha büyük kiliselerin yapımı sürdürülmektedir. İspanya, Güney Fransa ve İtalya bu arada esin kaynağını Hıristiyanlıktan alan bir yapı türü geliştirdiler. Bu türde yuvarlak ya da sekizgen yapıların üstünde bir kubbe yer almakta ve zengin bezeklerle süslenirken dış yüz yalın bırakılmakta, sütunlar bir dizi kemeri desteklemekteydi. Bu değişik ve klasik düzenden iyice kopmuş öğelerle sonunda Roman mimarisi denen bir düzen ortaya çıkmıştır. Roman mimarisi birçok ayrıntının ele alınış biçiminde klasik çağınkinden daha az gelişkin görünmesine karşın, teknik açıdan önemli bir adımı simgeler. Avrupa’da yapılar ilk kez bir bütün olarak ele alınmış ve her bir parça diğerinin yükünü taşır nitelikte gerçekleştirilmiştir. Oysa, eski Yunan ve Roma mimarlığında yapı unsurları birbirinden bağımsız bölümlerin yoğun düzenlemeler içinde gerçekleştirilmesinden oluşuyordu. Kilise yapılarında görülen diğer bir özellik de tümüyle dinsel bir işlevi amaçlayan sivri kubbeli bazilikalara yöneliştir. Orta nefin sütunları üzerinde üstü kapalı yapı da yine klasik dönemden ayrılan bir unsurdur.

BÜYÜK ŞARL
İki yüz elli yıl süren saldırılar, göçler ve kargaşalıklar sonucu 800 yılında yıkılan Batı İmparatorluğundan sonra yeni bir düzen kurma yolunda bir atılım kendini gösterdi. Fransa Kralı Büyük Şarl, Roma İmparatoru unvanını alınca İtalya, Avusturya, İsviçre, Batı Almanya, Belçika ve Hollanda’yı da içine alan büyük bir imparatorluk kurdu. Achen’de Ravenna’daki San Vitale’e benzeyen ufak bir kiliseyi örnek alarak daha sonra anıt – mezar olacak bir saray yaptırdı.
Bundan sonra Avrupa Uygarlığı diye tanımlanan bir ilerleme dönemine girildi. Krallar ve yüksek din adamları, katedraller, manastırlar, anıtsal yapılar yaptırdılar, eğitime ve kitapların çoğaltılmasına daha çok eğildiler. Ticaret gelişti ve kentler zenginleşti. Her yerde sanatçılara, yontuculara, fresk ustalarına, ressamlara, oymacılara, kuyumculara ve cam ustalarına yeterince iş vardı. Avrupa’da daha büyük krallıkların kurulmasıyla yıkıcı derebeyler rekabeti sona ermiş, bu durum sonucu tarım, ticaret ve küçük sanatlarla uğraşan sınıflar güçlenme olanağı bulmuştur. Böylece güçlenip, büyüyen bir feodal düzen kurulmuş, üstelik bu düzen geçici süre için de olsa, soyluların savaş eğilimlerini de engelleyerek, düzene bir denge sağlayabilmişti.

ROMAN KATEDRALLERİ
İsa’nın ölümünden 1000 yıl sonra dünyanın sonunun geleceğine inanan Hıristiyanların sayısı çoktu. Ne İsa yargılamak için inmiş, ne de kıyamet kopmuştu. Bu bekleyişin gerginliği geçince XII. yüzyıl her yerde Roman düzeninde katedrallerin, kiliselerin hızla yükseldiği bir dönem oldu.
Avrupa’nın kuzey ülkelerinde Roman üslubunun ana özelliği yuvarlak kemerdi. Zamanla değişik nitelikler bu üsluba katkıda bulunmuştur. Almanya’da Worms Katedralinde olduğu gibi kulelerden, şapellerde (küçük kiliseler) yarım daire kemerlerden yararlanıldı. Güneybatı Fransa ve İspanya’da Santiago de Conpostela’da olduğu gibi (1077’de başlandı) kubbeler yaygındı. Sonraları yüzyılın sonuna doğru, Fransa’nın öteki yörelerinde ve İspanya’da sivri kubbeli sıra galeriler görülmeye başlandı. Bu görünüm ve kaburga sistemindeki tonos, gotik düzenin başladığının belirtileriydi.
Fransa’da yapılan Jumieges, Bayeux gibi Norman kiliselerinin dışında (tümü de 1037 – 1083 yıllarında yapılmıştır) en önemlisi Burgundy’deki Cluny Kilisesi’dir.
Çağın öteki bir özelliği de durmadan yer değiştiren sanatkârlardı. Bir yerde işlerini bitiren ustalar, tasarımcılar, cam ustaları, taş oymacıları, ressam ve yontucular kıtanın bir başka yerindeki işi üzerlerine alıyorlar, böylece yeni düşünce ve teknikleri kıtanın bir başından bir başına taşıyorlardı. Artık mimarların isimleri de kayıtlara geçirilmekteydi. örneğin, Pisa Kulesi mimarının Busc- hetto, St. Albanus’un da Caenli Paul’un yapıtı olduğunu kayıtlardan öğrenmekteyiz. O dönemde ün yapmış aileler Avrupa’nın her büyük yapı tasarımında öncelikle aranıyordu, örneğin, Romalı Cosmati ailesi taşçılıkta, Lombardili Comacene ailesi de duvarcılık ve dülgerlikte büyük üne sahipti. Roman mimarisinin tümüyle gelişmesi sonucu yeni biçimlere doğru geçiş başlamıştı artık. Kemerler, galeriler ve pencerelerin orta nefin çok yukarılarına taşınması ve bu özelliklerin tonoz yapım denemeleriyle birleştirilmesi sonucu, ortaya sivri kemerli mimari çıkmıştır.

Yorum yazın