Rönesans Mimarisi

Rönesans Mimarisi Özellikleri Hakkında Bilgiler

Rönesans Mimarisi Örneği – Floransa Katedrali

Bugün klasik mimariye dönme eğilimi ne denli yersiz ise, bir zamanlar Avrupa ve Akdeniz’in tek imparatorluğu olan Roma’nın mimari ilkelerine dönüş de o denli gereksizdir. Rönesans’ın ilk evrelerindeki başarılar bizi bugün de etkilemektedir. Çünkü, insanın ortaçağın katı yaşam ve düşünce biçiminden sıyrılarak, sanatta ve bilimde büyük bir sıçrama yapabilecek enerjiyi kendinde bulması ve parlak sonuçlara ulaşması gerçekten hayranlığımızı çekecek niteliktedir.
Akılcı ve özgür değerlere, yani “hümanizme” yönelik büyük adımlar, düşünce etkinliklerinde kendini gösteren patlama sırasında atılmıştır. Bu adımların ilkiyse Brunelleschi’nin (Bruneleçi) 1420 ile 1432 yılları arasında yaptığı Floransa’ daki katedralin kubbesidir.

 

RÖNESANS
Düzen, oran ve perspektif uygulamasına duyulan ilginin yanı sıra matematiğe duyulan ilgi de giderek artmıştı. Bu da insanı varlıkların gerçek yapısını araştırmaya yönelten bir etmen oldu. Leonardo da Vinci’nin yaratıcılığı ve araştırıcılığı sanatçıları makine tasarıları çizmeye yöneltti. Matematik yardımıyla Kopernik evrenle ilgili gerçekleri ortaya koydu. Floransa Katedralinin kubbesi için açılan tasarı yarışmasını kazanan ve aslında bir kuyumcu olan Brunelleschi kendinden sonra gelen tüm mimarlara perspektif kurallarını öğretecekti.
Brunelleschi’nin Floransa’da yaptığı katedralin kubbesi, İstanbul’daki Ayasofya’nınkinden sonra en büyük kubbedir. Uzmanlar böyle bir kubbenin yapılamayacağı kanısındaydılar. Ancak Brunelleschi’nin teknik hesapları doğru çıktı ve kubbenin yapımı gerçekleşti. Böylece Brunelleschi çağdaş mimarlar listesinde baş sırayı almıştı, o tarihten sonra mimarlar bir yapının bölümünü tasarlayan, planlayan ve yöneten uzman kuramcılar niteliği kazanmışlardır.
Günümüzde mimara, olağanüstü varlık gözüyle bakılması eğilimi biraz da Alberti’nin kişiliği ile ilgilidir. Alberti, Roman mimarisini neredeyse yeniden yaratacak güçteki yapılarının çok daha ötesinde, bir bilim adamı, bir müzisyen, bir ressam, bir yazardır.
Klasik düzenleri ve oranları geri getirme tutkusuna kapılmış olan Rönesans mimarları, kimi zaman görsel etkileri ön planda tutmuşlardır. Floransa’daki sarayları gezenler bunu kolayca sezerler. Varlıklı ailelerin yaptırdıkları bu ağırbaşlı ve büyük yapılar siyasal güç kazanmaya çabalayan tüccarların kişiliklerini yansıtır. Zafer taklarına benzeyen portikolar bu kişilerin kendilerini nasıl gördüklerinin ilginç bir anlatımıdır. Merdivenler bir opera sahnesi görünümünü taşımaktadır. Ama oda alanları düzensiz biçimde yerleştirilmiştir. Kabul salonları öylesine büyüktür ki, konuklar kendilerini bu çevre içinde cüceleşmiş hissediyorlardı. Oturma ve çalışma odaları ise ortaçağ ölçüleri içinde bile ufak kalıyordu.
Floransa’da Rönesans mimarisi kendisini önce yapıların ön yüzlerinde göstermiştir. Yapılar temelde ortaçağ karakterinde kalmış, ancak yüzeye yeni klasik unsurlar eklenmiştir. Brunelleschi ve Alberti gibi ileri düzeydeki mimarlar tasarımlarında yeni ve geometrik bir yöntem geliştirirlerken, yeni düzen de kuzey ve güneydeki gelişen kentlere yayılmaktaydı. Ama birçok örnekte görüldüğü gibi, geleneksel düzenler üzerine yapıştırılan kaplamalar gibiydi bunlar.

ROMAN DÜZENİ
Roma mimarisine dönüş eğiliminin en çok görüldüğü yer doğal olarak gene Roma olmuştur. Papalar ve soylular Bramante ve Michelangelo gibi dehaların koruyucuları olmakla kalmamışlar, aynı zamanda eskiden kalan her yapıtın da kurtarıcıları olmuşlardır. Art arda gelen papalar buldukları klasik yapıtları değerlendirirken bir yandan da meydanları süslüyor, çeşmeler, merdivenler, köprüler ve merkezden dağılan kent planları yaptırıyorlardı. Böylece, yüzyıl içinde Roma, Avrupa kentleri arasında eskiyi en iyi canlandıran, aynı zamanda eskiye en çok öykünen başkent durumuna geldi. Klasik biçim ve düzenlerin böylesine benimsenmesi sonucu ise Roman düzeni denilen üslup ortaya çıktı.

İNGİLTERE’DEKİ PALLADİO
Venedikli mimar Andrea Palladio’nun Venedikli zenginler için tasarımladığı kır evlerinin mimari etkisi,0’nun ölümü üzerinden bir yüzyıl geçtikten sonra İngiltere’de görüldü. Palladio’nun mimarlık kurallarına ilişkin yazdıkları yapıları için çizmiş olduğu tasarımlar ve bunların İnigo Jones tarafından İngiltere’ye tanıtılması sonucunda 1720 yıllarında Britanya’da Paladyanizm akımı doğdu.
Aynı paladyen modası o dönemde henüz bir İngiliz kolonisi olan Amerika’ya da atlamıştı. Daha sonra Amerika’da yaygınlaşan “kolonyal” düzen bu paladyen modasından kaynaklanmıştır. Bu düzen özellikle ABD’nin güney eyaletlerinde, varlıklı ailelerce çok beğeniliyordu. Avrupa’da yeni klasik akımın (neoklasisizm) başlaması üzerine ABD kendine özgü yapay “cumhuriyetçi” bir üslup geliştirmiştir. Bunun en belirgin örnekleri Virginia’daki Thomas Jefferson Üniversitesi ile Washington’daki Capitol binasıdır.

RÖNESANS YAYILIYOR
Rönesanstan esinlenen bu düzensiz gelişim bazı garip sonuçlar yaratmıştır. İngiliz adaları ile Amerika’da paladyen Rönesans mimarisi henüz egemen iken Rusya’da barok düzeni geniş bir gelişme alanı bulmuştu. Bu düzeni Rusya’ya gelen çok sayıda Fransız ve İtalyan mimarlar kendileriyle birlikte getirmişlerdi.
Hollanda, Belçjka ve öteki Orta Avrupa ülkelerinde Rönesans fikirleri mimarlıkta, resim, yontu ve süsleme sanatlarına oranla daha yavaş yol alıyordu. İspanya’da ise mimari XV. yüzyıl sonuna kadar aşırı süslü bir gotik biçime bağlı kalmıştı. Daha sonra Granada’nın Araplardan geri alınması ve Amerika’nın keşfiyle, İspanya dünyanın güçlü ülkelerinden biri durumuna geldi. Bu gelişmeler ona mimarideki yeni düşünce akımlarına yetişme olanağı sağladı ve Granada’da ilk Rönesans sarayının yapımına 1540 yılında başlandı.
İtalya’nın dışında Rönesans’ın en çok kök saldığı ülke Fransa idi ve en önemli gelişmeler burada kendini göstermişti.
Fransa Kralı I. Fransuva, Benvenuto Cellini gibi ünlülerin de bulunduğu birçok sanatçıyı ülkesine çağırmıştı.. Mimarlardan Sansovinc» ve Serim bir süre orada kaldılar ve Fransızların kendilerine özgü bir Rönesans düzenini geliştirmelerine yardımcı oldular. Lescot ve Phillibert de L’orme yeni Fransız okulunun ilk önemli mimarları oldular.
Klasik üslubun canlanışının tüm Avrupa’ya yayılışı sırasında İtalya’da da önemli gelişmeler oluyordu. Yüksek Rönesans denilen bu dönemin en parlak yaratıcısı Mikelangelo’dur.
Ama onun Roma’daki St. Piyer Kilisesi’nin tasarımladığı bölümleri için bugün gerçek anlamıyla klasik bir ruh taşıdığı söylenemez. Olağanüstü yeteneklere sahip olan bu yaratıcı, işi öylesine ele almıştı ki, klasik düzenleme ve ayrıntılar ne eski Romalıların ne de Alberti ve Palladio’nun hiç düşünmediği biçimlerde kullanılmıştı.

YENİ KLASİKÇİLER
Barok düzen, İngiliz adalarında hiçbir zaman içten bir kabul görmemiş ve yaygın bir uygulama alanı bulamamıştır. Rönesans mimarisinin en önemli temsilcisi, 1723 yıllarında ölen Christopher Wren olmuştur. Avrupa’nın birçok ülkesinde 1780 yıllarında görülen yeni klasikçilik geçen yüzyılın gelişmelerine bir tepki olarak doğmuştur. Ingiltere’de eski dünyanın Greko- Romen kurallarına dayanan daha engelli ve ağırbaşlı mimarlığına dönme eğilimi belirmişti. Burada barok ve rokoko düzenleri anlamsız olarak nitelendiriliyordu.
Amerikan ve Fransız devrimlerinden kısa bir süre önce başlayan bu akım mimarlıkla ilgili olmayan her şeyde kendini gösteriyordu. O dönemin ortamında yeni klasik düzen, ABD’de cumhuriyet ilkelerinin bir simgesi durumuna ulaşmıştı. Bu nedenle, yeni başkent VVashington’un 1790’larda yeni klasik anlayışta bir kent biçiminde tasarımlanması uygun görülmüştür.
Ne var ki, yeni klasik mimarinin tüm Avrupa’ ya yayılmasını sağlayan Napolyon Bonapart olmuştur. Fransızların yeni akımı İtalya’ya götürmesiyle İtalyanlar da kendi eski kültürlerine karşı yeni bir ilginin doğmaısına neden olmuşlardır. Avusturya’da Hansen Kardeşler, Bavyera’da Van Klenze, Prusya’da Schinkel’in yanı sıra İspanya ve Rusya’da da mimarlar oran ve ayrıntılalarıyla ilgili bilgilerini tazelemek için klasik kitaplara da başvuruyorlardı. Paris ise iç dekorasyonda “İmparatorluk stili”‘başı çekiyordu.
Yeni klasikçilik, yalnızca İngiltere’de gereken ciddiyetle ele alınmamıştır. Napolyon savaşlarının bitiminde John Nash, Londra’da görünümü gerçekten etkileyici Regent’s Park’ı kurmuştur. Çok zevkli biçimde düzenlenen teraslar, klasik ayrıntılara oranla daha güzel görünümlüdür. 1815 ve 1823 yılları arasında saray için çalıştığı sıralarda, Georgian düzendeki basit bir kır evini, yeni klasik türde süslemeleriyle, gözü okşayan ön yüzü ve kuleleriyle cana yakın, etkileyici bir yuvaya dönüştürmüştür.
Nash’ın gösteri öğelerini bu biçimde kullanması, o dönem İngiltere’sinin yeni klasikçilik anlayışında ne denli yüzeysel kaldığının başka bir örneğidir.

Yorum yazın