Minos Uygarlığı Mimarisi

Minos Uygarlığı Mimarisi
Minos uygarlığının İngiliz arkeolog Sir Arthur Evans tarafından yeniden bulunuşu 1899 yılına rastlar. O yıla değin unutulmuş olan bu erken uygarlığın ne denli yüksek bir kültür düzeyine erişmiş olduğunu, günümüze kalmış olan mimarlık ve resim sanatına ait örnekler kanıtlamaktadır.
Minos uygarlığı İ.ö. 1400 yıllarında doğan bir felaket sonucunda tarihe karışmıştır.
Bu uygarlık sanatçılarının fresklerde (sıva resimlerde) ve çömlekçilikte gösterdikleri olağanüstü ince beğeni ve beceri, bugün bile bizleri etkileyecek düzeydedir. Knossos Sarayındaki akaçlama döşeminin bir eşine ancak çok daha sonraki Roma mimarisinde rastlanabilmektedir.
Knossos ve Faistos gibi Minos uygarlığının iki büyük yerleşim merkezi, tüm halkın gereksinmelerini karşılayacak görkemli yapılarla doludur. Çok katlı olmayan yapılara, kat kat teraslar üzerinde ve biri diğerinden daha geride inşa edilerek tümüyle bir yükseklik izlenimi kazandırılmıştır. Sütunlar, sütunlu galeriler ve iş odalarının duvarları son derece zarif hayvan, genç kız ve erkek atletler, kuşlar, çiçekler sarmal biçimlerle bezenmiş, göz kamaştırıcı soylu bir güzellik görünümündedir. Değişik düzeylerdeki sütunlu avluların, Minos mimarisine verdiği açıklık ye aydınlık, Mi- ken mimarisinin özelliklerinden biridir.

MEGARON’DAN SONRAKİLER
Miken sanatında tapınak yoktu. Çok yaygın bir yapı olan ve “Büyükler Salonu” denilen Megaron tipli yapılar ilk kez burada görülmüştür. Megaron, üzeri çatı ile örtülmüş, önünde sütunlu bir girişi ile içinde bir ocağın bulunduğu dikdörtgen bir yapı biçimidir.
İ.Ö.1100 ile 900 yılları arasına rastlayan Yunan Karanlık Çağının son bulmasıyla, Yunan sanatının “Arkaik Döneminde” bu yapı türü, Olim-pos tanrı ve tanrıçalarının yontularını barındırmak için uygun bir üslup olarak benimsendi. Böylece, klasik Yunan tapınağının, yani sütunlu bir girişi ve arkasında bir tanrı yontusu içeren bölümü olan yapı, aslında bir Miken evinden esinlenerek ortaya çıkmıştı.
Başlangıçta içinde tanrıya sunulan adak eşyalarının korunduğu bir yer olan küçük sunaklar ağaç ve kerpiçten yapılmaktaydı. İ.Ö. VII. yüzyıl dolayında tapınaklar daha büyük ve taştan yapılmaya başlandı. Bu tapınakların planları ve yapım biçimleri yine daha önce yapılmış olan ahşap örneklerinden alınmıştı. Dor düzeni diye bilinen bu düzenin ayrıntıları bir dizi kuralla belirlenmişti. Mimarinin üç klasik düzeninden ilki olan Dor düdeni, yüzyıllar boyunca Avrupalı mimarların esin kaynağı olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

Yorum yazın