Mimarlık Nedir

Mimarlık Nedir – Nasıl Olunur

Belirli ölçü ve kurallara uygun olarak yapı yapma sanatı (mimari de denir).

Mimarlık Nedir

Mimarlık resim, heykelcilik gibi öbür sanat dalları arasında müzikle birlikte yaratı açısından en özgür olanıdır. Mimarlık kaynak, zaman, yer, yapıların kullanılacakları alanların gerektirdiği niteliklerle koşullandırılmıştır; ayrıca bu sanatın insanı çeşitli etkinliklerinde barındırma, yapımın güzelliğiyle göz zevkini okşama gibi görevleri de vardır.

MİMARLIĞIN İŞLEVİ

Mimarlığın çeşitli dalları yapıların işlevine bağımlıdır. Temelde dinsel mimarlık ve sivil mimarlık olarak ikiye ayrılabilir. Dinsel mimarlık türleri dinlere göre çeşitlilik gösterir ve etkisi özellikle Avrupa’da Eskiçağ’dan Rönesans’a kadar ağır basmıştır; sivil mimarlıksa Eski Roma forumundan, okullar, araştırma merkezleri ve belediye saraylarına kadar kamu yaşamının geçtiği yerler olan yapıları, yönetim merkezlerini, toplantı yerleri gibi bütün kamu yapılarım kapsar.
İŞLEVSELCİLİK

XX. yy. mimarlarının büyük ayrıcalık tanıdıkları işlevselcilik akımının akılcı bir biçimde düzenlenmesi çok yeni tarihlere raslar. Bu görüş, yapı sanatının her zaman için yol gösterici ilkelerinden biri olagelmiştir. Le Corbu-sier’nin konut birimi ya da Niemeyer’ in ideal başkenti (Brasilia) özel ve yönetimsel yaşamm çağdaş gereksinimlerini kesinlikle karşılayacak niteliktedir. Ama savunma düzenekleriyle donatılmış olan surlarla çevrili Ortaçağ kenti de, işlevselci anlayışın korunak-kent anlayışıyla çakıştığı dönemlerdeki gereksinimleri, aynı etkinlikte karşılayabiliyordu.
Mimarlık bütün sanatların en bilimsen olanıdır; yapı sanatının yarattığı sorunlara çözüm getirmek zorunda olduğu ve her yapı için belirlenmiş Programm özel koşullarım göz önünde tutması gerektiği için sürekli yenilik peşindedir. Mimarlık üsluplarının çeşitliliği, çağlar boyunca, yapı ustalarının üç sorun dizisini çözebilmek amacıyla benimsedikleri yollardan kaynaklanır. Söz konusu sorunlar şöyle sıralanabilir: Teknik sorunlar (yerçekimi, temellerin oturtulması, gereçlerin nitelikleri, yerel jeoloji ve topografya koşullarına uyma); işlevsel sorunlar (yapının hangi alanda kullanılacağı, vb’nden kaynaklanır); estetik sorunlar (zamanm modasma, güzellik anlayışına, beğeniye, vb’ne göre değişir). Birbirinden ayrılamayan son iki sorun, ayrı ayrı çözümlendiklerinde ortaya birbirine taban tabana karşıt dogmalar çıkabilir. Bu konuda yalnızca yararcı ereklikle göz zevkim kaynaştıran bağdaştırmam bir çözüm doyurucu olabilir. Demek ki mimarlığın evrimi, soruna bağlı olarak gerçekleşmiştir.

TEKNİK İLKELER

Matematik ve geometri üstüne kurulmuş olan mimarlığın teknik ilkeleri daha Eskiçağ’da, Eski Yunanlılar tarafından belirlenmiştir. Klasik kurallar, yeni hammaddelerin (demir, beton ve plastik maddeler) kullanımlarıyla ilgili yeni ilkelerin doğmasına yol açtıkları ve mimarlık yapıları repertuvarım tümüyle yeniledikleri döneme kadar yapı sanatının başlıca temelleri olarak kullanıldı. Rönesans döneminde yayımlanan çok sayıdaki incelemede (özellikle Alberti’nmkiler, Vignola’nın Regola deglicinque Ordini d’Architet-tura’s\ [Mimarlığın Beş Düzeninin İncelenmesi], Palladio’nun Çuatro Lib-ri dell’Architettura’sı [Mimarlık Üstüne Dört Kitap]) Eskiçağ mimarlık düzenlerini belirleyen kurallar derlenip tamamlandı: Bir binanın çeşitli yapılarının boyutları, ölçü birimi olarak alman bir sütunun taban çapının yarısına eşit olan modül’den hareketle hesaplanır. Bu kurallar Eskiçağ mimarlarından alınmışsa da, her mimar kendi öğretisini önerir ve “ideal” orantılar kişilere göre değişir: Sözgelimi, Palladio’ya göre Korinthos düzenindeki bir sütunun ideal yüksekliğinin modülü on dokuz, Vignola’ya göre de yirmidir.
Oysa Roma döneminde yapılmış Korinthos üslubundaki sütunların, gerektiği gibi ölçüldüklerinde, yüksekliklerinin on yedi buçuk modül olduğu görüldü. Ortaçağ şantiyelerinde çalışan ustaların, roman ve gotik üsluplardaki kiliselerin yapımında gerekli olan bilgileri nasıl edindikleri bilinmemektedir; günümüzde bu konuyla ilgili bilgi neredeyse yok gibidir (elde yalnızca krokiler içeren Villard de Honne-court’un albümü vardır). Genellikle bu bilgilerin sözlü gelenek yoluyla aktarıldığı ve mason derneklerine girmiş olanların öğrenebildiği sırlar olduğu kabul edilir. Rönesans’la birlikte Es kiçağ klasisizmine dönüşten sonra mimarlar sistemli bir biçimde zamaı zaman yenilik getirmekle birlikte Es kiçağ düzenlerine özgü ilkeleri benim sediler. Bunlardan sözgelimi Philiber Delorme, yapılarım, yerel beğeniler de göz önüne alarak oluşturdu ve XVII. yy’da kendini kabul ettirecel olan bir Fransız üslubunun temellerini attı. Öte yandan A.B.D’li Benjamin Latrobe (1762-1820) sütun başlıkların da, kenger yaprağı yerine yöresel bitkilerin (tütün ve mısır) yaprakların: kullanarak (Washington’daki Capito için) yeni bir sütun başlığım kabul ettirmeye çalıştı. Matematik formüllerinin uygulanması, yerçekimi, gereçlerin direnci, düşey yapılarla (çeperler) yatay yapıların (yapı örtüleri) sağlamlık ve dengeleri için olduğu gibi, oranların uyumundan kaynaklanan zarifliği sağlamak için de gereklidir; ama yapının üslubu ve bütünlüğü de geniş ölçüde, kullanılan gereçlerin özelliklerine bağlıdır.

GEREÇLER

Mimarlık alanında kullanılan geleneksel gereçler ağaç, taş, tuğla ve temelini kilin oluşturduğu çeşitli harçlardır. Bölgesel bir mimarlığın üslubu belli ölçüde yörenin jeoloji özelliklerine, dolayısıyla kullanılan gereçlere, taşm niteliğine ve çeşitliliğine, ağaç yokluğuna ya da kullanımına bağlıdır. Bunun en dikkate değer örneği, zengin Mezopotamya uygarlıklarının mimarlığında görülür. Gerçekten de, yörede taş ocaklarının bulunmamasından dolayı Mezopotamyalı mimarlar, yaptıkları anıtlarda Pers egemenliğinin kurulmasına kadar sürekli olarak tuğla kullanmışlardır. Buna karşılık Eski Yunan mimarlığı kolayca ve iyi işlenen mermer kullanımına dayanır. Paris bölgesine özgü sarımtırak değir-mentaşı, Armorik’e özgü koyu renk granit, Massif Central yöresinin siyah ve morumsu volkanik kayaları, Sudan anıtlarının lateritli poto-potosu (mang-rov balçığı), Kolomböncesi Amerika’ ya özgü yapıların yeşilimsi bazaltları, Rus ahşap evlerinin ya da A.B.D’nin kuzey kesimine özgü evlerin sağlam kütükleri, vb. belli ölçüde bu yörelerin her birinin mimarlık üsluplarını belirler.
Öte yandan, mimarlık biçimlerinin ve yapıların çeşitli öğelerinin tasarlanmasında iklimin de büyük önemi olmuştur. Bu etken yalnızca damların eğimli (yağışlı yerlerde iyice belirgindir) olmasını, güneşli ülkelerde binalara taraçalar yapılmasını, pencerelerin ve kapıların açıklığını koşullandırmakla kalmamış ama kapı sundurmaları, balkonlar, taraçalar, iç avlular, yağmur suyu olukları gibi pek çok yeniliğin gerçekleştirilmesini sağlamıştır. Beton ortaya çıktıktan sonraysa, geçirimsiz olma özelliğinden dolayı hangi iklim olursa olsun üsluplarda giderek aynı biçime yönelme başlamıştır.

MİMARLIĞIN EVRİMİ

Mimarlığın kökeninde, temel bir gereksinim olan korunma isteği yatar; çok eski çağlarda insanın bu gereksinimini mağaralar, kulübeler, vb. karşılıyordu. Cilalıtaş devri insanları tarım ve yerleşik düzenin ilk evrelerini oluşturdukları uygarlık düzeyine, kentleşmeyle ve kendilerine özgü bir mimarlık oluşturmakla ulaştılar. Demek ki, en eski kentlerin, tarım etkinliğinin en erken görüldüğü Ortadoğu’ nun “Verimli Hilal” olarak adlandırılan bölgelerinde kurulmuş olması normaldir. Gelişimini tamamlamamış en eski kent merkezlerinin (Eriha. Ya>’-mo, Truva) mimarisini daha çok üsı üste konmuş taşlardan oluşan surlar, topraktan yapılar, silolar, vb. temsil ediyordu; buna karşılık Mezopotamya’da ve çevresinde dinsel mimarlık kalıntıları, henüz İ.Ö. IV. binyılda Eridu ve El-Ubeyd dönemlerinden başlayarak gerçek bir gelişmenin kanıtıdırlar. Ayrıca bu bölgelerde, Mısır’da ve Anadolu’da, III. yy’dan sonra önemli bir yayılma gösterecek olan büyük kentleşme merkezlerine da öncülük ederler. Bu yörelerin insanları tuğlayı bulmuş (kuru ve sırlı), büyük tapmaklar, hipojeler (bir çeşit yeraltı mezarı), tholoslar (bir çeşit mezar), megaronlar (ortasında ocak bulunan dikdörtgen biçimindeki büyük oda), sütunlar kullanmışlar, askeri mimarlık ürünleri yapmışlardır. Yalnızca, Eski Yunan mimarlığı, VI. yy’da benimsemek zorunda kaldığı oranların akılcı bir biçimde düzenlenmesi sayesinde bir model olarak ele alınmış ve betonun bulunmasına kadar mimarlık öğretiminin temelini oluşturmuştur. Yaratıcı insanlar olan Etrüskler tonozu bulmuşlar, Roma mimarları da bu öğeyi Etrüsklerden almışlardır.

Hıristiyan mimarlığına özgü ilk yapılarda Eski Yunan, Latin etkisiyle Ön-hıristiyan (Paleokretiyen) Afrika ve Asya sanatlarmın etkileri görülür. Ne Bizans, ne de Roman sanatı geçmişle olan bağları koparmışlardır. Kullandıkları tonozlar, kubbeler, ab-sidler, vb. hep Eskiçağ’a özgü buluşlardır. Yalnızca çan kulesinin Roman sanatının özgün bir niteliği olduğu sanılır. Ama aynı dönemde Ortaçağ’a özgü bir başka büyük dinsel mimarlık, yani İslam mimarlığı gelişme göstermiş ve özgün bir mimarlık öğesi olan minare ortaya çıkmıştır.

Yıkılmış Roma İmparatorluğu’nun toprakları üstünde yaşayan halklar arasmda karşılıklı değiştokuşlar, aktarımlar olurken, Bizans ve İskenderiye, Sasanilerin elinde bulunan İran’ la olan ilişkileri nedeniyle Doğu ile Hıristiyan Batı dünyası arasmda gerçek bir köprü kurmuştur.
Gotik mimarlık, özgün öğelerinin sanıldığından da az olduğu kanıtlandığı halde, geçmişle tüm bağlarmı koparmıştır; bu üslup yeni bir anlayışa karşılık verir ve değişik sorunları çözmeye çabalar. Fransa’da katedralleri yapan ustaların atılından Yüz Yılsavaş-larıyla engellenmiştir. Ama bu üretim Rönesans’ın pek yerleşemediği Germen ve Anglosakson ülkelerinde uzun süre varlığını sürdürmüştür.

Buna karşılık Eskiçağ mimarlık sanatının ilkeleri XV. yy’dan başlayarak İtalya’da benimsenmiştir. Vitruvius’ un yapıtı yayımlanmış, sanatçılar yapım yasalarına egemen olan matematiksel uyumlar arayışına yönelmişlerdir. Floransa’da Santa Maria del Fi-ore’nin kubbesinin Brunelleschi tarafından gerçekleştirilmesinden sonra, bütün İtalya saraylar, kiliselerle dona tdmış ve bu yapılar kendilerini gerçekleştirmiş olan mimarlara Avrupa çapında ün kazandırmıştır. Rönesans dönemi İtalyan sanatçılarının Eski-çağ’dan almak istedikleri şey, perspektif yasalarının ve oranlardaki uyumların bilimsel yollarım elde etmekti. Bu dönemde benimsedikleri yöntem her türlü akademicüikten yoksundu. Taklit etme anlayışı daha geç bir dönemde, XVI. yy’ın sonunda Pal-ladio’da ortaya çıktı; Palladio, yeni-klasikçiliğin kesin kurallarını ilan etti. İngiltere, yetiştirmiş olduğu İnigo [ones ve Wren gibi üstün mimarların ardından, yeni-klasikçiliği XX. yy’a kadar İngiliz mimarisinin içine kapandığı kesin bir dogma olarak benimsedi. Buna koşut olarak XVII. yy’da, İtalyan sanatçıları dinsel mimarlığa barok ‘üsluba özgü formüllerle yepyeni bir hava getirdiler. Bernini ve Borromini gibi sanatçılar tarafından yaratılan ve Karşı-Reform’un propagandalarıyla desteklenen bu üslup, XVII. yy. ve XVm. yy’larda pek çok ülkeye yayıldı, özellikle de Latin Amerika’da yerleşti. Fransa’da biraz daha farklı bir evrim gösterdi; burada Rönesans dönemine ve baroka özgü aşırılıklar ılımlı kılındı ve dengeli klasisizm doğdu. XVIII. yy’ın ikinci yansında Eskiçağ mimarlığına bir dönüş oldu ve yeni-klasik üslup bütün Avrupa’ya ve Amerika’ya yayüdı. Fransızların yaratmış oldukları ampir üslubunun temsilciliğini de Percier ve Fontaine yaptı.

MİMARLIKTA ÇAĞDAŞ ETKİNLİKLER
Başlıca özelliği demir kullanımı olan ilk modern mimarlık girişimiyle gerçekleştirilen ilk binalar (Paris’teki Sainte-Genevieve kitaplığıLondra ’da-ki Crystal Palace) henüz klasik ilkelere göre düzenlenmiş yapılar sunarlar. Bu özellikler ancak beton kullanımıyla ortadan kalkmıştır; beton XX. yy’m başlarında, yalnızca mimarlık üslubunu değil ama, o tarihe kadar gerçekleştirilmesi olanaksız gibi görünen biçimsel olanaklar sunarak, yapısal’tasarımları da etkilemiştir. Her türlü süs öğesini yadsıyan brütalizm pek çok çağdaş mimar tarafmdan benimsenmiş bir akımdır. Estetik etkeni göz ardı etmeyen işlevselci okul, güzelliğin, uzamın kullanımına bağlı olarak akılcı bir biçimde düzenlenmesinden kaynaklandığı görüşünü destekler. Yapı yapma sanatının XX.yy’da dekoratif soyutlama ve işlevselcilik akımını benimseyenlerin (Bauhaus okulu temsilcileri, Le Corbusier, F. Lloyd Wright, Gropius, Mies van der Rohe) etkisiyle bütün dünyada gerçekleştirmiş olduğu üslup birliği, sanat tarihinde eşine Taslanmayan bir olgudur.

A.B.D. DE MİMARLIK

A.B.D’li büyük ustalarm (F.L.Wright, 1869-1959; W. Gropius, 1883-1969; Mies van der Rohe, 1886-1969; R. Neutra, 1892-1970; E. Saarinen, 1910-1961) ölümünden önce,A.B.D’n-deki mimarlık üretiminde estetik düzeyde açık bir gerileme gözlendi. Bir yandan Skidmore, Owings ve Merrill (S.O.M.), öte yandan da Harrison ve Abramovitz gibi Atlas Okyanusu ötesi iki önemli mimarlık acentesi, büyük binaların yapımında Mies van der Ro-he’yi taklit etmekle yetiniyorlardı. Bi-çimci anlayış, Philip johnson’ı yeni-klasikçiliğe, Minoru Yamasaki’yi ve Edward Düreli Stone’u da oldukça kötü nitelikte bir özenticiliğe yöneltti. Bu akademiciliğe dönüş hareketine karşı çıkan Louis Kahn, Paul Rudolph ve Bertrand Goldberg A.B.D’nde kullanımı 1960 yıllarının başlarında pek yaygın olmayan betonarmeye yöneldiler. Böylece brütalizme yaklaşan ve Michel Rogon tarafmdan’ ‘kale-üslup’ ’olarak adlandırılan üslup doğdu: Bunu en iyi temsil eden yapüar Phüadel-phia ’ daki Richards Medical Research Center (1960, Kahn), Yale Üniversite-si’nin Art and Architecture Building’i (1960) Rudolph), Chicago’daki Marina City’nin dairesel kuleleridir (1965, Goldberg). F.L. Wright’m bu eğilimin dışında kalan kuramları, Oklahoma’ da Dace Residence’ i (1967) gerçekleştiren Bruce Goff gibi mimarlarla yeni uygulama alanları buluyordu. Bu arada R. Buckminster Fuller, Victor Lundy gibi mimarlar ilgi alanlarım değişik yörelere kaydırmışlardı. Öte yandan deneme amacıyla yapılmış pek çok evde, biyoklimatik mimarinin (bina içindeki hava koşullarının, bina dışındaki atmosfer koşullarının dönüşüme uğratılması yoluyla sağlanması) uygulandığı görüldü (Gaviota’ da [Kaliforniya], 1975’te, S. Baer, R. Henry ve D. Harvey tarafından gerçekleştirilmiş olan /. ve N. Kittle Çift-liği).Öte yandan, yapıya enerji açısından tam bir bağımsızlık sağlayan özerk mimarlık çalışmaları da yapıldı (j. Sanford, R. Travers ve B. Mac-lay tarafından gerçekleştirilen Ver-mont’daki Dimetrodon Corporation Warren’in 10 Konut Evi grubu).

FEDERAL ALMANYA CUMHURİYETİNDE MİMARLIK
Federal Almanya Cumhuriyeti günümüzde 1945’ten bu yana binlerce kişinin oturması için en çok konutun gerçekleştirilmiş olduğu ülkedir. Bununla birlikte, gerçek anlamda hiçbir şehircilik planı uygulanmış olmadığı için (Hannover dışında) yapı çalışmalarında, orta düzeyde binlerce binanın gerçekleştirilmesine yönelinmiş-tir. Bununla birlikte, işlevsel üslupla ve usta Alman mimarlar tarafından gerçekleştirilmiş olan yapılarsa hem çok sayıdadır, hem de oldukça önemlidir: Düsseldorf’taki Phoenix-Rheinrohr Gökdeleni (1957-1960; H. Hentrich ve H. Petschnigg); Berlin’deki Filarmoni Tiyatrosu (1960-1963;H. Scharoun); Köln’deki Üniversite ve Belediye Kitaplığı (1966, R. Gutbrod); Konstanz’daki Ticaret Okulu (1968,H. Müller); Münih’teki Olimpiyat Kompleksi (1972, G.Behnisch); vb.

FRANSADA MİMARLIK
1960 yılından sonra Fransa’da önemli bir uluslararası akımın, yani brütaliz-min etkisi görüldü (Paris’teki Georges-Pompidou Ulusal Sanat ve Kültür Merkezi’nin yapımmda bu akımm büyük etkisi olmuştur). Bu öncü brüta-lizm hareketi, bir bakıma çok sayıda modern yapıya, özellikle de son yirmi yıl içinde gerçekleştirilmiş olan iş yerlerine (Nobel Kulesi,1966; Maily, De-pussé ve Prouvé; Aquitaine Kulesi, 1967; Arsene-Henry kardeşler;Mame Montparnasse Kulesi, 209 m yüksek likte, 1969-1973; Beaudoin, Cassan Dubuisson, Lopez, Maurien ve Sau-bot) birdenbire klasik bir görünüm kazandırmıştır. Bunlar çoğunlukla anlatım değeri oldukça az klasik bir mimarlık düzeni oluştururlar. Bütün bu binaların yaratıcıları Mies van der Rohe’nin 35 yıl kadar önce açıkladığı kuramsal ilkeyi (çok katlı büyük bir yapı, yalm camdan bir “kılıf” için tasarlanmış yalın bir hacim olmalıdır) mekanik bir biçimde uygulamaktan başka bir şey yapmamışlardır. Nieme-yer de, 1971’deki bir çalışmasında estetik anlayışını cam “kılıf” uğruna feda etmişti.

Öte yandan, son yirmi, yirmi beş yıldır, gereçlerin akıllıca kullanılmasıyla ilgi çeken yapılar, Fransa’da mimarlık alanında etkili olmuştur; bu tür yapılar arasında Saint-Paul-de-Vence’taki Fondation – Maeght (1962-1964; j. -L. Sert) ve Grenoble’ daki Kültür Evi (1965-1968; A. Wo-genscky) gibi kültür yapılarının yanı sıra, Paris I Üniversitesi (1973; Celnik, Guvan, Andrault, Parat) gibi öğretim kuruluşları,sanayi yapılarıfChâteau-roux’daki Cerahati Seramik Fabrikası, 1962; Andrault ve Parat), spor tesisleri (Paris’teki yeni Pare des Prin-ces, 1969-1971; Taillibert), havali manları (Roissy-Charles-de-Gaulle, 1974; Andreu), vb. sayılabilir.

İNGİLTEREDE MİMARLIK

İngiltere’de 1960’tan bu yana yapıl mış olan en dikkate değer yapılar brü talizmin öncülerine olduğu kadar, gü nümüzde brütalizm akımının dışında güçlü kişiliğiyle kendini kabul ettirmi olan j. Stirling’in çalışmalarına dayanır. Ülkedeki önemli yapılar arasında Liverpool ile Manchester arasında 30 hektarlık alana yayılmış, 6 000 kişiyi barındıran 1 500 konutun yer aldığı Yeni Runcorn Kenti (1968-1976) önemli yer tutar.

İSKANDİNAV ÜLKELERİNDE MİMARLIK

DanimarkalI Aarne jacobsen’in (1902-1971) ve Finlandiyah Alvar Aal-to’nun (1898-1976) ölümüyle, İskandinav mimarlığı en usta iki yaratıcısını yitirmiş oldu; bununla birlikte günümüzde dünyaca ünlü yapı ustaları (FinlandiyalI Reima Pietilâ ve 1963’ten 1966’ya kadar Sydney’deki [Avustralya] Yeni Opera’yı gerçekleştiren DanimarkalI jem Utzon) İskan dinav mimarlığına katkıda bulunmaktadırlar.

İTALYADA MİMARLIK

Gio Ponti’nin gerçekleştirdiği büyük yapıların [Pirelli Kulesi, Milano, 1959; P.L.Nervi’yle birlikte) ya da Bruno Ze-vi’nin çalışmalarının son derece modern anlayışta gerçekleştirilmiş olmalarına karşılık, bu anlayış İtalya’daki konut yapımma pek yansımadı; bununla birlikte İtalya, öncü mimarlık ustaları yetiştirmekten de geri kalmadı. R. Roger ile birlikte Paris’teki Georges-Pompidou Ulusal Sanat ve
Kültür Merkezi’ni gerçekleştiren R. Piano’nun çalışmaları, Uluslararası Araştırma Mimarisi Topluluğu’nun ve Archizoom Topluluğu’nun araştırmaları dikkate değer etkinliklerdir. Ayrıca İtalyan dizaynı da j. Colombo, G. Aulenti, B. Munari, vb’yle gözardı edilmeyecek yapıtlar sergilemiştir.

JAPONYADA MİMARLIK

Japonya’da İkinci Dünya savaşı sırasında 19 japon kentinin yıkılmış olan % 50 ile % 90’ı yeniden yapılmıştır ama karmaşık düzen ülkenin aşağı yukarı her yerinde görülür. Bununla birlikte, Japonya’da Kenzo Tange gibi çok değerli mimarlar yetişmiştir. Kenzo Tange, Tokyo Olimpiyat Stadyu-mu’ nun (1964) ve Omatzuri Plaza’ mn (1970, Osaka Evrensel Sergisi) yapımım gerçekleştirmiştir. Yeni kuşağın en yetenekli temsilcileri arasındaysa Kenzo Tange’nin bazı eski çalışma arkadaşları da vardır: M. Otaka, K. Ki-kutake ve N. Kurokawa.

TÜRKLERDE MİMARLIK

Türk mimarlık sanatı, tam olarak, ancak IX. yy’dan sonraki dönemden başlayarak incelenebilmektedir. İslamlıktan önce, Orta Asya’da Uygurlar ve-Göktürklerin mimari yapılarından günümüze pek bir şey kalmamıştır.

ANADOLU DIŞINDAKİ TÜRK MİMARLIĞI

Yapılan kazılarda ortaya çıkan verilere göre, Göktürkler ve Uygurlarda, kentler surlarla çevriliydi. Hoça’da bulunan bir saray kalıntısında, kubbe ve tonoz örtüsüne raslanmıştır. Burada, ayrıca kubbeli mezar odaları bulunmuştur. Bunlar, Türklerin ilk türbeleri sayılabilir. Orta Asya’da bulunan bir başka yapıda, Türk üçgeni kullanıldığı görülmüştür. Türbeler ve kubbeli yapıların ilk olarak Türkler-de görülmesi, kubbenin kökeni konusunda kimi savların ileri sürülmesine yol açmıştır. Birçok sanat tarihçisi kubbenin, Türklerin göçebe çadırlarından gelişmiş olduğunu kabul ederler. Oğuz Türklerinin “yurt” adım verdikleri çadırların Türklerin türbe ve camilerine benzerliği, bu savı güç-lendirmektedir. Gene Orta Asya’da bulunan fresklerde resmedilen evlerin görünüşü, Türklerin kerpiç ve tuğla ev mimarisine verdikleri önemi belgelemektedir. Bunlar tek katlı, düz çatılı, çift kapılı, pencereli ve avlulu evlerdir. Medreselerde kullanılan dört eyvanlı mimari şemanın, ilk olarak Müslüman Türk devleti Gaznelilerde görülmesi, mihrap önü kubbesinin ilk olarak Karahanlılarda Talkatanbaba Gamisi’nde kullanılması, bilinen kimi mimari öğelerin, Türklerin kendi yarattıkları değerler olduğunu ortaya koymaktadır.

X. yy’da hüküm süren Samanoğullarına ait tek bir yapı dışında, günümüze mimari yapıt gelememiştir. Buha-ra’da bulunan Samanoğlu İsmail Türbesi (907) en eski tarihli türbedir. Asya’da kurulan Karahanlılara ait kerpiç ve tuğla yapılar ilerki yüzyılların mimarlık anlayışını etkilediğinden önem taşır. XI. yy’a ait, merkezi planlı Hazer Degaron Camisi, ortada ana kubbe, dört köşede dört küçük kubbesiyle bir bütünlük gösterir. Kubbe, sivri kemerli dört payeye (kaim sütun) dayanır. Merv yakınında bulunan, Talkatanbaba Camisi tek kubbeli, tuğla bir yapıdır. Yanlarda çapraz tonozlu bölümler vardır. Bu iki caminin planı, daha sonraki dönemlerde, özellikle Osmanh mimarisini etkilemiştir. Buhara’daki Mugah Attari Camisi’nin üç nefli yalm plam çeşitli Türk beyliklerinde sık sık kullanılmıştır. Kara-hanlılar, camilerinde çok süslü minareler yapmışlardır. Tuğlayla gerçekleştirilen Özkent minaresi (XI.yy.) Car Kurgan minaresi (XII. yy.), Kalan Camisi minaresi (XII.yy.) bunların en önemlileridir. Karahanlılar, özellikle türbe mimarisine önem vermişlerdir. Tim kentinde bulunan Arapata Türbesi (978) tuğladan, kare planlı ve kubbeli olarak yapılmıştır; portali yüksek ve sivri kemerlidir. XI ve XII. yy’lara ait Nasır Bin Ali Türbesi, Ce-lalettin Hüseyin Türbesi, Balacıhatun Türbesi ve Ayşe Bibi Türbesi’nde görülen nişler ve sivri kemerlerle süslü zengin cephe mimarisi Türk türbe mimarlığının gelişmesine katkıda bulunmuştur. Karahanlılarda medreselerin yapıldığı biliniyorsa da, bunlardan günümüze bir örnek kalmamıştır.

Ribat adı verilen kervansarayların çoğu ise günümüze gelebilmiş yapılardır. Buhara-Semerkand yolu üstündeki Ribatımelik (1078), köşe kuleleri ve yandaki minaresiyle, amtsal görünümdedir. Kare avlu çevresinde iki katlı odalarm sıralandığı yapının, yalnızca güney bölümü ve portali ayakta kalabilmiştir. Cephede sivri kemerler, yarı silindirik yivler ve Selçuk üslubunu anımsatan portal bulunur. Ka-rahanlılar, kervansaraylarda dört eyvan şemasını kullanmışlardır. Merv’ de bulunan Akçakale Kervansarayı (XI. yy.) ve Harzem yakınında Day Hatun Kervansarayı (XI.yy.) bu kervansaray tipine örnek gösterilebilir. Ayrıca Tirmiz’de dört eyvanlı bir saray kalıntısı bulunmuştur. Sivri kemerli portalin karşısında yer alan taht salonu iki katlı olup, duvarlar tuğla süslemelerle bezelidir.
Kültür ve sanata önem vermiş olan Gazneli sultanı Mahmud zamamnda önemli mimari yapılar oluşturulmuştur. Gazneli camilerinin çoğu yıkılmıştır. Bazı bölgelerde bulunan tuğladan, yivli, silindirik ya da köşeli kulelerin minare olarak yapıldığı sanılmaktadır. Arus-ül-Felek Camisi (X.yy.) ağaç direkli bir camiydi (bu cami tipinin bir başka örneği de Konya’da Selçuklulara ait Sahib Ata Camisi’dir). Güney Afganistan’da bulunan Leşgeri Bazar Ulucamisi (XI. yy.), dört payeye oturan mihrap önü kubbesi ve yanlardaki nefleriyle enine genişleyen bir yapıdır. Irmak kıyısında kurulan Leşgeri Bazar Sarayı (XI. yy.) çok büyük bir alam kaplamaktadır. Birkaç saray binası, camisi ve çarşısıyla ilk Türk kül-liyelerinden biridir. Dört eyvanlı avlunun çevresinde bulunan uzamların bir bölümü gene kendi aralarında dört eyvanlı plan tipindeydi. Bu plan tipini Mesut IH’ün sarayında da görmekteyiz (XII.yy.).Yalancımermerden süslemeler ve mermer levhalarla çok zengin bir biçimde bezenmiş bu saraylar, Moğollar tarafından yıkılmıştır. Seng-best’te bulunan, XI. yy’a ait Ribat-ı Mahi Kervansarayı, Karahanlı mimarlık geleneklerini sürdürmüştür. Dört eyvanlı avlu çevresinde sıralanan odalar ve destek kuleleriyle tuğladan yapılan kervansarayın eyvanlı bölümlerinde kubbe kullanılmışhr (bu özellik daha sonra Selçuklularda görülmektedir).

Gazneliler, çeşitli saldırılar sonucunda ülkelerinden uzaklara, Pencap’a kadar yayılmışlardır. Türklerin Hin-diktan’da gerçekleştirdikleri en önemli yapılar, Delhi’deki Kuvet-ül-İslam Camisi (1193-1230) ve yanındaki Kutb Minar’dır (1119). Kutb Minar 73 m boyuyla, dünyanın en yüksek minaresidir. Kırmızı taştan, beş katlı olarak yapılmış, gövdesi yivli ve aşağıdan yukarı incelen bir yapıdır. Yivli minare tipi daha sonraki yıllarda Anadolu’ da Beylikler döneminde görülmektedir (Antalya’daki Yivli Minare Camisi, 1373).

Oğuz Türklerinin İran’da kurdukları Büyük Selçuklu Devleti’nde (1040-1157) yaratılan mimarlık yapıtları Asya ile Anadolu mimarlığı arasında köprü oluşturur. Selçuklular, bu bölgede karşılaştıkları birtakım mimari öğeleri kendi buluşlarıyla birleştirerek, yepyeni bir mimarlık anlayışı ortaya koymuşlardır. Özellikle medrese yapımına önem veren Selçuklular, eyvanlı ve kubbeli medrese tipini geliştirmişlerdi; bu plan tipini camilerde de kullandılar. İsfahan Mescidi Cuması (1072-1092), Zevvare’deki Mescidi Cuma (1135), Ardistan Mescidi Cuması (1160), bu plan tipinin en güzel örnekleridir.

Selçuklulardan sonra, Harzemşahlar zamanında yapılan Horasan’daki Zev-zen Camisi (XIII. yy.) iki eyvanlı yapısıyla değişik plandadır.
Mısır’da ilk Türk Tolunoğulları Dev-leti’ni (868-903) kuran Tolunoğlu Ahmet’in yaptırdığı Kahire’deki İbni Tülün Camisi (879) beş nefli, revaklı avlusu ve düz çatısıyla yalm bir yapıdır. Tuğladan sarmal minaresi, Samarra üslubundadır. Mısır’da 935-968 yılları arasında hüküm süren İhşidilerder kalan Şerif Tabataba Meşhedi (943′. dokuz kubbeli planıyla, Osmanlıların çok kubbeli yapıla rina öncülük etmişti.

Selçuk atabeki Nurettin Zengi’nin kurduğu Zengiler döneminde, Selçuklu sanatımn devamı olan mimari yapılar gerçekleştirilmiştir. Şam’da bulunan Nuriye (1172) Medresesi, selse-bili havuza bağlayan kanallarıyla bir yenilik getirmiştir. Zengilerin mimarlık özellikleri, Eyyubiler döneminde Mısır’daki yapılarda görülür. Melik Salih Necmettin Eyyub Medresesi (1242), iki eyvanlı çifte medreseden oluşur. Mısır’da, daha sonra Memluklar, önceki mimarlık özelliklerine kendi kişiliklerini katarak, büyük yapılar ortaya koydular, külliye yapımına önem verdiler. Bunlar arasında Sultan Kalavun külliyesi (1285), Sultan Haşan külliyesi (1356-1362) en tanınmışlarıdır. Türklerin yarattığı mihrap önü kubbesi, Baybars Camisi’nde (1266-1269) görülmektedir.

Türkler çok sayıda türbe ve kümbet yapmışlardır. Bunlar silindirik, kare ya da çok köşeli plan tipindedir. Türbe yapımı Karahanlılardan başlayarak Batı’ya yayılmıştır.Türbeler içten kubbeyle, dıştan konik bir çatıyla örtülmekteydi. Kimi zaman türbelerin üst kısmı kule gibi yüksek olmaktaydı. Merv’deki Sultan Sencer Türbesi (1157) bu tiptedir. Kazvin yakınlarında bulunan Harrakan kümbetleri (1068), tuğladan çift kubbeli, sekizgen planıyla Selçuk türbe mimarlığının en güzel örnekleridir. Nahçivan’da bulunan Mümine Hatun Kümbeti (1186), çifte minareli portaliyle değişik üsluptadır.

Anadolu dışında Türkler, özellikle Selçuklular, kervansaray, ribat ve saray yapımında önemli yapıtlar vermişlerdir (Merv’deki Selçuklu sarayı [XI.yy.] surlarla çevrili, dört eyvanlı, avlulu bir yapıydı).

ANADOLU’DA OSMANLI ÖNCESİ TÜRK MİMARLIĞI
Büyük Selçukluların Anadolu’da yaptırdıkları Diyarbakır Ulucamisi (1091), revaklı avlusu, kubbesiz nefli plam ile Şam Emeviye Camisi’ne benzer. Artuklularda mihrap önü kubbesi önem kazanır. Silvan Ulucamisi (1152 – 1157), Mardin Ülucamisi (XII.yy.), Harput Ulucamisi (1156 -1157), Dunaysır Ulucamisi (1204) gibi camilerde bu özellik görülmektedir. Artukoğullarmda avlu, önemini yitirmiştir; cephe mimarisi zengindir. Zen-giler tarafından Anadolu’da yaptırıldığı sanılan Urfa Ulucamisi’nde (XII.yy.) ilk kez son cemaat yeri görülmektedir. Danişmentoğullarma ait yapılarda (XII. yy.) gene mihrap önü kubbesi kullanılmış, ayrıca aydınlık kubbesi denen ikinci bir kubbeye yer verilmiştir. Divriği’de Mengücüklere ait külliye (1228-1229) değişik tonoz örtüleriyle ve cephe mimarisiyle dikkati çeker. Burada ilk olarak hünkâr mahfili yapılmıştır.

XIII. yy’dan sonra Anadolu, Selçukluların egemenliğine girdi. Anadolu Selçuklularının (1077-1308) başkenti Konya bir kültür merkezi niteliğindeydi. İran ve Türkistan’dan getirtilen mimarların yaptıkları yapılar Türk tuğla mimarisinin taşa uygulanmış biçimleridir.

Anadolu Selçukluları, çok sütunlu cami tipini kullandılar. Mihrap önü kubbesi daha büyük çapta yapıldı ve uzamda bütünlük sağlandı, avlulu ve revaklı medreselerin portalleri anıtsal bir görünüm kazandı, iç süslemeye önem verildi.
Selçuklularda kubbe, kalın duvarlara oturmaktadır. Sivri kemerli kapılar, pencere nişleri ve ahşap saçaklar sık görülen özelliklerdir. Selçuklu kentleri sağlam surlarla çevriliydi. Bunun en güzel örneği, günümüze kadar gelmiş-olan Kayseri surlarıdır. Konya Alaed-din Camisi (XII.-XIII. yy.) çeşitli dönemlerdeki eklemelerle değişik bir plan görünümü kazanmıştır. Mihrap önü kubbesinin bulunduğu kısım önünde avlu, avludaysa iki kümbet vardır. Doğuda kıbleye paralel altı nefli bir bölüm, batıda dört nefli bir başka bölüm bulunur. Bunlar, düz çatılı, mihraplı ve altmış iki sütunun bulunduğu büyük bir alanı kaplar. Kubbeye geçiş, Türk üçgenleriyledir. İki renkli kesme taştan portal, Zengi özelliği taşır. Niğde Alaeddin Camisi (1224), klasik Selçuklu cami tipinin güzel bir örneğidir. İç kısım, kemerlerin birbirine bağlandığı haç biçiminde iki sıra paye ile kıble duvarına dikey üç nefe ayrılır. Kıble duvarında üç kubbe bulunur. İlk külliyelerden olan Kayseri Hond Hatun külliyesinin (1238) eyvan-lı medresesi ile mihrap önü kubbeli camisi Büyük Selçuklu geleneğinin bir devamıdır. Anadolu’da, ağaç direkli camilerin yapıldığı, ama günümüze çok azmin gelebildiği görülmektedir. Afyon Ulucamisi (1272), Konya Sahib Ata Camisi (1283), Ankara Aslanha-ne Camisi (1290), Beyşehir Eşrefoğlu Camisi (1297), bunların en güzel örnekleridir. Bu dönemde, ayrıca tek kubbeli küçük mescitler de yapılmıştır. Konya Sırçalı Mescit (XIII.yy.) üç kemerli son cemaat yeri, kubbeye geçişteki Türk üçgenleri ve çinileriyle olgun bir örnektir.
Selçuklular, kubbeli ve eyvanlı medreseler yanında gözlemevleri ve da-rüşşifalar da yapmışlardır. Kubbeli medreselere örnek olarak Konya Ka-ratay Medresesi (1251), İnce Minareli Medrese (1260-1265), Afyon Çay Medresesi (1278), Kırşehir Caca Bey Medresesi (1272) gösterilebilir. Kub-beli medreseler, Osmanlı cami mimarisini etkilemiştir. Eyvanlı medreseler, Anadolu’ya Selçuklularla gelmiş, yaygın olarak kullanılmıştır. Artukoğulla-rma ait Mardin Hatuniye Medresesi (XII.yy.), Diyarbakır Mesudiye Medresesi (1198-1223) gibi medreselerden sonra, Anadolu’da Selçuklulara ait ilk eyvanlı medrese, Kayseri Çifte Med-rese’dir (1205). Dört eyvanlı olan bu medresenin bir başka benzeri Sivas Keykavus I Şifahanesi’dir (1217-1218). Sivas Gökmedrese, Buru-ciye Medresesi ve Çifte Minareli Medrese (tümü 1271) ile Erzurum Çifte Minareli Medrese (1253) cephe özellikleriyle medrese mimarisine yenilik getirmişlerdir.

Selçuklu hanları, taştan, çok gösterişti yapılardır. Sultan ya da vezirlerin yaptırdıkları bu hanlar, saray niteliğindeydi. İçlerinde cami, hamam ve kütüphaneler bulunmaktaydı. Aksaray – Kayseri yolundaki Alay Han (XII. yy.), Antalya-Isparta yolunda Evdir Han (1210-1218), Alanya’ya yakın Alara Han (1219-1236), Sivas – Malatya yolunda Hekim Han (1218), Kayseri – Sivas yolunda Sultan Han (1232-1236), Amasya-Tokat yolunda Hatun Han (1238), Kayseri – Aksaray yolunda Avanos Sarı Han (XIII.yy.) ve Kars-Batum yolunda İğdır Han (XIII. yy.) günümüze gelebilmiş yüzden fazla hanın en önemlileridir. Bunlar, sağlam duvarları, revaklı avluları, gösterişli portalleriyle Selçuk mimarlığının en güzel yapılarıdır. Köşk ve saraylar ise bu denli sağlam yapılmadıklarından günümüze pek azı kalıntı olarak ulaşabilmiştir. Artukoğulları-na ait bir saray kalıntısı (Xffl.yy.) dışında Konya’da Selçuklulara ait Kılıç Arslan II Köşkü’nün bir duvar parçası kalmıştır. Alaeddin Keykubat’m iki saray yaptırdığı bilinmektedir. Beyşehir gölü yakımnda yaptırdığı Kubad-Abad Sarayı çok büyük bir alam kaplamaktaydı. Kayseri yakımnda Keyku-badiye Sarayı, yazlık saraydı ve üç köşkten oluşmaktaydı. Gene Kayseri yakınındaki Erkilet’te bulunan Hızır-İlyas köşkü, plan bakımından Selçuklu kervansaraylarını anımsatır.

Türk çadırlarım andıran Orta Asya mimarlığı etkisindeki Selçuklu mezar anıtları kümbet adım ahr. Tercan Mama Hatun Kümbeti (XIII.yy.), Kayseri Döner Kümbet (XIII. yy.), Kayseri Sır-çalı Kümbet (XIV.yy.), Karaman Alaeddin Bey Kümbeti (XIV.yy.) gibi kümbetlerin yanında, Kayseri Hond Hatun Türbesi (1238), Kırşehir Âşık Paşa Türbesi (1322), Akşehir’de Emir Yal-taş Türbesi (XIII.yy) ve daha birçok değişik planlı türbeler yapılmıştır.
XIV. yy’da, Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra, Anadolu’da küçük beylikler ortaya çıktı. Bunlardan yalnızca Karamanoğulları ve Eşrefoğul-ları, Selçuklu mimarlık geleneğini sürdürdü. Öteki beylikler eski mimarlık anlayışına kendi mimarlık buluşlarını katarak değişik yapıtlar yarattılar. İlhanlı beyliğine ait Erzurum Yakuti-ye Medresesi (1310), Selçuklu kubbeli medreseler kümesine girer. Karamanlılara ait Aksaray Zinciriye Medresesi (1336), Niğde Ak Medrese (1409),Karaman İbrahim Bey İmareti (1433) gibi yapılar, Selçuklu geleneğini sürdürmekle birlikte gene de küçük farklılıklar gösterir. Eretnalılara ait, Kırşehir Âşık Paşa Türbesi (1322) bakışımsız (asimetrik) plam, yan portali ve değişik kubbesiyle yeni bir mimarlık anlayışının ürünüdür. Hamidoğul-larınaait Antalya Yivli Minare (1373) altı kubbesiyle Anadolu’da çok kubbeli cami tipinin ilk örneği saydır. Saru-hanlılara ait Niğde Ulucamisi’nde (1376), mihrap önü kubbesi çok büyük yapılmış, revaklı avlu son cemaat yerini de içine almıştır (bu plan tipi OsmanlIlarda daha gelişerek önemli yapıtlarda kullanılacaktır) .Menteşoğul-lanna ait Milas Hacı îlyas Camisi (1330) son cemaat yeriyle, Milas Ulucamisi (1378) mihrap önü kubbesiyle dikkati çeker. Ramazanoğullarının Adana’da yaptırdıkları Ulucami (1513-1541) Selçuklu, Osmanlı, Zengi ve Memluk üsluplarının karışımıdır. Aydınoğullarının en önemli yapıtı olan Selçuk İsa Bey Camisi (1375) Artuklu cami planına bağlı olmakla birlikte, anıtsal cephesinin düzeniyle ve mihrap önündeki çifte kubbesiyle daha ileri bir uzam anlayışını göstermektedir. Beylikler dönemi camüerinde duvarlar kalınlaşmış, duvarlarda ve kubbe kasnaklarında pencereler açıl-mıştır. Revaklı avlu ve son cemaat yeri önem kazanmıştır. Beylikler döneminde son cemat yerinin ilk uygulaması Karamanoğullarına ait Ermenek Ulucamisi’ndedir (1302). XIV.yy’dan sonra son cemaat yeri yaygınlaşmış, daha sonra Osmanlılarca benimsenmiştir. Bu dönemde portal, yalnızca mimari öğe olarak ele alınmıştır. Eskiden olduğu gibi süslü değildir. Kubbe, ana uzama egemen olduğundan tromp ve kalın duvar, yeni bir anlayışla ele alınmıştır. Türbeler kare, çok kenarlı ve yuvarlak biçimleriyle eski üslubu sürdürürler.

OSMANLI MİMARLIĞI

Osmanlılarda ilk mimarlık yapıtları, 1333’te ele geçirilen İznik’te yapılmıştır. OsmanlIların bu ilk dönemi. Bursa dönemi adını ahr. Bu dönemin ilk yapıtı, tek kubbeli Hacı Özbek Cami-si’dir (1333). Kesme taş ve tuğladan duvar örgüsü ve üç bölümlü son cemaat yeriyle Selçuklu mescitlerinin devamıdır. İznik Yeşil Camisi (1378-1392) tek kubbeli cami tipinin bir başka örneğidir. Üç bölümlü son cemaat yerinin ortasmda, yüksek kas-naklı, dilimli bir kubbe bulunur. Son cemaat yeriyle kubbeli ana uzamın arasında tonozlu ve sağır kubbeli (aslında kubbe olmayan ama kubbe görünümlü çatı) bir ara bölümle, cami uzamı uzatılmıştır. Bu plan şeması daha sonra başka camüerde de kullanılmıştır. Ana kubbe prizma tik üçgenler üstüne oturmaktadır. Kapının mukar-nasları ve çinili minare, Selçuk etki-sindedir. Bursa’daki Orhan Camisi’n-de (1339) arka arkaya iki kubbe ve yanlarda daha küçük birer kubbeyle uzama ters T biçimi verilmiştir; bu, Bursa dönemi camilerinin ana planıdır. Aynı plan İznik’te, Nilüfer Hatun İmareti’nde kullanılmıştır (1388). Bursa Çekirge’de bulunan Hüdavendigâr Camisi (1366-1385) iki katlıdır. Üst katı medrese olarak kullanılmaktaydı. Son cemaat yeri, beş bölümlü ve değişik kemer sistemli cephe mimarisinde bir yeniliktir. Alt katta ortada bir kubbe, buna bitişik üç eyvanıyla Selçuklu özelliği taşır. Bursa Ulucamisi (1395-1399), on iki payenin taşıdığı yirmi kubbesi ve kaim duvarlarıyla değişik bir yapıdadır. Ortadaki kubbenin üstü açık bırakılmış, altına bir şadırvan konmuştur. Ters T tipi camilerin gelişmesi Bursa’daki Yıldırım Camisi’nde (1390-1395) görülmektedir. Kesme taştan yapılan cami, bir külliyenin parçasıdır. Arka arkaya iki kubbenin yanlarında kubbeli eyvanlar bulunmaktadır. Beş bölümlü son cemaat yerinde Bursa kemeri kullanılmıştır. Bu caminin bir benzeri, Mimar Hacı İvaz’m yaptığı Bursa’daki Yeşil Cami’dir (1419-1424). İki kubbenin yanlarındaki kubbeli eyvanlar, köşelerde tonozlu odalarla aynı yükseklikte yapılmıştır. Giriş bölümü iki katlıdır: Altta saray mahfilleri, üstte hünkâr mahfili bulunur. Girişin iki yanında, iki balkon vardır. Kalın duvarlara pencereler açılmıştır. Kapı, yüksek ve gösterişlidir. Kesme taş ve tuğladan klasik üslupta yapılan Yeşil Medrese, bir avlu çevresinde kubbeli revaklar ve kubbeli bir ana dersaneden oluşur. Merdivenle çıkılan yüksek bir yerde yapılan türbenin dış yüzü çinilerle kaplıdır. Köşeli oluşu, eski Türk kümbetlerini anımsatır.

Bursa’dan sonra merkez olan Edirne’de yapılan ilk cami. Eski Cami’dir (1403-1414). Dokuz kubbeli oluşuyla Bursa Ulucamisi’ne benzer. Beş bölümlü bir son cemaat yeri vardır. Ters T planmın Edirne’deki örneği, son derece güzel çini süslemeleriyle ünlü olan Muradiye Camisi’nde (1436) görülür. Tire’de bulunan Yeşil İmaret (1446) plan olarak yenilik göstermektedir: Burada ana kubbenin arkasına, mihrap önüne bir yarım kubbe yerleşmiştir (bu, Osmanlı mimarlığında çok kullanılan bir öğe olacaktır).

İlk dönem Osmanlı mimarlığının en gelişmiş yapısı, Edirne’deki Üç Şere-feli Cami’dir (1437-1447). Payelere ve sütunlara oturan mihrap önü kubbesi, yanlarda ikişer kubbe ile desteklenir. Arada kalan boşluklara küçük kubbeler yerleştirilmiştir. Son cemaat yerinin önünde, şadırvanlı ve re-vaklı avlu bulunur. İlk kez dört minareli olarak yapılan caminin bir minaresi üç şerefelidir, portal yüksek ve gösterişlidir.

İlk Osmanlı darüşşifası sayılan Bur-sa’daki Bayezit Darüşşifası (1400) bir avlu çevresinde tonozlu odalar ve kubbeli büyük bir dersaneden oluşur (bu plan o dönemin medrese planıydı). Osmanlılarm ilk dönemlerinde görülen konik çatılı kümbetler, Bursa döneminden sonra yerini kubbeli türbelere bırakmıştır.

Osmanlılara ait ilk sarayın Bursa’da ve Edirne’de kurulduğu bilinmektedir. Günümüze yalnızca Edirne’de Cihan-nüma Kasrı’ndan birkaç duvar kalıntısı gelebilmiştir.

Orhan Gazi dönemine ait ilk hamamlar, İznik ve Yarhisar’da bulunur (XTV.yy.). Bursa’daki Demirtaş Hamamı, Bayezit dönemine ait tek kubbeli ilk hamamdır. Eski bir Bizans kaplıcasının yerine yapılan Çekirge’deki Eski Kaplıca, sütunlu, kubbeli bir hamamdır.
Fatih Sultan Mehmet döneminde, çok sayıda yapılan camüer, Bursa üslubunu sürdürür.

İstanbul’daki Mahmut Paşa Camisi (1462), Murat Paşa Camisi (1471), Afyon Gedik Paşa Camisi (1472), bu üsluptaki camilerdir. İlk kez Fatih külli-yesinde değişik üsluplar görülmektedir. Külliye, cami, medreseler, dariiş-şifa, türbe, hamam ve kervansaray topluluğundan oluşur. Caminin kubbesinin çok büyük oluşu, bir yeniliktir. Edirne’de Mimar Hayrettin’in yapıtı olan Sultan Bayezit II külliyesi (1484-1488), ikinci büyük külliyedir. Cami, medrese, hastane, imaret, hamam ve erzak depolarından oluşur. Caminin ana kubbesinin yan kısımlarına dokuzar kubbeli bölümler (tabha-neler) yapılmıştır. Bunların camiye açıklığı yoktur. Bu bölümlerin yanlarında birer minare bulunur. Mimar Hayrettm’in öteki önemli yapıtı, İstanbul’daki Bayezit külliyesidir (1501-1505). Caminin orta kubbesinin ön ve arkasında iki yarım kubbenin yapılışı, yeniliktir. Önündeki revaklı ve şadırvanlı avlu, iki katlı ve pencerelidir. Klasik bir uslup göstermektedir. Külliyede ayrıca, şifahane, medrese, imaret, çeşme ve depo bulunmaktadır.

İstanbul’da Fatih döneminde birkaç köşkün birleştirilmesiyle oluşan Top-kapı Sarayı, çeşitli eklemelerle günümüzdeki biçimini almıştır. Çinili Köşk (1472), iki katlı bir saraydır, kubbeli bir orta salona açılan dört eyvanı ve köşelerde odaları bulunur. Mimari açıdan Selçuk üslubuna bağlı köşk, çinilerle kaplıdır. 200 odası, salonları, hamamlarıyla ayrı bir bölüm olan harem, XV. ve XVI. yy’lardan kalmadır. Murat III dairesi ve Hünkâr Hamamı

Mimar Sinan’ın yapıtıdır. Mimar Sinan’ın eklediği bir başka bölüm, harem dışındaki mutfaklardır. Kubbeal-tı, Kanuni Sultan Süleyman dönemine aittir. Fatih dönemine ait Hazine Köşkü, önündeki “hayat” kısmıyla sarayın en güzel yerlerindendir. Revan (1635) ve Bağdat (1639) köşkleri, Mecidiye Kasrı (1639-1861) öteki köşklerdir.

Yavuz Sultan Selim döneminde mimarlığa pek önem verilmemiştir. Bu dönemde yapılan birkaç yapıtın en önemlisi, Diyarbakır’da bulunan Fatih Paşa Camisi’dir (1516-1520). İlk olarak ana kubbenin çevresinde yarım kubbe kullanılmıştır.

KLASİK DÖNEM OSMANLI MİMARLIĞI VE MİMAR SİNAN

Kanuni Sultan Süleyman dönemi Türk mimarlığı klasik dönem adını alır. Bu dönemde, aşağı yukarı bütün yapıtlar. Mimar Sinan’ın elinden çıkmıştır. Mimar Sinan’ın ilk yapıtı sayılan Halep’teki Hüsreviye Camisi (1536-1537) tek kubbeli bir yapıdır. İstanbul’daki ilk yapıtıysa Haseki külliyesidir (1539). Bu külliyede cami külliyeden ayrı yapılmıştır; medrese, sıbyan mektebi, çeşme, imaret ve darüşşifadan oluşur. Şehzade Camisi (1543-1548) ise ilk büyük yapıtıdır. Payelere oturan 19 m çapmdaki kubbenin çevresinde dört yarım kubbe bulunur. Köşelere dört küçük kubbe yerleşmiştir. Önde şadır-vanlı avlu, yanda iki minare vardır. OsmanlIlarda ilk merkezi planın uygulandığı camidir. Mimar Sinan’ın başyapıtı sayılan Süleymaniye Camisi, (1550-1557) on sekiz binalı külliyenin bir parçasıdır. Şadırvanlı ve revaklı avlunun bulunduğu caminin ana uzamı, iki yarım kubbenin desteklediği bir büyük kubbeye dayanır. 53 m yüksekliğindeki kubbe, İstanbul’daki en yüksek Türk kubbesidir. Kubbe dört payeye oturur. Yarım kubbeler, ikişer çeyrek kubbe (eksedra) ile genişletilmiş; yan nefler beşer kubbeyle örtülmüştür. Pencerelerin renkli cam süslemeleri özgündür. Dört köşede dört minare bulunmaktadır. Külliyede Kanuni Sultan Süleyman’ın sekizgen planlı türbesiyle Mimar Sinan’ın kendisi için yaptığı yalm görünümlü türbe yer alır. İstanbul, Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camisi (1555), Edirnekapı’ daki Mihrimah Sultan Camisi (1557), Azapkapı’daki Sokullu Camisi (1572) gibi camilerin yapımında, Mimar Sinan, değişik planlar denemiştir. İlk kez, Sokullu Medresesi’nde taş kemer kullanmıştır. İstanbul Eminönü’nde bulunan Rüstem Paşa Camisi (1561), avlusuz olarak, merdivenle çıkılan yüksek bir alt yapının üstünde inşa edilmiştir. Altı payeli kemere oturan kubbenin, dört köşesine çeyrek kubbeler yerleştirilmiş, yanlardaki tonozlu bölümlerle uzam büyütülmüştür. İçinde her yer çini kaplıdır. Edirne’ deki Selimiye Camisi (1569-1575), sultan Selim H’nin buyruğuyla yapılmıştır. 43 m yüksekliğinde, yaklaşık 31 m çapmdaki kubbe, en büyük kubbe olarak kabul edilir. Tek kubbeli olarak düşünülen caminin kubbesi, arkada payanda kemerlerinin desteklediği sekiz payeye oturur. Dört köşesinde dört minaresi vardır. Caminin içi, kalem işleri ve çinilerle süslüdür. Hünkâr mahfilinin de bulunduğu caminin önünde, revaklı ve şadırvanlı avlu, bu avlunun çevresindeyse bir dış avlu yer ahr. Dış avlunun içinde öteki külliye binaları vardır.İstanbul, Kasımpaşa’da Kaptanıderya Piyale Paşa için yapılan Piyale Paşa Camisi (1573) eski ulucamilerin planım andıran planıyla dikkati çeker. Tek minareli caminin çevresini iki katlı revaklar çevrelemektedir.

Mimar Sinan, Manisa’daki Muradiye Camisi’nin (1583-1585) planım çizmiş, ama camiyi Mimar Mehmet Ağa yapmıştır. Bu camide, bir ana kubbeyi üç yarım kubbe çevirir; önde son cemaat yeri vardır.
Mimar Sinan’ın ilk yaptığı türbe. Şehzade Mehmet Türbesi’dir; sekizgen gövdesi yivli bir kubbeyle örtülüdür. Beşiktaş’ta Barbaros Hayreddin Paşa için yaptığı türbe (1541), sekizgen, kubbeli ve önünde revak bulunan yalın bir yapıdır.

Mimar Sinan camilerin dışında, İstanbul’da elliyi aşkın mescit yapmıştır. Eyüp’teki Davut Ağa Mescidi, Büyük-çekmece’deki Mehmet Paşa Mescidi bunlara örnektir.

Mimar Sinan’ın Topkapı Sarayı’nda yaptığı Murat III Köşkü (1578) iki katlıdır. Alt kat yazlık, üst kat kışlıktır; altta havuz, üstte sofa ve oda bulunur. Köşk pandantifli kubbeyle örtülüdür. İstanbul Zeyrek’te bulunan Çinili Hamam (1546), kadınlar ve erkeklere ait iki bölümden oluşur. Plam, kubbeli ca-mekânlık, geçiş kısmı olan soğukluk ve haç biçimindeki sıcaklık ile, klasik Türk hamam tipinin örneğidir .Sultanahmet’teki Ayasofya Hamamı (1556), gene iki bölümlüdür. Kubbeli came kanlık, üç kubbeli soğukluk, yıldız bi çimindeki sıcaklıktan oluşmaktadır Mimar Sinan’m yapıtları arasında sı kemerleri önemli bir yer tutar. Eı önemlisi, İstanbul’da Kırk Çeşme su yu için yaptığı Mağlova Kemeri’dir Yaptığı köprüler arasında en bilinen leri İstanbul’da Büyükçekmece Köp rüsü (1567-1568), Yugoslavya’dak Drina Köprüsü’dür (1577). Sokulk Mehmet Paşa Köprüsü olarak da bi linen bu köprü, kesme taştan on biı gözlüdür.

Mimar Sinan’ın birçok kervansaray yaptığı bilinmektedir. Büyükçekmece de Sultan Süleyman Han (1566-1567) Lüleburgaz’da Sokullu Mehmet Paşa Kervansarayı (1569), Edirne Rüstem paşa Kervansarayı (XVI.yy.) er önemli kervansaraylar arasındadır. Osmanlılarda bağımsız çeşme ve se bil yapımına da önem verilmiştir. Mimar Davut Ağa’nın yapıtı olan Çarşı kapı Koca Sinan Paşa Sebili (1594 klasik üsluptaki çeşmelerin ilk örneklerindendir. Kanuni dönemine ait Bur sa’daki Yeni Kaplıca, plan bakımın dan daha gelişmiştir. Bundan sonra büyük Osmanlı hamamları külliyelere bağlı olarak yapılmaya başlamıştır.
Mimar Sinan’m ölümünden sonr; (1588) klasik anlayışı sürdüren mimar lar arasında XVII. ve XVIII. yy’lardi Ayas, Şecca, Acem Ali, Küçük S in ar Davut Ağa, Ahmet Ağa, Kemalettin Yusuf, Mehmet Ağa, Süleyman Ağd Mustafa Ağa, Muslihittin, Hüseyi Çavuş, Hacı Haşan, İbrahim gibi m marlar sayılabilir.

XVII. yy’da yapılan önemli mimari yapılarından Sultanahmet Camisi ve külliyesi (1609-1616) mimarbaşı Se-defkâr Mehmet Ağa tarafından yapılmıştır. 43 m yüksekliğinde ve 24 m çapındaki ana kubbe, dört yarım kubbeyle desteklenir ve dört mermer payeye oturur. İç uzam aydınlıktır; önünde otuz kubbeli revaklı avlu yer alır. İçindeki yüzlerce çeşit çini ve kalem işleriyle cami, mavi bir görünümdedir; bu nedenle yabancılar tarafından “Mavi Cami” diye adlandırılır. Altı minaresi vardır.

Klasik üslubun son büyük camisi, İstanbul Eminönü’ndeki Yenicami’dir (1597-1663). Mimar Davut Ağa’nın yapımına başladığı caminin kubbesi, yandaki küçük kubbelerden daha yüksektir. Kubbeyi taşıyan dört paye caminin dışından da belli olmaktadır. Avlu sütunlar üstüne kubbeli revaklarla çevrilidir. Sekizgen şadırvanının üstü kubbelidir. Cephesi klasik Osmanlı üslubunda yapılmış olan caminin içinde, XVII. yy’m güzel çini örnekleri bulunmaktadır. Üçer şerefeli iki minaresi vardır. Bu camiye ait külliye, darülkurra, sıbyan bektebi, türbe, çarşı, sebil, çeşme, hamam ve hünkâr kasrını içerir. Hünkâr kasrı, klasik Osmanlı köşk mimarlığının en güzel örneklerindendir, ı Üsküdar’da bulunan Yeni Valide Camisi (1708-1710), klasik üslubun son örneklerindendir. Çevresinde külliye-ye ait binalar bulunmaktadır. XVIII, yy’da Türk mimarlığı, Batı etkisinde kalmıştır. İstanbul dışmda Doğubeyazıt’taki İshak Paşa Sarayı (1724), cami, medrese, hamam, harem dairesi, divan, zindan, fırın ve depolarıyla çok büyük bir saraydır. Sarayın mimari üslubu Selçuklu etkisindedir. Sultan Ahmet III Sebili (1728), cephe süslemeleri ve saçaklı örtüsüyle sebiller içinde en güzeli ve en tanınmış olanıdır.
BAROK DÖNEM. Nuruosmaniye Camisi (1748-1755) Türk barok üslubunda yapılmış ilk camidir. Tek kubbeli ana uzam ile yuvarlak planlı küçük avludan oluşan bu camideki mihrap bölümü, dışarı doğru çıkıntılıdır. Son cemaat yeri beş kubbelidir. Kubbe kasnağına kadar, birçok pencere açılmasına karşın, caminin içi karanlıktır. Çevresinde, külliyeye ait birçok binanın yanı sıra çok sayıda dükkân vardır. Mimar Tahir Ağa’nın yaptığı Laleli Camisi (1759-1763) Türk barok üslubunun görüldüğü ikinci yapıttir. Bu üslubun bir başka örneği, Üsküdar Ayazma Camisi’dir (1760).

Barok üslupta yapılan türbelerden Eyüp’teki Mihrişah Sultan Türbesi (1792) on iki köşelidir; iç ve dış süslemesi de barok üsluptadır. Mihrişah Sultan Sebili (1796) de aynı üslupta yapılmıştır.

AMPİR ÜSLUBU DÖNEMİ. XIX. yy’da Avrupa’da yaygınlaşan ampir üslubu, Türk mimarlığını da etkilemiştir. İstanbul’daki Nüsretiye Camisi (1826) bu üsluptaki ilk yapıttır. Yüksek bir kasnak üstüne oturan tek kubbesi bir hünkâr mahfiliyle, değişik görünümdedir. Ortaköy ve Dolmabahçe Camileri (1854), aynı üslupta yapılmışlardır. Bu üslubun türbe mimarisindeki en güzel örneği, Fatih Nakşidil Sultan Türbesi’dir (1817). Daire planlı ve iki katlı olarak yapılmıştır. Barok üslupla ampir üslubunun karışımı olan Dolmabahçe Sarayı (1853) Hacı Emin Paşa ve Sarkis Balyan Usta’mn yapıtıdır. Beylerbeyi Sarayı (1865), Çırağan Sarayı (1871), Yıldız Sarayı ve içindeki köşklerin (XIX. yy.) yanı sıra, Boğaziçi’nde Kanlıca’da bulunan XVII. yy’a ait Meşruta Yalısı, Osmanlılarm son dönem saray ve ev mimarlık özelliklerini gösteren önemli örneklerdir. YENİ KLASİK DÖNEM. Sultan Abdü-laziz döneminde, yani XIX. yy’m ikinci yarısında, yeni klasik üslup adı da verilen karışık bir üslup doğdu. Aksaray Valide Camisi (1871) ve Yıldız’da-ki Hamidiye Camisi (1886), Mahmul H’nin Divanyolu’ndaki türbesi bu üsluptadır. Mimar Kemalettin (1870-1927) eski Türk klasik mimarlık değerlerini çağdaş bir uslupta işleyerek yeni klasik adı verilen bir üslupta kimi yapıtlar ortaya koymuştur. Bostancı ve Bebek Camileri ile Mahmut Şevket Paşa Türbesi (1913) onun önemli yapıtları arasındadır. Mimar Kemalettin ayrıca Sultanhamam Birinci Vakıf Ham (1818), İkinci ve Üçüncü Vakıf Hanları, Bahçekapı
Dördüncü Vakıf Hanı (1916-1926), Şehzadebaşı Beşinci Vakıf Hanı ile Ankara’da bulunan İkinci Vakıf Ha-nı’nı (1928-1930) yapmıştır. Ayrıca, Eyüp Reşadiye Mektebi (1911), Bostancı İbrahim Paşa Mekteb-i İbtidai-si (1913), Çarşamba Fethiye Medresesi (1Ö17), Suudi Arabistan’da Medine Dar-ül-Ulumu (üniversite, 1915), Ankara Gazi İlk Muallim Mektebi (1927-1930), Edirne garı. Laleli Harik-zadegân (Tayyare) apartmanları (1922) ve İstanbul Gureba Hastanesi (1911-1943) gibi önemli yapıtları yapmış ya da yapımlarına katılmıştır.

XX. YÜZYIL TÜRK MİMARLIĞI

Sultan Reşat döneminde başmimarlı-ğa getirilen Mimar Vedat Bey (soyadı Tek, 1873-1942), Dolmabahçe Sarayı’nda onarım çalışmalarına katıldı. Cumhuriyetin ilk yılla rmda. Halk Fırkası Mahfeli, Ankara Palas, Sirkeci Büyük Postane, Haydarpaşa ve Moda vapur iskeleleri, günümüzde yıkılmış olan Karaköy Denizyolları acentesi ve Karaköy deniz hamamları, Macar Konsolosluğu, Sirkeci Mesadet Hanı, Karaköy Sabit Bey Hanı, Karaköy Muradiye Han, İzmit Saat Kulesi, Nişantaşı Mimar Vedat Evleri, Çif-tehavuzlar Cemil Topuzlu Köşkü, Kuruçeşme Enver Paşa Köşkü, Yeşilköy Halit Ziya Uşaklıgil Köşkü ve Ankara Çankaya Gazi Köşkü en önemli yapıtları arasındadır.

Vedat Bey’in çevresinde yetişen Muzaffer Bey (1881-1920) 1909’da şehitler için yapılacak bir anıt yapımı konusunda açılan yarışmada birincilik kazandıktan sonra 1914’te atandığı Konya’da Dürülmuallimin Erkek Lise si, Darülmuallimat Kız Öğretmen Okulu, Umumi Meclis, Konya Hara binaları gibi yapıtlar verdi.

1900-1930 yılları arasında Türkiye’ de bulunan ve Sanayi-i Nefise Mekte-bi’nde (Güzel Sanatlar Akademisi) öğretim üyeliği yapan, birinci ulusal mimarlık döneminin önemli mimarlarından İtalyan mimarı G. Mongeri’nin gerçekleştirdiği yapılar arasında İstanbul Sentantuan Kilisesi, Maçka İtalyan Sefareti, Maçka Palas, Eminönü Katırcıoğlu Hanı, Nişantaşı Güzel Bahçe Kliniği, Ankara Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü, Ulus Türkiye İş Bankası binası ve Bursa Çelik Palas sayılabilir.

G. Mongeri’nin öğrencisi olan Arif Hikmet Koyunoğlu (1888-1982), ilk olarak Erzurum İttihat ve Terakki Kulübü binasını (1914) yaptıktan sonra, Ankara’da da Etnografya Müzesi’ni gerçekleştirdi (1925-1928). Öteki yapıtları arasında Ankara Türk Ocağı binası. Ankara Çocuk Esirgeme Kurumu, sonradan İsrail Elçiliği olan.mil-letvekillerinden Mithat Bey evi, Celal Bayar’ın, Falih Rıfkı Atay’m evleri, Bursa Tayyare Sineması, Eskişehir Çarşı Camisi, Ortaköy Tütüncü İskender Bey Köşkü, Ziya Gökalp Mezarı vardır.

1927’den sonra çıkarılan bir yasayla birçok yabancı mimar Türkiye’de çalışma olanağı buldu. Alman mimarı Ernst Amold Egli 1927-1955 yılları arasında Türkiye’de bulundu.Anka ra Dsvlet Konservatuvarı, Sayıştay, Zü-beyde Hanım Kız Enstitüsü, Irak Sefareti ve Edirne’nin kent planlarını yaptı. Yabancı mimarlar arasında Alman mimarı Hans Poelzig ve Martin Elsaesser ile AvusturyalI Clemens Holzmeister en tanınmış olanlardır. Clemens Holzmeister’in yapıtları ara-smda Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı binalarıyla Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Harp Okulu binası ve Büyük Millet Meclisi binası (1938-1960) sayılabilir.
Önemli mimarlarımızdan Seyfi Arkan (1903-1966), Atatürk’ün özel mimarı olduktan sonra, Florya’da Cumhurbaşkanlığı*. Deniz Köşkü, İçişleri Bakanlığı Köşkü, Ankara’da Misafir Köşkü, Tahran’daki Türkiye Büyükelçiliği binası, Adana Halkevi gibi yapıtlar verdi.

Bir başka önemli mimar da Sedad Hakkı Eldem’dir (1908); Eldem’in, İstanbul Fen ve Edebiyat Fakülteleri, Ankara Fen Fakültesi binalarıyla İstanbul Adliye Sarayı ve yabancı mimarlarla birlikte yaptığı İstanbul Hil-ton Oteli binası önemli yapıtları arasındadır.

1940 yıllarında, yabancı mimarlara karşı başlayan tepki, ikinci ulusal mimarlık döneminin başlamasına yol açtı. Bu dönemin mimarları arasında Sedad Hakkı Eldem ve Emin Onat (1908-1961) en önemlileridir. Emin Onat’ın çalışmaları arasında Kepirte-pe Köy Enstitüsü, Bursa Valikonağı, Bursa Uludağ Sanatoryumu, İstanbul Sanayi Kalkınma Bankası, İstanbul Moda Deniz Klübü ile mimar Orhan Arda ile birlikte yaptıkları Anıtkabir önemlidir.

Bu dönemde ülkemizde görev alan Paul Bonatz(1877-1956), Ankara Hav.. Terminali, Ankara Operası, Ankara Milli Kütüphane, İstanbul Taşkışla binasının yeniden düzenlenmesi çalışmalarım gerçekleştirdi. Bu son üç mimarın yapıtları anıtsal görünümdedir ve ayrıntılara önem verilmiştir. İkinci Dünya savaşından sonra mimarlar daha çok bağımsız çalışmalar yaptılar ve ulusal mimarlık akımının etkileri zayıfladı. 1950 sonrasında çoğalan okullardan yetişen mimarlar, resmi anlayıştan ayrılarak Türk mimarlık anlayışında yeni arayışlar içine girdiler. Çağdaş bir mimarlık akımı olan brütalizm doğrultusundaki ilk uygulama, Altuğ ve Behruz Çinici’ nin Orta Doğu Teknik Üniversitesi binasıdır. Yapı malzemesinin doğal doku ve rengiyle bırakıldığı, hiçbir geometrik kalıba bağlı kalmadan öğelerin işlevsel olarak kullanıldığı bu akımın öteki örnekleri İstanbul Orduevi, Turgut Cansever ve Ertur Yener’in Ankara Türk Tarih Kurumu binası, Günay Çilingiroğlu’nun İstanbul Reklam binasıdır.
Değişik biçim arayışları içinde olan ya da çeşitli ülkelerden etkilenen mimarlar arasında Nevzat Erol, Tuğrul Dev-res, Kemal Ahmet Arû, Yılmaz Sanlı, Ali Kemal Taner sayılabilir. 1970’lerde modern sonrası akıma uygun yapıtlar arasında Altuğ ve Behruz Çinici’nin Moda’daki apartmanı. Çorum Bin Evler sitesi önemlidir.

Son yıllarda, kentlerin büyümesi nedeniyle, mimarlar, Oran Sitesi gibi uydu kentler. Datça Tatil Köyü gibi tatil kentleri ve bağımsız üniversite kampüsleri yapımına da yönelmişlerdir (Bkz. CAMİ, ÇEŞME, İSLAM sanatı, MEDRESE, SARAY).

Yorum yazın