Mimarlığın Kalıcı Etkisi

Mimarlığın Kalıcı Etkisi

İşte mimarlığın bu evrensel ve kalıcı etkisi, arkadaşımın oda duvarlarına gelişigüzel tutturduğu dergi kapaklarına, resimlere ve afişlere bir anlam vermektedir. Duvara iliştirilenlerin kimi tanıtıcı ve propaganda niteliğinde, kimi de onun en beğendiği ya da beğenmediği, hatta tiksindiği biçimlerden oluşmaktadır. Düşünüyordum; acaba beğendiği biçimler arasında onun mimarlığa ilişkin duygu ve düşüncelerini yansıtanlar hangileridir? Mimarlığa karşı tutumu ne yöndedir? Ve böyle bir ipucundan, çağımız gençliğinin eski mimarlik başyapıtlarını nasıl değerlendirdiği konusunda bir izlenim edinilebilir mi?
Örneğin, duvardaki resimlerin düzenleme biçiminden ve seçilen konulardan, arkadaşımın Gotik bir katedralin tonoz kaburgasındaki gergin ve sert hatları beğendiğini ama Sen Piyer Kilisesinin barok ön yüzeyini beğenmediğini anlayabiliyorum. Buradan onun, yalın tasarımlara, örneğin bir Meksika piramidine, aynı zamanda işlevselliğe eğilmiş olduğu sonucunu çıkarsayabilirim. Gene duvarda, açlığı temsil eden çocuk resimlerinden toplumsal eşitsizliğe ve güzel bir yemek salonunda lüks içinde yaşayan ufak bir azınlığa karşı duygular beslediğini sezmekteyim. Bu sezgimi duvarın seçkin bir yerine asılan Le Corbusier’nin şu sözleri de vurgulamaktadır. “Daha çok silah ve cephane mi? Hepsi sizin olsun! Bana onun yerine bir ev verin!”
Bu odada resim sanatına ayrıcalık tanınmamıştır; Francis Bacon’ın gözü tırmalayan bir portresinin siyah beyaz baskısı, tahtadan bir Afrika heykelciğinin resmi, Picassc’nun son yaptığı yağlıboya resimlerden birinin reprodüksiyonu gibi odada soyut sanata ilişkin bir iki örnekten başkası görülmemekle birlikte, genel olarak etkisi göze çarpacak kadar da belirgin, diyebiliriz. Bunların arasında daha eski dönemlere ait sadece XV. yüzyılda yaşamış Hieronyum Bosh’un renkli bir tablosunun kopyası yer almış. Ama bu da belki en eski gerçeküstücü yapıtlardan biri olduğu için… Tabloda yaşlı bir büyücü kadın,kocaman , bir tencere içine doldurduğu mermer sütun başlıklarını devekuşu yumurtalarıyla karıştırıp kızartmakta! Demek ki; dostumuz, Bosh’un gözüyle klasik mimarlık ve sanatın o tipik simgeleri olan sütun başlıklarını çirkin bir büyücünün tavasında omlet kırıntıları gibi görüyor.
Belki de genç dostum, klasik üsluplarla pek sıcak bir ilişki içinde bulunuyor. Büyük olasılıkla onun için önemli olan şey, geçmişteki mimarlığın nasıl oluştuğu, ne biçimlerde uygulandığı ve o dönemler içinde ne anlam taşıdığı idi. Bir başka kopuk sayfa da Mies Van der Rohe’nin bir yapısını gösteriyor; yapının görkemli ve belirgin çizgileri, yapanın inandığı özdeyişi yansıtıyor: “Az, çoğu anlatır!”
Başka bir fotoğrafta Afrika’da bir yerli kabilesinin yalın yapısı görülüyor. Bu yalın ve ilkel yapının kendi çevresi içindeki uyumlu tasarısı arkadaşımı etkilemiş olmalı. Onun gözünde, bizim kalabalıktan boğulmuş kentlerimizin daracık arsalarından yükselen gökdelenler, aslında Afrika zencisinin o yalın yapısı yanında, insandan çok daha uzak!
Genç arkadaşım henüz mimarlık mesleğinin başında bulunmakla birlikte ilgileri ve kaygıları belirginleşmiş. Aynı zamanda tedirginlik içinde sorularla bunaltıyor kendini; “Geçerli ve kalıcı olan nedir?”

Yorum yazın