Makine Çağı Mimarisi – Mühendisliğin Mimariye Katkısı

Makine Çağı Mimarisi – Mühendisliğin Mimariye Katkısı

Kişisel anlatım özgürlüğü demek, tüm mimar, sanatçı ve ustaların, öteden beri belirlenmiş bir düzenin sınırları içinde kalma zorunluğuyla davranmalarının sonu demekti. Kişisel anlatım özgürlüğü bazı tehlike ve sakıncaları birlikte getirdiyse de, eski değerlerin serbestçe tartışıldığı bir ortam yaratması bakımından mimarlığa renk katmıştır. Bir yandan eski ve değişik düzenler öykünmeciliği sürüp giderken, öte yandan bunlara karşı sert eleştiriler yoğunlaşmaktaydı.
Mühendis ve mimarların kendi inanış ve görüşleri doğrultusunda çalışma dirençleri kimi zaman bağnazlık sınırlarını bile aşıyordu. Ama bu arada bazı demiryolu köprülerinde olduğu gibi gerçekten büyük mimarlık yapıtları da ortaya çıkabiliyordu.

İDEALİZM
XVIII. yüzyıl sonunda Fransız Boulle ve Ledoux gibi idealist mimarlar Fransız Devrimi paralelinde yeni bir özgürlük, eşitlik ve birlik çağı için simgecilik (sembolizm) ve işlevsellik (fonksiyonalizm) arasında hareketli bir arayış trafiği içindeydiler. Bunun kendine göre bir mantığı ve geçerli nedenleri vardı. Devrimin getirdiği özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri mimarlığın geometrisinde anlatımını nasıl bulacaktı?
Bunun yanı sıra sanayi devrimini ileriye götüren ve daha o zamandan bunun ağır toplumsal bunalımlarını yaşamaya başlayan İngiltere, 1851′ de Kristal Palas’ın yapılmasıyla akılcı mimarinin önemli bir örneğini veriyordu. Önceden hazırlanmış “Prefabrik” cam ve çelik birimlerin bağlanıp kurulmasıyla oluşan bu büyük yapı, işlevselliğin değişik yöntemlerle uygulandığı yeni bir örnekti. Ama öyle bir örnek ki, ileride izleyicisi çıkmayacak ve kendine özgü nitelikleriyle yalnız kalacaktı.
O dönemin mimarlarından birçoğu toplumsal dengesizliklerin mimarlık üzerindeki etkilerini iyi anlamışlardı. Kimileri, toplumsal reformcu, eleştirmen ve ressam VVilliam Morris’in etkisinde kalarak ortaçağ kırsal tasarımlarının canlandırılmasında bir çözüm yolu arıyorlardı. Kimileri de, Fransız sosyalisti Fourier’nin ütopyacı toplu yapı tasarımlarına ilişkin katı görüşlerini benimsemişti. Fourier tasarımlarında yaşlıların zemin katta, çocukların giriş katında, ailenin öteki bireylerinin de üst katlarda oturmalarını öneriyordu.

GÖKDELENLER
ABD’de XIX. yüzyılın son 20 yılında ilk gökdelenlerin yapılmasıyla başlayan “gökdelen çağı” XX. yüzyıl mimarisinin akılcı bir mimariye doğru gelişmesini sağlamıştır. Amerikalılar enerjilerinin büyük bir bölümünü o güne değin dev köprü, demiryolu, baraj ve silo yapımında karşılaşılan güçlüklerin çözümüne harcamışlardı.
ABD’nin büyük kentlerinde gelişen iş yaşamı ve yoğunlaşan nüfus sonucu yeni yapılar için alanlar bulma zorluğu baş gösterince mimarlar, ufak arsalar üzerine çok katlı binalar yapma yoluna gittiler. Bu arada (1859’da) elektrik gücü de yalnız aydınlatmada değil, başka işler için de kullanılmaya başlanmıştı. Yüksek katlara merdivenle çıkmak yerine asansörle çıkmanın kolaylığı görülünce, binaların kat sayısı da artıyor, göklere yükseliyordu. Yapı tekniğinde çelik iskelet yönteminin sağladığı olanaklar da giderek gelişiyordu. Böylece binalar o güne değin görülmemiş yüksekliklere ulaştılar. New York’ta gelişen bu yeni gökdelenler, 1871’de büyük bir yarığın felaketi geçiren Chicago’da da çok geçmeden yükselmeye başladı. 1880’lerde Chicago kenti Amerikan gökdelenlerinin babası sayılan Louis H. Sullivan’ ın yerleşmesiyle işlevsel Amerikan mimarisinin merkezi haline geldi. Sullivan’ın Chicago’daki Au- ditorium (1889), Buffalo’daki Guaranty (1895) ve New York’taki Gage binası (1889) onun atılgan ve cüretli tasarımlarının tipik örnekleridir. 1887’de Sullivan’ın mimarlık bürosuna katılan bir genç, “Chicago Okulu” ile XX. yüzyıl mimarisi arasındaki sürekliliği koruyacak ve daha sonraki yıllarda kendisinden çok söz ettirecek ve ünlü bir mimar olacaktı. Bu genç Frank Lloyd Wrîght idi.

YENİ SEÇENEKLER
Demir, çelik ve camın sağladığı yeni teknik olanaklar dünyadaki tüm mimarların dikkatini çekmişti. Sergi ve spor salonları, alışveriş merkezleri tiyatro ve müze yapıların üzerleri artık daha hafif ve daha büyük çatılarla örtülebilecekti. 1880’ler- den sonra yapılarda elektriğin de kullanılabilmesi, mimarları eski ışık olanaklarına bağlı kalmaktan kurtarmış, onlara daha büyük iç alanlar oluşturmak için yeni bir özgürlük vermişti. XIX. yüzyılın sonuna gelindiğinde bilim ve teknolojide başlayan gelişme süreci mimarların ve yapımcıların hiç bilmedikleri mimari türlerine doğru yönelmelerine neden olmuştu. Paris’te 1900’dekı uluslararası fuarda bu yeni değerler sergilendiğinde ilgililer “Acaba yeni başlamakta olan XX. yüzyılın olanaklarına uygun bir mimari yaratılabilecek mi, yaratılacaksa bu nasıl olacak?” diye soruyorlardı.

Yorum yazın