İslam Mimarisi Özellikleri

İslam Mimarisi Özellikleri

İslam mimarisi belirli ortak özellikleri ve süsleyici unsurlarıyla kolayca tanınabilir özgün bir sanat yaratmıştır. Yerel her Müslüman ülkedeki değişikliklere karşın, bir yapının İslam yapısı olup olmadığı ister İspanya’da, ister Türkiye’de, ister Hindistan’da, ister Mısır’da olsun hemen tanınabilir. Arap fatihleri yakındoğu’da yeni ülkeler ele geçirir ve topraklarını hızla genişletirken, henüz kendilerine özgü hiçbir mimarileri yoktu. Aslında güney Arap krallıklarından Yemen’de Hz. Muhammed’den önce bile yirmi katlı apartmanlar yapacak bir yapı tekniği gelişmişti. Ama bu yapı geleneği yeni İslam dininin ibadet gereklerinin yerine getirilmesinde yetersizdi. Halifeler, imparatorluğu dinsel kurallarla yönettiklerinden Kur’ an’in hem buyruklarının öğretilmesi, hem yönetim ve hem de türevin uygulanmasına yarayacak yargı yapılarına gerek vardı. Bu yapılarda aynı zamanda Kur’an öğretilerinin incelenmesi için de ayrı bölümler bulunmalıydı. İslam mimarlığı daha başlarda Arapların, Bizans ve Sasani topraklarını ele geçirmesiyle bu ülkelerdeki Yunan ve İran yapı tekniğiyle süslemeciliğinden etkilenmiştir. Sonuç, adı geçen kaynaklara dayanan, ancak tümüyle değişik ve İslam dinine özgü bir mimarinin ortaya çıkması olmuştur.

ÇADIRDAN CAMİYE

İslam askerlerinin çoğunluğu göçebe kökenliydi. Onlar için mimari, çadır kavramından öteye geçmemişti. Toplumsal törenleri ve ibadetleri açık havada yapılmaktaydı. Bu nedenle ilk Müslümanların toplanma yerleri yine üstü açık, çevrili bir alanla buna eklenmiş unsurlardan, örneğin abdest alınan bir çeşme, Kabe’nin yönünü gösteren bir mihrap ve yüksek bir minberden oluşmaktaydı.
Bu özellikleri içeren ilk cami yapıldığında tüm İslam mimarisini belirleyici bir diğer özellik ortaya çıkmıştır. Bu, caminin ana yapısına bitişik ince, yüksek bir kuledir. Başlangıçta ezanın okunduğu şerefe bu kulenin üstündeki bir düzlükten oluşuyordu. Sonraları bu düzlük silindir şeklini alan minarenin külah bölümünün altında korkulukla çevrili bir balkona dönüşmüştür. Bu şerefeli minareler İslamlığın bir simgesi olmuştur. Minare ezanın herkes tarafından duyulabilmesi amacıyla yapılmıştır. Ezanı duyan Müslümanlar namazlarını kılmak için ya camiye gelecek ya evlerinde ya da bulundukları yerde namazlarını kılacaklardı. Minareler, temelde aynı biçimdedirler. Ancak, bulundukları çağ ve ülkeye göre,oranlarda ve kesitlerde değişiklikler gösterirler. İlk minareler köşeli
yüksek kuleler biçiminde yapılmıştı. Bunlar, daha sonra Kuzey Afrika camilerinde örnek olarak alınmışlardır. Daha sonraları minareler Türk ve İran mimarlarının elinde ve özellikle Osmanlılar döneminde giderek daha incelmiş ve güzelleşmiştir. Afrika’da Ekvator’a yakın ülkelerde ise minare dış çizgileri bakımından, uzamış bir yerli kulübesini andırmaktadır. Bu biçim, yöresel yapı malzemesi olan kerpiçle geliştirilebilecek en uygun düzendir.


İSLAM MİMARİSİ

İslam mimarisinin gelişimi çok hızlı olmuş, VII. ve VIII. yüzyıllarda İslam yaşam ve devlet biçiminin gerektirdiği tüm gereksinmeleri karşılar duruma gelmiştir. Kubbeli medreseler, çarşılar, türbeler, hamamlar, şadırvanlar genellikle bitişik ya da birbirine yakın öbek halinde yapılıyordu. İslam mimarlığının getirdiği yenilikler özgün arabesk motifler dışında genellikle süsleyici nitelikte taş oymacılığı, ağaç«kakmacılığı, çinicilik, yazı ve alçı işçiliğinde kendini göstermiştir. Cami ve medreselerin avlularını çevreleyen sütunlar, kubbeler, abdest alınan çeşmeli şadırvanların dantel gibi işlenmiş mermerleri yaratıcı İslam sanatının tipik örnekleridir.
Bu konuda verilebilecek en ünlü iki örnek İslam dünyasının iki uzak ucu arasında yer almaktadır. Bunlardan biri İspanya’nın Granada kentindeki Elhamra, öteki de Hindistan’ın Agra kentindeki Taç Mahal’dir. Bu iki uç arasındaki bölgelerin geniş topraklarında ise görkemli kubbeleri, çini, taş, yazı süslemeleri sivri kemerleri ve akılcı planlarıyla hayranlık yaratan Osmanlı mimarlığının cami ve öteki yapıtları yayılmış bulunuyordu.
Müslüman mimar ve ustalar üç boyutlu, soyut süslemeler geliştirmişlerdir. Bunlar,kemerlerde ya da kemer ve kubbelerin altındaki sarkıtlardır. Bu tip sarkıtların ilk örnekleri İspanya, İran ve Türkistan’daki yapılarda görülür.
İstanbul’un 1453 yılında Türkler tarafından alınmasından sonra Ayasofya Kilisesi camiye çevrilmiştir. Sultan Beyazıt ve Kanuni Sultan Süleyman’ın yine İstanbul’da yaptırdıkları Beyazıt (1497) ve Süleymaniye (1557) camileri Türk- İslam sanatının en özgün ve güzel yapıtları arasındadır. Ayrıca benzer camiler Osmanlı İmparatorluğunun diğer kentlerinde de, örneğin Edirne ve Şam’da vardır, özledikle Edirne’de büyük Türk mimarı Sinan’ın yaptığı Selimiye Caırlii tüm İslâm dünyasının en güzel yapıtı sayılmaktadır. Evler genellikle geleneksel Ortadoğu planlarına göre yapılmaktaydı. Ortada bulunan avlu çevresine odalar sıralanmakta ve dış duvarlara pencere açılmamaktaydı. Zengin evleri de yine aynı plana göre yapılmaktaydı; tek farkları ev sahibinin varlık düzeyine göre oda sayısıyla, kullanılan malzemenin çeşidinden oluşuyordu. Genel olarak kentler dar sokaklı ve sıkışık evlerden oluşmaktaydı. Bu genellemenin dışında kalan tek örnek geometrik bir plana göre kurulan Bağdat kenti’dir. Halife El Mansur tarafından 762 yılında uygulanan plan dört ana kapılı dairesel bir plandır. Kapılar arasında uzanan iki ana yolu iç içe daireler biçiminde düzenlenmiş sokaklar kesmektedir.

Yorum yazın