Gotik Mimari Özellikleri

Gotik Mimari Özellikleri Hakkında Bilgiler

Gotik Mimari

Genç mimar arkadaşımın duvarındaki bir resim gotik mimarinin ne olduğunu açıkça sergileyecek niteliktedir.
Uçan payanda denen dış destekler, tonoz ağırlıklarının önemli bölümünü taşıyan öğeler olarak çokça kullanılıyordu. Gotik mimarinin, çağdaş mimar için anlamı romantik ortaçağ mimarisinden çok değişiktir. Arkadaşımın duvarında asılı olan fotoğraftaki yapı ve yine duvarda resmi görülen Nervi’nin spor sarayının beton kubbesi, Eyfel Kulesinin demir örüntüsüne kentlerimizi dolduran çağdaş yapılardan çok daha yakındır.
Yeni tekniklerle yapılara kazandırılan özellikler, daha çok alan, daha çok ışık ve daha çok esneklik getirmişti. Yeni teknikler duvarların daha incelmesine, aynı zamanda ağırlığı daha iyi taşımalarına olanak sağlamıştır. Tonosların basıncından gelen yük, uçan payandalara verilmiştir. Böylece, daha büyük pencereler açılabilmiş ve bunlar süsleyici taş ve renkli camlarla bezenebilmiştir. Böylelikle, gotik mimariye uygulanan düşeylikle, yükseklik sağlamada ve yukarı doğru gelişen süslemelerde başarıya ulaşılmıştır. Ancak birçok sorun Rönesansa dek yine de çözülememiştir.


GOTİK SÖZCÜĞÜNÜN KÖKENİ

Gotik terimi, tüm ortaçağ sanatını kaba olarak niteleyen Rönesans kuramcıları tarafından ortaya atılmıştır. O dönemde, klasik sanat ve mimarinin yeniden keşfedilmesinin verdiği coşkuyla Roma İmparatorluğunun çöküşünden sonra yapılan her şey kaba ve barbarca olarak nitelendiriliyordu. Bu duygu biraz da XVI. yüzyıl İtalyanlarının V, VI ve VII. yüzyıllarda İtalya’yı ele geçiren ve Romayı yakan Got’lara karşı duydukları kinden kaynaklanıyordu. Ravenna’da oturan VI. yüzyıl Got’larının tek amacı Roman mimari türünde yapılar kurmak olmuştu.

TONOSLAR VE KEMERLER
Roman mimarisinden gotik mimariye geçiş 1090 yıllarında başlamıştır. Bu sırada tonos yapımına ilişkin sorunlara çeşitli çözüm yolları getirilmekteydi. Sivri kaburga – tonosun ilk kez ne zaman kullanıldığı kesinlikle saptanamamıştır. Ancak, büyük ölçüde kullanıldığı ilk örneğin 1093 yılında başlanan Durhan Katedrali olduğu söylenebilir.
Bunu izleyen otuz yıl içinde de sivri kemerler ortaya çıkmıştır. Kuzey Fransa’da yapılan katedrallerde bu yeni mimari özelliklerden (artık buna gotik mimari diyebilirim) yararlanılmıştır. Bununla birlikte sivri tonos, sivri kemer ve payanda kemerin bir arada kullanıldığı ilk’ saf gotik yapı Paris’teki St. Denişe Kilisesi’dir (1140).
1140 ile 1220 yılları arasında kilise yapımına her zamankinden daha çok ağırlık verilmiştir. 1163 yılında yapılan Notre Dame, 1196 yılında yapılan Chartres, 1220 yılında yapılan Amiens Katedralleri bunlardan birkaçıdır.
İngiltere’de 1190 yılından başlayarak “Erken İngiliz” diye bilinen ve Avrupa kıtasındaki “Yüksek Gotik” mimari karşılığı olarak gelişen gotiğin ilk evresi kendini göstermiştir. Yapımına 1192’de başlanan Lincoln ve 1220’de başlanan Salisbury Katedralleri temelde Fransız katedrallerine benzerler. Ancak yöresel özellikleri de içerirler. Almanya ve onun güneyindeki ülkelerde gotik mimari 1250 yılından sonra görülür. Bunlar arasında 1248 yılında başlanan Kolonya Katedrali, İspanya’da 1220’de başlanan Barselona Katedrali gotik düzenin önemli örnekleridir.
Gotik mimari, İtalya’da uzun süre benimsenememiştir. Yapımına 1385 yılında başlanan ve gotik özellikler gösteren Milano Katedralinde kuzey ülkelerden gelen usta ve sanatçılar çalışmışlardır. Daha sonra gotik mimari ile ilgili ayrıntılar İtalya’da hem dinsel yapılarda hem de diğer yapılarda geniş ölçüde kullanılmaya başlanmıştır. Ancak teknik açıdan roman mimari geleneklerine bağlılık da süregitmiştir. Bu nedenle ülkelerde kendini gösteren sivri gotik tonosun getirdiği sorunlar, İtalya’da ahşabın kullanımda kalmasıyla o denli güçlükler yaratmamıştır.

KUZEY VE GÜNEY
Klasik biçimlere dönmek İtalya için öteki ülkelerden daha kolaydı. 1420 yıllarında Floransa’da ilk Rönesans yapılarının tasarımları yapıldığında Atlas Okyanusu kıyılarındaki krallıklarda gotik mimari hâlâ ön planda bulunuyordu. XIII. yüzyıl sonu ve XIV. yüzyıl başlarında Erken İngiliz Mimarisi kıtadaki “Geç Gotik”ten alıntılar yapmıştı. Bu alıntılar, “süslü” biçim, “S” kıvrımlı kemerler ve pencerelerin üst kısmında ustalıklı biçimde yapılan taş bölümlerin oluşturduğu özellikler, Ely ve Bristol Katedrallerinde görülmektedir. Bunlara örnek olarak Gloucester Katedrali, Cambridge’deki King’s College Şapeli (1446 – 1515 yılları arasında yapılmıştır) verilebilir.
Kuzey gotik düzeninin süsleyici unsurları, tunç çağın Kelt ve Toton kültürlerinden bu yana sürekli olarak görülmekte ve gotik düzeninin en yüksek aşamasından barok ve rokoko düzenlerine değin birçok yerde karşımıza çıkmaktadır. Gotik süslemeler daha sonraki dönemlerde de görülmektedir ama, mimari bir üslup olarak artık etkisini yitirmiştir.
Çünkü artık Rönesans mimarlarının çalışma ve buluşları sonunda daha uygun ve ekonomik bir mimari kendini göstermiştir.

GOTİK MİMARİYE DÖNÜŞ
Yine de, iki yüz yıl sonra, özellikle İngiltere ve Fransa’da gotik mimarinin canlandığını görmekteyiz. XVIII. yüzyılın ilk yarısının kültürü ile yoğrulan insanlar, ortaçağın bu mimari türünde erişilen yapısal başarılara ilgi duymaktan kendilerini alamamışlardı. Hareket, başlangıçta bir avuç insanın geçmişe duyduğu ilgi olarak ortaya çıktı. Ancak küçük bir azınlığın ilgilendiği bu mimari türü sonradan yaygınlaşarak önemli, dahası tutulan bir tür oldu. Gotik mimari motifleri XIX. yüzyılda 70 yıl kadar, dinsel ve toplumsa) yapıların temel unsuru olarak kullanıldı.
Böylece XIX. yüzyıl ortalarında yeniden canlanan gotik, önce sivri pencere ve kapılar üzerinde alçı süslemeleriyle küçük yapılara bilinçli bir “ortaçağ” görünümü vermeyi amaçladı. HoraceWal- pole’un 1756 yılında bitirilen Twickenham’daki “Gotik Şatosu” bu uygulamanın en iyi örneğidir.
1830 ve 1840 yıllarında Pugin’in, gotik düzeni öven yazıları ile bu ilgi daha da artmıştır. İngiliz yazarı ve sanat eleştirmeni John Ruskin’in gotik düzene dönüşü destekleyen yazıları ile İngiliz kiliselerinin ortaçağ kaynaklarına yönelmesi bu eğilime daha da güç katmıştır, öyle ki,gotik mimarinin “tek gerçek Hıristiyan mimarisi” olduğu bile öne sürülmüştür.
XIX. yüzyıl mimarlarını kendi çağlarının “Gotları” olma isteğine iten başka nedenler de vardır. Mimarlar bir binanın temel yapısını ve gerçek işlevini gizleyen bakışımlı klasik biçimleri yinelemekten usanmışlar, bu yüzden aradıkları özgürlüğü, yapının işlevine daha uygun gördükleri ortaçağ mimarisinde bulmuşlardır.

Amaçtaki ciddilik yine de zaman zaman bazı garip yapıların ortaya çıkmasını önleyememiştir. Sözgelimi, Londra’daki Tower Bridge, gotiğin yeniden ve yeni denendiği yıllarda değil, ancak 1886 ile 1894 yılları arasında yapılmıştır. Canlanan gotik akımı XX. yüzyıl başlarında artık değerini tümüyle yitirecekti.

Yorum yazın