Barok , Rokoko ve Kilise Mimarisi

Barok , Rokoko ve Kilise Mimarisi

Mimar arkadaşımın, duvarında fotoğrafta önyüzü görünen, Roma’daki Sen Piyer Kilisesinin estetiği ne karşı çıktığını daha önce belirtmiştik. Aslında yapının önyüzünü oluşturan bölüm şimdi gördüğümüz biçimde yapılmayacaktı. Bu bölümü, Michelangelo’nun ölümünden sonra yapımı sürdü ren mimar Maderna eklemiştir. Maderna’nın yaptığı cephe o günlerde kendini gösteren Katolik reformunun otoritesini yansıtmaktadır.
Bu arada Avrupa uygarlığında benimsenen barok düzeni daha çok propaganda ve etkileme amacını güdüyordu. Barok yapıların sahipleri genellikle din adamları ve yöneticiler olduğundan bunlar mimarlığı da, yayılmasını istedikleri kralllık düşüncesi ve katolik dini doğrultusunda bir etki aracı olarak görüyorlardı.
Her şey Roma’da başlıyordu. Michelangelo 1564 yılında öldüğü zaman, klasik biçimleri büyük yapıtlarında kendine özgü anlatımlarda kul lanmıştı. örneğin, Roma’da St. Piyer Kilisesinde ve Papa II. Julius’un mezarında, Floransa’da Medici Şapeli ile San Lorenzo Kütüphanesinde bu düzenin en güzel örneklerini vermişti. Michelangelo’nun izleyicileri ustalarının deneylerini daha da ileriye götürdüler. Onların barok öncesi döne me değin sürdürdükleri bu akıma Mlanyerizm adı verilmiştir, özellikle İtalya, Vignola gibi mimarların yapıtlarıyla Manyerist nitelikleri bakımından zengin örneklere sahiptir.

KİLİSE VE BAROK
Bu sırada bir olay, Avrupa’daki katolik ülke mimarlarının tüm güçleriyle barok düzene yönelmelerine neden oldu. Bu olay, 1563 yılında Hıristiyan Trent Konsülünün aldığı kararlardır. Bu kararlarda kilise öğretisini doğrulayacak ve anlaşılır hale getirecek bir sanat ve mimari anlayışı öngörülüyordu. Ağırbaşlılık, uyum ve oran kaygısı bir yana itilerek, bunların yerini gösterişçilik, aldat- macılık, teknik oyunlar ve etkileme amacı alıyordu. Mimardan beklenen artık sihirbazlık ve sahne tasarımcılığıydı. Bu arada klasik düzenler de hâlâ uygulanmaktaydı. Ama alabildiğince gizli ve örtülü biçimlerde. Gizli ışıklardan yararlanılıyor, yanılgıyı artırmak için taş ve alçı oymalar, resimler kullanılıyordu. Boromini’nin San Carlo’ daki Aile Quattro Çeşmesinin ön yüzünde olduğu gibi kıvrımlar belirginleştirilerek karşıtları artırma yoluna gidiliyordu. Alanlar ve sokaklar görkemli bir bütünleşme sağlayacak biçimde düzenleniyordu.
Roma’nın ilk gerçek barok mimarı Carlo Ma- derna’dır. Maderna’nın tasarımlarında, örneğin; Roma’daki Santa Susanna Kilisesinin kendine özgü nitelikleri vardır. Ama, Roma baroğunun belki de en üstün mimarı Borromini’dir. Borromini, genellikle içbükey ve dışbükey hatlar ile düzensiz alanları ustalıkla kullanmada eşsizdi. Ancak, Roma baroğunun en büyük temsilcisi olarak tanınan yine de Bernini olmuştur. Bernini, yalnızca bir mimar (Sen Piyer Meydanının sütunlu galerileri) değil, aynı zamanda çağının en büyük yontu ustalarından biriydi.
Barok düzeni Roma’dan, tüm katolik dünyasına yayılmış ve her ülkenin yerel özellikleriyle kaynaşarak kendine özgü biçimlerle ortaya çıkmıştır. Fransa Kralı XIV. Louis’in sarayı Versailles (Versay) bu düzende yapılmıştır. İspanya ve Amerika’daki kolonilerde ise yüzeyleri zengin süslemelerle kaplı ve adını Mimar Churriguera’dan alan, Churrigueresk denen çok süslü bir tür doğmuştur. Güney Almanya ve Avusturya’da hafif ve göz oyalayıcı bir mimari türü belirmiştir. Çok iyi bir ağaç oymacılığı ve duvar panolarının yer aldığı bu Cermen barokunun en iyi örnekleri Bav- yera kiliseleridir.
Londra’daki St. Paul Katedrali İngiltere’nin en büyük barok yapısı olarak nitelendirilebilirse de, Rönesans mimarisinin Britanya Adalarına geç gelişi nedeniyle tam anlamıyla barok olarak kabul edilmemektedir.


ROKOKO

XVIII. yüzyılın başlarında, Paris’te daha kuralsız ve yaşama dönük yepyeni bir biçimler düzeni ortaya çıktı. Paris o dönemde, yeniliklerin merkezi olma konumunu Roma’nın elinden almış gibiydi. Bu düzen rokokodur. Rokoko, Fransızca bir deniz kabuklusunun adı olan Rocaille sözcüğünden gelmektedir. Bu kabuklunun bakışımsız biçim oluşumları, rokoko süslemeciliğinin kuralsız arabesklerini anımsatır. Üstelik, rokoko, uygulamalı sanatlarla, güzel sanatlarda mimarın düş gücüne daha çekici geliyordu. Sanatçılar, daha çok ışık, incelik ve insan öğesi üzerinde durarak bu düzeni yapıtlarında bol bol kullandılar. Tasarımcının ustalığında bir incelmişliği gerektirse de, yine yapısal yöntemler ve mekânın kullanımında çok büyük değişiklikler getirmiyordu. Bunların gerçekleşmesi ise XIX. yüzyılın başlarına kadar uzanan bir süreç boyunca ortaya çıkan gelişmeler sonucunda olmuştur.

Yorum yazın