Asya Mimarisi

Asya Mimarisi Hakkında Bilgiler

Yakın zamanlara değin Uzakdoğu mimarisi çok az batılının dikkatini çekmişti. Bu uygarlıkların tarihleri, batılılarca yakından incelenemediğinden, Hint, Çin ya da Japon yapıtlarına ilişkin tarih bilgilerimiz de kısıtlı kalmıştır. Kuşkusuz günümüz Japonya’sının dünyaca ünlü mimarları vardır. Ama eski ya da yeni, genellikle bu ülke mimarlığı üzerindeki bilgilerimiz resimlerden edindiklerimizle sınırlıdır. Uzakdoğu ülkelerine gidip oraların mimarlık yapıtlarını görebilmek bugün çok az kimsenin olanakları içindedir. Üstelik, örneğin, Çin Şeddini görmek isteseniz bile siyasal engellemeleri aşabilmeniz çok güç bir iştir. ABD’ne gidebilmek de hem parasal açıdan hem de vize konusunda güçlükler göstermektedir. Böylece, dünya ülkelerinin kültür ve mimarlık yapıtlarıyla ilişkilerimiz çağdaş ulaşım araçlarının en gelişmiş olduğu bir dönemde bile herkesin aşamayacağı engellerle doludur.

KÖKENLER
Arkeoloji biliminin bize verdiği ipuçlarına göre, çömlekçilik ve metal işçiliği ile ilgili beceriler Mezopotamya’dan İndüs’e oradan Hindistan’a ve Orta Asya yoluyla da Kuzey Çin’e dek yayılmıştır. Adı geçen bu bölgelerde yaşayan Taş Devri insanları o sıra yerleşik bir yaşama geçmiş olup, kendi uygarlıklarını kurma yolundaydılar. İnsanlar Mezopotamya’dan gelen teknik yenilikler yardımıyla kültürlerini hızla geliştirebilmişlerdir. İ.ö. 1500 yıllarında Çin’in Yangtse Kiang bölgesinde Tunç Çağı kültürü doğarken, Hindistan’ın İndüs vadisinde uygarlık İ.Ö. 3000 dolayında gelişmeye başlamıştı.
Avrupa ise bu tarihlerde hâlâ Taş Çağını yaşamaktaydı. Aslında batı uygarlığının teknik ilerlemesiyle üstünlük sağlayacak bir güce ulaşması ancak,son üç, dört yüz yıl, özellikle de son iki yüz hatta yüz elli yıl içinde olmuştur. Bu nedenle Uzakdoğu ve Hindistan mimarisine, batı uygarlığına baktığımız ölçülerle bakmamalıyız

ÇİN’DE SÜREKLİLİK
Çok sayıda Çin kenti eski bir görünüme sahip olmalarına karşın, bu ülkede gerçekten eski olan yapıların sayısı şaşılacak kadar azdır. Roma’daki Panteon kadar eski bir yapı orada yoktur. Hatta Avrupa’nın Gotik katedralleri kadar eski olan yapıların sayısı bile oldukça azdır. Eski Çin mimarisinden günümüze kalan örneklerin çoğu 1468 ve 1644 yılları arasında hüküm sürmüş olan Ming Sülalesi döneminden kalmadır. Batılıları şaşırtan bir başka şey de erken devirlerin biçim, gereç ve yapı yöntemlerinin olağandışı bir süreklilikle ve sadakatle kullanılmış olmasıdır. Süreklilik, Çin mimari ve planlamasının en belirgin özellikleridir. Her birim daha büyük bir bütünün parçasıdır. Öyle ki, mimari ve kent planlaması aynı ilkelerin daha küçük ya da daha büyük anlatımları görünümündedir.
Bir Çin evinin çevresi duvarla çevrilidir ve girişler çoğunda güneye yöneliktir. Tarihöncesi çağlarda görülen bu özellikler, içinde bulunduğu muz çağa kadar uygulanagelmiştir. Aynı kural, bazı küçük değişikliklerle her şey için, küçük bir konuttan tutun da ana girişi güney duvarının ortasında olan dikdörtgen planlı surlarla çevrili, sokaklarının ızgara plana göre düzenlendiği ve en büyük caddesinin kuzey-güney doğrultusunda olduğu kentlere kadar geçerlidir.
Çin kentleşmeciliğinin en iyi örneğini Pekin kenti verir. İ.S. 1403-1552 yılları arasında bu kent aynı yerde yeniden kurulmuş ve sur dışında büyüyen alanlarını kentin surları içine almak için yeni surlar yapılmıştır. Kubilay Han tarafından yaptırılan bir dizi yapay gölü içeren kent, kuzey- güney doğrultusunda uzanmaktadır. Çevresi duvarlarla çevrili ve içinde imparatorluk sarayının bulunduğu “İmparatorluk Kenti” ise şehrin ortasında bir alanı kaplamaktadır. Her şey aynı yönde, simetri ve uyum içerisindedir. Konutların tümü güneye bakmaktadır. Kentin güney kapısının dışında son derece güzel bir yapı olan Cennet Tapınağı ve sunağı yer almaktadır. Yapım öylesine düzgün geometrik bir biçime sahiptir ki,günümüzün makine ile yapılmış düzgün döşemlerini andırır.
Çin yapılarında, kentleşmeciliğinde ve diğer sanat kollarında uygulanan bu düzen ve bakışım, çok daba değişik bir yaklaşımla tasarımlanan bahçe ve çevre düzenlemesi ile uyumlu bir denge göstermektedir.
Çinliler, eskiden beri küçük boyutta bir bahçede, el değmemiş doyurucu bir doğa görünümü yaratma sanatını geliştirmişlerdir. Doğanın özünün kavranmasına dayanan bu sanat,bahçe içinde yaratılan küçük dereler, çağlayanlar, kayalıklar, bayırlar ve orman bitki örtüleri ile gerçekleştirilmiştir. İyi bir düzene sahip kentler ve uyumlu bir toplumla çelişki oluşturan bu vahşi görünüm, yine Çin’deki sürekliliğin başka bir yönüdür. 3öy- lece Taoizmin doğa gizemliliği Çin uygarlığının oldukça ilkel dönemlerinden bu yana kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
Büyük Çin Şeddi insanlığın en akıl almaz yapılarından biridir. Yaklaşık 4000 km. uzunluğundadır. Bu, insanın neler yapabileceğini gösteren bir anıttır. Bu duvar bizi Çin tarihinin zaman ölçütü konusunda da aydınlatır: 11 yılda tamamlanan bu şeddin yapımı Hannibal’ın İ.Ö. 221-207 yılları arasında İtalya’ya düzenlediği seferlerin dönemine rastlar. Son onarımı XVI. yüzyılda yapılan Çin Şeddi bugün de ayakta olan günümüz mucizelerinden biridir.

JAPONYA’DAKİ SOYUTLANMA
Japon mimarisi ve sanatı, daha doğrusu uygarlığı üzerindeki Çin etkisi, bazı dönemlerde çok güçlü, aynı zamanda verimli olmuştur. Ancak, 1853 yılından, Özellikle de 1964 yılından sonra, büyük oranda Avrupa ve Amerika etkisi de kendini göstermiştir. Bununla birlikte Japonya tüm kapılarını birkaç kez uzun bir süre dış dünyaya kapamıştı. Bu içe dönüklüğün, dış dünyadan soyutlanmanın etkileri Japon mimari ve yapım yöntemlerinde açıkça görülmektedir. Kendilerine özgü, kendilerinin üretmiş oldukları biçimler giderek daha yalın ve daha ustalıklı biçimde ortaya konmuştur. Kapalı bir toplumun belirli örneklerinin sürekli biçimde yinelenmesi Japonları daha yoğun ve yalın bir mimarlık tasarısına götürmüştür.
Bu sanatsal yoğunluk, özellikle ağaç oymacılığı, kakmacılık, resim ve mimaride ince sanat işçiliklerinin gelişmesine yol açmıştır. Batılıların Japon sanatını tanımaları XX. yüzyıl sanatı üzerinde büyük etkilenmelere neden olmuştur. 1880′ lerde ve 1890’larda çok beğenilen Japon renkli ağaç oymacılığı “Art Nouveau” akımının etki kaynaklarından biri durumuna gelmiştir.
Japonların, içi istendiğinde sürgülü bir perdenin çekilmesiyle daralan ya da genişleyen bir iç alana sahip, ahşap iskeletli.yalın ve işlevsel yapıları,çağdaş akımın öncü mimarları için bir esin kaynağı olmuştur.
Özgün bir Japon evinin modeli şöyledir: İnşa kolaylığı ve aşırı yağmurlar, sel akıntıları göz önünde tutularak evler genellikle bir yamaçta ve ayaklar üzerine kurulmakta, bambu ya da başka bir ağaçtan dikdörtgen planda yapılmakta ve üzeri sazla örtülmektedir. Bu tür evlere Güneydoğu Asya’da bugün bile rastlanmaktadır. İklim durumuna ve depremlere karşı yapı gereçleri olarak, ağaç, kâğıt, ağaç kabuğu, bambu gibi orman ürünlerine ağırlık verilmiştir. Bu durum ancak demirli betonun yaygınlaşması sonucu değişmiştir. Şu da var kğgeleneksel yapıların değişmesi ve betonun güvenli hale getirilmesi, yüzyıllar boyunca gelişmiş çok üstün bir işçiliğin temel yöntemlerine dayandırılmıştır.
Japonların, dışarıdan aldıkları örnekleri kendi olağanüstü yapıcılıkları ile birleştirerek kendilerine özgü yapılara dönüştürme yetenekleri çeşitli üretim dallarında olduğu kadar mimarlık anlayışlarında da gözlenebilir. Çin uygarlığının tüm incelikleri Japonya’ya İ.S. 538 yıllarında, Buda dini ile birlikte girmiştir. Çinin yönetim biçimi, yazı, sanat ve yapıları önceleri örnek alınmış ve sonra yerel koşullara uyarlanmıştır. Örneğin, XII. yüzyılda askeri yönetim sırasında Çin’den alınan Zen Budizmi’nin öğretileri yöneticilerin yaşam biçimine ve dünyaya bakış açılarına uyduğu için benimsenmişti. Dinsel törenlerdeki sadelik, özveride bulunma ve düşüncede yoğunlaşma, Japon karakteri ile uyum sağlıyordu. Bu durum mimaride de Japonlara özgü bir anlatımın oluşmasını doğurmuştur.


ÇAĞDAŞ JAPONYA

Japonların XX. yüzyılda batıdan aldıkları demir pekiştirilmiş beton iskeletli yapılar, deprem ve tayfunların çok olduğu yöreler için çok elverişli olmuştur. Japonya’da uluslararası modern mimarlık akımlarıyla ilgili düşünceler, özellikle Le Corbusier’nin görüş ve uygulamaları, incelenmiş ve özümlenmiştir. Ancak ne teknoloji ne de düşünceler hiçbir zaman olduğu gibi kopya edilmemiş, tersine, batıdaki yeni gelişmelerle, Japonya’ ya özgü gereksinmelerle yoğrulması sonucu ortaya yepyeni yapı türleri ve tasarımlar çıkmıştır.
Kenzo Tange’nin 1964 Olimpiyat oyunları için Tokyo’da “Germe yapı” sistemiyle gerçekleştirdiği ilk jimnazyum, tüm dünyanın hayranlığını kazanmıştır. Bu yapının salyangoz kabuğu biçiminde ve örme çelik halat unsurlarla tutturulan çatıları özgün bir çizimin ürünleridir. Osaka’ daki Expo 70 Uluslararası Fuarında Tange’nin ve öteki Japon mimarlarının özel girişim kuruluşları için kurdukları pavyonlar da kişilikli bir mimarlık anlayışının ilginç örnekleri olarak dikkatleri çekmiştir.

HİNDİSTAN IN YARATICILIĞI
Bugün Hindistan Yarıdamasında bulunan nüfusun yalnızca % 17’si kentlerde yaşamaktadır. Oysa, Hindistan uygarlığı İndüs Vadisinde İ.Ö. 3000- 1500 yıllarında kurulmuş olan Harappa ve Mohenjo – Daro gibi büyük tarih öncesi kentlerle başlamaktadır. Burası öylesine değişik etki ve stillerin yer aldığı bir kıtadır ki, batı dünyasınca yakın yıllara değin tam olarak incelenip anlaşılamamıştır. önceleri bellibaşlı yapıların tarihlendirilmesi bile uzmanlar için güçlükler göstermiştir. İndüs Vadisindeki kentlerin bilimsel kazılarla gün ışığına çıkarılmaları ise ancak 1920’lerde gerçekleşebilmiştir. Tarihe gömülen bu kentler tümüyle unutulmuşlardı. Arkeologlar, kazılar sonucu ızgara plana göre kurulmuş, tuğla ve ahşap evlerin yapılmış olduğu büyük kentler buldular. Ortaya çıkarılan yapıların mimari düzenleri çömlek, yontu ve simgelerin işleniş biçimleri bakımından bu uygarlığın Sümerlerden büyük oranda etkilendiğini göstermiştir. Daha sonraki Hindu kültüründe de unutulan bu kentlerden alınmış bazı özellikler göze çarpmaktadır. Örneğin, Mohenjo-Daro’ daki kutsal yıkanma yeri ve mühürler üzerine kazılan tanrı ve hayvan şekillerinin bazıları eski Hindu kent kültürünün izlerini taşımaktadır. Ancak, genel olarak kerpiç yüzeyler, kaleler ve manastırlar daha sonraki Hint mimarisinin tipik ince süslemelerinden yoksundurlar. İndüs Vadisindeki uygarlığın ansızın son buluşu kuzeyden gelen saldırılara bağlanmaktadır. Saldırganların Orta Asya’ dan gelen ve Hinduların ataları olan Aryan kabileleri olduğu sanılmaktadır. Aslında göçebe bir halk olan bu budunlar Pencap ve Ganj yörelerine yerleşmişlerdi. Bu halkın tümüyle ahşap olan mimarisinden günümüze hiç bir şey kalmamıştır.
Ancak bu ahşap mimarinin izlerini özenle oyulmuş taşlarda, özellikle kayalara oyulan mağaralarda görebilmekteyiz. Günümüze kalan en eski yapılar Budizm dininin çıktığı yıllara (İ.S. I—III. yüzyıla) aittirler. Bu dönemde yapılarda taş kullanılmaya başlanmıştır. Çok ince bir işçilikle kayalara oyulan manastır niteliğindeki tapınma yerleri, taş işçiliğinde varılan çok yüksek düzeyi göstermektedir.
Hint yapıcıları ve yontucuları taş yapılara karşı değişik bir tutum içerisindeydiler. Batılı gözlemcilere göre tapınakların çukur oyma ve yontuları doğal kayaları oyma geleneğiyle yakından ilintilidir, öyle ki, birçok tapınağın taş işçiliği ve yontularının işleniş biçimi, çok eski dönemlerdeki kaya oyma tekniğini açıkça belirtmektedir.

Etkileme ve Etkilenme
Hint mimari ve yontu sanatının etkileri daha çok Güneydoğu Asya’da görülür. Kamboçya’daki Angkor Vat ve Java’daki Borobadur gibi ünlü tapınaklar bu etkinin ürünüdürler. Hindistan’ın kendisi ise, Büyük İskender’in İ.Ö. 320 yılında İndüs’e yaptığı seferden sonra Yunan etkileri sonucu yeniden canlılık kazanmıştır. VIII. yüzyıldan sonra Müslüman fatih ve göçmenlerin gelişiyle de bu yüzyılı izleyen dönemlerde mimari, yeni bir yön kazanmıştır. İslam dünyasıyla, özellikle İran’la kurulan bağlantı etkileyici olmuş, ancak İslam mimarisi de hem süsleme, hem yapısal biçim açısından pek çok Hint özelliğini özümsemiş XVI. ve XVII. yüzyıllarda Türk – Moğol döneminin mimari düzeyiyle doruğa varmıştır.
Hint ve İslam mimarisinin yaratıcı gücünün XVIII. yüzyılda, yani Fransız ve İngiliz’lerin Hindistan’a egemen olmak için savaştıkları yıllarda, giderek gücünü yitirdiği görülür. İngiliz’lerin egemen olduğu yıllarda eski yapılara verilen önemin artmasına karşın, mimari yine de kısır kalmıştır. XX. Yüzyılda yapılan en büyük iki yapı AvrupalIlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bunlardan biri Edwin Lutyens’in Yeni Delhi’de yaptığı “Genel Valilik Sarayı”, öteki de,Le Corbusier’in Pencap’ ın başkenti Çandigar’daki yapısıdır.
Nüfusun bugiin yılda 13 milyon gibi baş döndürücü bir hızla arttığı Hindistan’da geleneksel mimarinin,bugünkü sorunlara getirebileceği hiç bir çözüm yoktur. Ne taş tapınaklarının, ne de Türk-Moğol camilerinin 2000 yılında nüfusu 1 milyara ulaşacak Hindistan’ın konut sorununa esin kaynağı olması beklenemez. Bengal göçmenlerinin kendilerine barınak yapmak için ağaç dalları ve bitki saplarından yararlanmaları insanlığın ilk dönemlerine özgü bir yapı yöntemidir. Sorunun çözümü hiç değilse açıkta kalan milyonlarca insana barınak sağlamak için toplu konut ya da prefabrik evler yapmakla olanaklaşabilecektir.

Yorum yazın