Fosil Yakıtlar Nedir Nasıl Oluşur

Fosil Yakıtlar Nedir Nasıl Oluşur

Hiç fosil gördünüz mü? Fosil çok eski çağlarda yaşayan canlıların kayalaşmış izleri ya da kalıntılarıdır. Bu yüzden onlara taşıl denmektedir.

Belki bir doğa bilimleri müzesinde tarih öncesi bir böceğin izini ya da bir hayvan kalıntısını taşlaşmış şekliyle görmüşsünüzdür. On binlerce, yüz binlerce yıl öncesinde bir çam ağacının yapışkan gövdesiyle birlikte yeraltında kalan bir böceğin taşlaşmış izi, ölen bir dinazorun,çölün tozu ya da bataklığın çamuru altında kalıp sertleşmiş hali, tek hücreli canlıların ya da geniş ormanların toprak altında uzun çağlar boyu kalarak kaya ya da sıvıya dönüşmüş şekilleri hep fosildir. Gerçekte yakıt olarak kullandığımız maden kömürü ya da linyit kömürü eski ağaç ve büyük eğreltiotugillerin fosilleşmiş kalıntılarından başka birşey değildir. Petrol ve doğal gazlar da fosillerden oluşmuştur. Hepsi yüz milyonlarca yıl önce yaşamış olan canlıların kalıntılarıdır. İşte bu yüzden onlara fosil ya da taşıl yakıtlar denmiştir.

Yeryüzünün oluşmaya başladığı milyonlarca, belki de milyarlarca yıl öncesinden beri gezegenimizin kabuğu sürekli bir değişim halindedir. Bu değişim bizim fark edemeyeceğimiz kadar yavaş bir süreçtir. Çok eski çağlarda denizler şimdi kurak bölgeler olan geniş kara parçalarını kaplıyordu. Daha başka çağlarda buzullar ve donmuş ırmaklar, ağırlıkları altında toprak ve kayaları öğüterek güneye doğru kaymaya başlamıştır. Bundan yaklaşık üç yüz milyon yıl önce, şimdiki soğuk bölgelerin yarı tropik bataklıklarında üreyen dev eğrelti ormanları yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı. Bataklıkların altına gömüldüler. Ölen hayvanlar da bunların arasına karıştı. Uzun çağlar boyunca toprak çürüyen bitki ve hayvan kalıntılarıyla karışarak bataklıkları doldurdu. Şimdi bile o çağların artığı olan süngerimsi bataklık bölgeler Avrupa’nın kuzeyiyle, başka bazı ülkelerin topraklarında görülmektedir. Turba ya da yosun kömürü denen bu kalıntılar dilimler halinde çıkarılıp kurutularak yakıt olarak kullanılmaktadır.

Gene çok uzun çağlar boyunca bu bataklıkların üzeri rüzgârların, akarsuların, yağmurların ve denizlerin getirdiği kum ve kil katmanlarının altında daha derine gömülmeye başladı. Bu katmanlar zamanla o değin kalınlaşıp ağırlaştı ki altta kalan çürümüş bitki katları çok büyük basınç altında giderek hem sıkışmaya, hem de daha derinlere inmeye başladı. Derinleştikçe basınç arttı. Bir yandan da alttaki kaya katmanlarının sıcaklığı yukardan gelen büyük basınçla birleşince gömülü bitki kalıntıları şekil değiştiriyordu. Bunun sonucunda bir kısmı yumuşak, bir kısmı da daha çok sıcaklık ve daha çok basınç altında daha sert kömür şekline dönüştü.
Çürümüş ve ayrışan bitkilerin kille karıştıkları bölgelerde basınçla şistler oluştu. Kalın kum katmanlarının yükseldiği yerlerde, genellikle deniz diplerinde ise kumlar basınç altında kumtaşlarına dönüştü. İşte bu tür katmanlar arasında bir zamanlar canlı olan organik maddeler uzun çağlar boyu süren basınç ve ısı sonunda ham petrole, kısaca petrole ve doğal gaza dönüştü. Bugün çıkarılan petrol genellikle bu tür kayalar arasındaki birikintilerdir.

Ancak yeryüzü kabuğunun uğradığı çeşitli değişmeler nedeniyle bu petrol birikintileri ve doğal gaz depoları,bugünkü düzeyin birkaç bin metre altında bulunmaktadır. Şimdi her gün yüz binlerce varil ham petrol çıkarılan kuyulardaki birikintilerin canlı, organik madde halinden petrol ve gaza dönüşmesi milyonlarca yıl süren bir işlemin sonucudur. Şist ve kömür gibi yandıkları zaman kerojen denilen ağır bir yağ veren maddeler de, petrol gibi uzun çağlar sonunda oluşmuşlardır. Tüm bu maddeler organik maddelerin dönüşümleri sonucu oluşmuştur. Bugün kullandığımız bu organik kökenli fosil yakıtlar tükenecek olsa ve yerlerine yenilerinin oluşmasını bekleyecek olsak yüz milyonlarca yılın geçmesi gerekirdi, işte bu nedenle yerine koyamayacağımız bir şeyi sakınmak, iyi ve savurtusuz kullanmak zorunluğu vardır. Gene bu nedenle enerji sakinimi her ülkede en önemli sorun olarak ele alınmış bulunmaktadır.

Maden kömürü ya da taş kömürü insanların en eski zamanlardan beri en yaygın biçimde kullandıkları yakıttır. Eski Çin’de, Yunanistan’da, Britanya’da ve bazı Avrupa ülkelerinde yüzeye yakın ya da onun biraz altında bulunan kara taşlar yakıt olarak kullanılıyordu. Bu kara taşlar maden kömürüydü.

Ancak makine döneminden önce kömür kullanımı sonrakine oranla çok azdı. Eskiden yerin yüzeyinden ya da yüzeye yakın derinlikten kazma kürekle kolayca çıkartılan taş kömürü, makineleşme döneminin artan gereksinmelerini karşılayabilmek için daha derin kuyulardan çıkarılmaya başlandı. Çok geçmeden yüzlerce metre derinlikte tüneller, yollar ve oyuklarla yerin altı delik deşik edildi. Buralarda yüzlerce maden işçisi kömür çıkarımında çalışıyordu. Bugün birçok yerde derinliği bin metreyi geçen kömür ocakları çalışmaktadır. Her ¿ün daha derine, daha çok kömür için inilmektedir.

Kömürün çok miktarda ve yaygın biçimde kullanılması bir yandan kaynakların azalması sonucunu doğururken,öte yandan insanları yeni kömür alanları aramaya zorlamaktadır. Şimdiki kullanım hızıyla kömür kaynaklarının yakın gelecekte tükeneceği kaygısı belirmiştir. Ama son yapılan araştırmalar dünyanın hemen her yerinde yeraltında trilyonlarca ton kömür bulunduğunu ve bunun da sekiz yüz yıldan önce bitmeyeceğini göstermiştir. Bu kadar zengin yedek kömür kaynaklarının bulunuşuna karşın bir yakıt kıtlığından söz edilmesi yersiz gibi geliyor insana. Ama ne var ki,sorun bu değil! Sorun,kömürün birçok nedenlerle kullanımda sakıncalı bulunmasında yatmaktadır. Sakıncaları kullanımında, zahmeti çıkarımındadır kömürün. Böyle düşünenler şu gerekçeleri ileri sürmektedirler:
Yeraltından kömür çıkarmak daima tehlikeli bir işlem olmuştur. Geçmişte ocaklarda çalışan kömür işçilerinde sık sık “Siyah Ciğer” denilen bir akciğer hastalığı ölümlere neden oluyordu. Şimdi ciğerlere kaçan ince kömür tozunun uçuşmasını önlemek için tünelin içi önce bir maddeyle kaplanmaktadır. Böylece insan sağlığı yönünden önemli bir zarar ortadan kaldırılmıştır.

Ama sorun bu kadarla çözümlenmiş olmuyor, örneğin,kömür ocaklarında sık görülen metan denen bir doğal gaz,madenciler için hâlâ tehlikeler yaratmaktadır. Metan, kokusuz olduğundan varlığının saptanması kolay değildir. Üstelik çok kolay tutuşarak patlamaktadır. Ocaklarda bu gibi kazaları önlemek için her zaman deneme ve denetimler yapılarak durumun saptanmasına çalışılır ama,gene de beklenmedik patlamalar baş gösterir. Bir başka tehlike de, ocaklarda tavan çökmesidir. Dar tünellerde işçilerin kazmalarının, delgi makinelerinin ya da toplayıcı makinelerin neden oldukları titreşim ve sarsıntı sonucu umulmadık anlarda ve tüm önlemlere karşın, çökmeler olmaktadır.

Kömürün çıkarımında bu gibi dokunca ve tehlikeleri ileri sürenler, onun yeryüzüne çıkarıldıktan sonra birlikte getirdiği sakıncaları da şöyle sıralıyorlar: Her şeyden önce maden kömürü, çıktığı bölgeyi kirletmektedir. Kömür ocaklarının yakınında biriken kömür yığınları iç karartıcı, çirkin ve sağlığa zararlı görünmeleriyle çevreyi olumsuz yönde etkiler. Bunların dolayındaki evler, bitkiler ve yollar üzerlerine yapışan kömür tozlarıyla kararır, kendi özgün renklerini yitirirler.

Kimi durumda kömür katmanları yüzeye çok yakın bulunur. Tünel ve kuyu açmadan kolayca işlenen böyle alanlara açık ocak denir. Bu ocaklarda çalışan bir işçi tünelde çalışandan çok daha fazla kömür çıkarır. Açık ocaklarda büyük kazı makineleri her daldırışta 325 ton kömürü alabilir. Bu çabuk üretimin yanı sıra başka bir sakınca ortaya çıkar; kırsal bölgeler simsiyah kömür kazıntı ve oyuntu yerleriyle çirkin bir görünüm kazanır. Bu durumu önlemek için şimdi açık ocak işletenler kazdıkları yerleri doldurmak zorunda tutulmaktadır ve açılan yerlere ağaç dikmeleri istenmektedir.

Kömüre karşı çıkanlar daha başka sakıncaları da ileri sürmektedirler. Yeryüzüne çıkarılan kömürün taşınması kirlilik yapmakta, yer tutmakta ve ağır oluşundan ötürü yüksek giderleri gerektirmektedir.

Yalnız bir tek elektrik santralının gereksinmesini karşılamak için demiryolları üzerinde uzun vagon kuyrukları oluşmakta, ırmaklarda tepeleme kömür yüklü mavnaların durmadan gidip gelmeleri gerekmekte ve bu da büyük masraflara neden olmaktadır.

Hepsinden daha sakıncalısı, kömürün yanmasıyla dumanındaki is, sülfür ve öteki zararlı maddelerin insan için çok sağlıksız bir hava kirliliği oluşturmasıdır. Aslında kömürün yerine petrolün yeğlenmesinin en önemli nedenlerinden biri de budur.

Kömüre oranla temiz, hafif ve taşınması kolay olan sıvı yağlar,aydınlatmada, öteden beri lamba, fener ve kandillerde kullanılıyordu. Yağların bir kısmı pamuk ve öteki bitki çekirdeklerinden elde ediliyordu. En büyük kısmıysa balina yağının eritilmesiyle üretiliyordu. Bu amaçla balina avına çıkan gemiler,bazen aylarca açık denizlerde kalıyordu.

1850 yılında bir İngiliz kimyacısı kömürden gazyağı elde etme yöntemini geliştirdi. Bundan bir süre sonra birkaç gazyağı yapımcısı başka bir maddeden de gazyağı yapılabileceğini düşündü. Neden bazı yerlerde yerin altından dışarı sızan katrandan gazyağı yapılmasındı? Kısa süren deney ve çalışmalardan sonra elde edilen bu yeni yağ da iyi iş görüyordu. Bunun üzerine birçok yerde yakıt olarak kullanılacak yağ kaynakları aranmaya başlandı. Birçok kimse yeni bir yakıt bulup zengin olmak için araştırmalara koyuldu.
Bu arada Birleşik Amerika’nın batısında yaşayan kızılderili yerliler “Yanan Kaya” adını verdikleri bir kayadan, ısındığı zaman yağ sızdığını çoktan görmüşlerdi. Belki de bir gün ateş yakmak için taşlardan ocak yaptıkları zaman bunlardan kalın bir yağın sızdığını rastlantı sonucu görmüşler ve böylece petrolü yakıt olarak kullanan ilk insanlar olmuşlardı. Kızılderililerin “Yanan Kaya” dedikleri şey petrollü kayağan taşı ya da bitümlü şistti. Sonradan gelen beyaz göçmenler de bu taşı yakıt olarak kullanmayı kızılderililerden öğrendiler. Eğer 1859 yılında açılan ilk kuyudan petrol fışkırmaya başlamasaydı “Yanan Kaya” belki bugün de en yaygın biçimde kullanılan yakıt olacaktı.

Kuzey Amerika’nın batı bölgelerinde içinde petrol olan geniş şist yatakları bulunmaktadır. Uzmanlar otuz bin kilometrekarelik bir dağ kesiminin kazılmasıyla buradaki yağlı kayağan taşlarından 130 milyar varil petrol elde edilebileceğini söylemektedirler.
Bu arada anımsamanızda yarar var; Anadolu’nun güneyinde, doğusunda, Karadeniz Bölgesinde ve Trakya’da 5-7 milyar ton bitümlü şist yatakları bulunmaktadır. Varlığı eskiden beri bilinen bu şistlere halk arasında “Yağlı Kaya”, “Kayağan Taşı” gibi adlar verilmiştir.
insanların aklına; “Gerek o dönemde, gerek günümüzde bu zengin yakıt kaynağından niçin yararlanma yoluna gidilmiyor?” sorusu gelebilir.

Bunun başlıca yanıtını petrollü kayaların çıkarılmasının büyük kazıları gerektirmesinde ve geniş alanların doğal çevreyi bozarak çirkinleştirdiği gerekçesinde aramalıdır. Birleşik Amerika yönetimi o dönemde olduğu kadar bugün de yakıt için çevrenin çirkinleşmesine izin vermemektedir.

Ama 1850’lerde zaten herkese yetecek kadar kaya petrolü üretilmiyordu. Bu nedenle de ilk petrol kuyularının açılmasına kimse karşı çıkmamıştı. Hatta ilk kuyunun açılması büyük bir ilgi ve merakla karşılanmıştı.

Bu ilk kuyulardan kalın, rengi koyu sarıyla siyah arasında değişen bir sıvı fışkırıyordu. Bu, ham petroldü. İ Ik zamanlarda ham petrolün koyu ve daha ağır kısmına daha çok değer veriliyordu. Bundan gazyağı, metallerin sürtüşmeyle aşınmasını önleyen gres yağı ve macunsu bazı ürünler elde ediliyordu.

Kuyular açıldığında petrolle birlikte doğal gaz da fışkırıyor ve bu, havayla değinme halinde hemen yanmaya başlıyordu. O dönemde doğal gazdan yararlanma yöntemleri geliştirilmiş olmadığından işe yaramaz madde diye yanmaya bırakılıyordu. Bugün bile Ortadoğu’nun zengin petrol üretim merkezlerinde değerlenmeyen doğal gaz alevleri kilometrelerce uzaktan görülmektedir. Bu gazın iletimi için boru döşemi ve taşıma yöntemleri geliştirilmediğinden yanmaya bırakılmaktadır. İran ve Arap petrol üretim merkezlerinde, bunun gibi ham petrolden başka işlenmeyen kısımlar değerlendirilmeden, artık madde olarak serbest bırakılmaktadır.
Sonra otomobil sahnede göründü. Ateşlemeli motor tipi için yakıt gerekti ve yakıt da ham petrolün bir türevi olan benzindi. 1900 yılında Birleşik Amerika’da 8000, 1910’da yarım milyon otomobil vardı. 1973’de ise yalnız Birleşik Amerika’da 135 milyon benzinli ya da mazotlu araç vardı.

Petrol tüketiminin ne yüksek düzeylere vardığım şu rakamlar anlatmaya yetecektir; 1940 yılında Birleşik Amerika’da bir günde tüketilen yakıt 4 milyon varil dolayındaydı ki bu,1869’da bütün yıl kullanılan yakıttan fazladır. Bugün milyonlarca yılda oluşan fosil yakıtla milyonlarca ev aydınlanıp ısınmakta, karayollarında milyonlarca araç gidip gelmekte, denizde gemiler ve havada uçaklar hareket etmektedir. Ve herkes bu artan yakıt tüketimiyle elde edilen enerjinin sorun yaratmadan sonsuza dek sürüp gideceğini sanmaktadır.

Yorum yazın