Dünyanın Oluşumu Hakkında Bilgi

Dünyanın Oluşumu Hakkında Bilgiler

Gezegenimizin oluşumuna ait sorulan kesin biçimde yanıtlamak, bugün elimizde bulunan bilgilerle henüz olası değildir. Jeologlar çeşitli yöntemlerle gezegenimizin başlangıcıriı araştırmakta, böylece dünyamızın oluşumunu kronolojik açıdan kesin olarak saptamak istemektedirler. Evrendeki galaksilerin ne zaman oluştuğu da kesin olarak bilinmemekle birlikte bu oluşumun 12-16 milyar yıl önceye dayandığı sanılmaktadır. Son bilimsel görüşlere göre, yer kabuğunun güneşe ait bir bulutsudan parçalanarak uzaya dağılması ve bu parçacıkların biraraya gelmesiyle oluştuğu varsayılmaktadır.

Dünyanın Oluşumu Hakkında Bilgi

Bu olaydan ve yarattığı fazla ısınmadan dolayı, bu parçacıkların oluşturduğu bütün, bir çarkın özelliklerini geliştirerek maddenin dünya üzerindeki ortak merkezli ve düzenli dağılımını gerçekleştirmiştir. Dünyanın kendi ekseni çevresinde dönmesi ve yerçekimi kuvveti sonucu, daha yoğun olan elementler çekirdekte (ya da özde) birikmiş ve daha az yoğun elementler de dış alanlara doğru dağılmışlardır. Dünyamızın bu oluşum sırasında yavaşça soğuyan ateşten bir topa benzediği sanılmaktadır. Kısmen düşük bir ısıya erişdikten sonra, yerkabuğunun parçaları katılaşıp şimdiki durumlarına dönüşmeye başlamışlardır. Bu parçaların denizden fışkıran adalar gibi tüm dünyanın yüzeyini oluşturması, dünyanın jeolojik tarihinin başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir.

Bugüne kadar, ilk kıtaların ya da büyük okyanus yataklarının oluşum kaynağı gibi, önemli sorulara yanıt verilememiştir. Bilim adamlarınca öne sürülen son varsayımlar, yerkürenin bugünkü biçimini 4.600.000.000 yıl önce aldığını belirtmektedir. Dünyanın ne zaman oluştuğu sorusu için en son varsayımların geçerli olabileceği düşünülürse – ki sofi 100.000.000 yılın doğal oluşumunu (kalker kayalar, metamorfık oluşumlar) açıklayabilecek tek varsayım budur -sorun yarıyarıya çözülmüş olacaktır. Yine de bu durumda, bu varsayımların dayanak noktalarının ne kadar geriye götürülebileceği bilinmek zorundadır. Günümüze dek elde edilen sonuçlar, dünyamızın Prekambriyen dönemdeki hareketleriyle yoğunluk bakımından aynı olmamakla birlikte, bugünkü hareketlerine benzerlik gösterdiğini ortaya çıkarmıştır.

Günümüzde tüm kıtalarda rastlanan büyük kaya kütleleri, modern bilimcilere göre 3.000.000.000 yıl önce oluşmuştur. O dönemlerde, yer kabuğunun katılaşmasıyla oluşan kayalarla birlikte, çok yüksek sıcaklık ve basıncın oluşturduğu değişimlerin de olduğu bilinmektedir. Yine de .kıta ve okyanusların o zamanki konumları, ya da yer kabuğunun o zamanki kalınlığı gibi konulara açıklık getirilememektedir. Kıta kabuğunun dünyanın oluşum tarihinin başlangıcında oluştuğu ve daha sonraları basınç ve sıcaklık nedeniyle arka arkaya değişimlere uğradığı sanılmaktadır. Yer kabuğunun oluşumu ve gelişmesi düzenli bir biçimde sürmüş, fakat basıncın oluşturduğu değişim örneklerini adım adım izlemiştir.

Yer kabuğunun ilk günlerde, bugün yanardağlarda görülen türden oluşumlardan etkilendiğini varsayarak, 3.000.000.000 yıllık bir sürede kıta kabuğunun oluşmuş olabileceğini düşünebiliriz. Kabuktaki ilk sabit kayalar, granit türünden olan sialik kayalar olup, kıta gelişmesinin belirli bir evresinde oluşmuş olmalıdırlar. Bunlar, düşük yoğunluk nedeniyle, alçak bazaltik tabakalarda yüzebilmiş ve hidrosferin başlangıcı da bunların oluşumuna rastlamıştır.

Zamanla yer kabuğu, bugün kesinlikle ayrıntılarıyla inceleyebildiğimiz biçimini almaya başlamıştır. Wegener’in kuramına göre, Paleozoik çağda, kıta külteleri çok büyük olan tek bir blok, Pangea, oluşturmuş ve bu tek olan külte daha sonraları güneyde Gondwana ve kuzeyde Laurasia olmak üzere iki büyük külteye ayrılmıştır. Bu iki külte de daha sonra parçalanarak bugün bilinen kıtaları oluşturmuştur. Başlarda tek bir büyük okyanus (Pasifik okyanusu) biçimindeki su kütlesi de bölünmeye yüztutmuş ve yavaş yayılan yeni okyanus havzalarını oluşturmuştur.

Atlantik ve Hint okyanuslarının oluşumu, 2. zaman (Mezozoik) da Gondwana ve Laurasia’yı birçok bölümlere ayıran yarıkların ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Bu yarıkların genişlemesi bugün 40.000 km. (25.000 mil) uzunluğunda ve okyanusların ortasında yayılan sürekli bir sistem meydana getiren orta-okyanus dağ sıraları ile ‘birleşmiştir.

Atlantik ve Hint okyanusları bugünkü boyutlarına ulaşıncaya dek yayılmalarını sürdürmüşler, Pasifik okyanusu bunların aksine, Amerikanın batı kıyılarının Filipin takımadalarına doğru kayması nedeniyle gittikçe daralmıştır. Atlantik ve Hint okyanuslarının genişlemesi, yeni bir okyanus kabuğunun oluşmasıyla, çevredeki volkanik etkinliklerden büyük ölçüde yardım görmüştür. Öte yandan Pasifik okyanusunun hacminin küçülmesi, eski kabuğun, çekilen bölge çevresindeki okyanus çukurlarınca yutulmasına bağlı olarak gelişmiştir. Buna göre kuramsal olarak Arabistan’ın Afrika’dan uzaklaşmasıyla Kızıl Deniz ile Aden Körfezi arasında yeni bir okyanus oluşacaktır. Bundan 20 milyon yıl önce başlayan bu birikim, Afrika göllerinin yer aldığı derin yarıklı vadi doğrultusu boyunca Doğu Afrika’yı içine alacaktır.

Bu çok dereceli oluşan olaylar sonucunda, yer kabuğu şimdiki biçimine ulaşmıştır. İç yapısı, ortak merkezli değişik kütlelerden ve bir dizi katmandan oluşmaktadır; her katmanın yoğunluğu merkeze yaklaştıkça artmaktadır. Yer sarsıntısı dalgalarının yayılmalarının analizi gibi, dolaylı yöntemlere başvurularak, süreksiz alanlarla birbirlerinden ayrılan, fiziksel ve kimyasal olarak farklı maddelerden oluşan bu katmanların varlığı anlaşılabilmiştir. Derinlere doğru inildiğinde saptanan ilk süreksizlik Mohorovicic’dir (Moho olarak da bilinir). Bu süreksizlik esas olarak bazalt (volkanik kara taş) ve granit kayalarından oluşan yüzey kabuğu ile onun altında manto’yu birbirinden ayırmaktadır.

Kabuğun kalınlığı okyanus yataklarında 5 km. (2 mil), kıta altlarında 50 km’ye (30 mil) kadar değişmektedir. Kalınlıktaki bu farklılık isostasi ilkesiyle açıklanmaktadır. Bu ilkeye göre hafif sial kütleleri, okyanusların hemen altında bulunan ağır sima kütlelerini dengelemek için daha kalın olmalıdır. Deprem dalgalarının artan hızıyla ortaya çıkarılan manto, 2900 km. (1800 mil) lik bir derinliğe kadar uzamaktadır. Bu bölümden sonra çekirdek ya da öz gelmektedir. Bu iki katman arasındaki sınır Wiechert – Gutenberg süreksizliği olarak bilinen açık bir süreksizlikle belirtilmiştir.

Manto 2900 km. (1800 mil) tutan kalınlığıyla yerkürenin % 80’ ini oluşturmaktadır ve esas olarak peridotit ve eklojit parçaları kapsayan geniş türdeki dünit’lerden oluşan bir yapıya sahiptir.

Manto’da olduğu gibi, dolaylı olarak incelenen çekirdeğin (ya da öz) az oranlarda nikel ve kobalt karışımındaki dayanıklı demirden oluştuğu sanılmaktadır. Bu bileşim, yerkürenin ortalama yoğunluğuna uyum sağlamak için, çekirdekte bulunması gereken yüksek yoğunluk olarak açıklanmaktadır. Gerçekte varsayılan basınç ve sıcaklıklarda demir, yerkürenin içinde % 9.5 oranında bir yoğunluğa sahip olacak, ancak sıvı özelliğini koruyacağı gibi oldukça yapışkan bir özellik gösterecektir. En son yapılan sismografik incelemelerin sonucunda, yerküre merkezinden başlayarak 1300 km. (800 mil)’ lik alanın iç süreksizliğine ilişkin bir kuram oluşturulmuştur. Bu kuram bir dış çekirdeğin ve 2200 km (1400 mil) kalınlığındaki bir iç çekirdeğin varlığını ileri sürmektedir. İki çekirdek arasındaki fark, bazılarına göre yalnızca yapılarındaki kimyasal farklılıklardan, bazılarına göre de fiziksel farklılıklardan (iç çekirdeğin sıvıdan çok katı olması) ileri gelmektedir. Kabuğun bileşimi 3 büyük kümedeki kayalardan oluşmaktadır: magmatik ya da volkanik, tortul ve metamorfik.

Volkanik kayalar, yerkürenin içinden zaman zaman yüzeye doğru yükselen ve her keresinde soğuyan, erimiş gaz karışımı olan, magmadan kaynaklanmaktadır. Farklı soğuma oranlan ve erimiş maddeleri etkileyen farklı basınçlar, boyutları oluştukları kristallerin yapılarına göre farklı kayaların oluşumuna neden olmuştur. Böylece derinlik kayaları ile yüzey kayaları’nın birbirinden ayırılması gerçekleşebilmektedir. Derinlik kayaları derinlerde soğuyup katılaşırken, yüzey kayaları katılaşmadan yüzeye saçılmaktadır. Magmanın yüzeye doğru yaptığı kabarmalara göre,pluton denilen büyük iri kayalar veya damar taşları denen daha küçük yapılar oluşmaktadır. Bunlar plutonların dış tabakaları olup magmanın kayalardaki yarık ve çatlaklan doldurmasıyla oluşmuşlardır. Düzensiz oluşlarının ve belirli bir biçime sahip olmamalarının nedeni de budur. Damarlar plutonlar katılaşırken oluşmuşlardır ve yapıları magma ile aynı ise başkalaşmamış, katılaşırken değişerek magmadan farklı bir yapı oluşturmuşlarsa başkalaşmış olarak kabul edilirler. Bazı durumlarda soğuma evresinde, magmatik kütlenin kenarlarında meydana gelen büzüşmeler, yarıkların oluşmasına neden olurlar. Bu yarıklara magmanın sızmasıyla, daha çok damar oluşumu gerçekleşmektedir.

Plutonun birleşmesinin son evresinde, çeşitli kimyasal elementler kapsayan büyük hacimlerdeki buharın çıkmasıyla, buhar ve gazın yüksek sıcaklıkta veya suyun düşük sıcaklıkta olmasına göre pnömatolitik veya hidrotermal damarlar oluşmaktadır. Bu tür damarlar, içerdikleri yoğun metal birikimi nedeniyle özellikle önemlidirler.

İçerdikleri silis oranlan nedeniyle, daha fazla silis bulunduran asidik kültelerle, daha az silis bulunduran bazik külte’leün ayırımı gerçekleşebilmektedir. Granit, tipik asidik kültelere, gabro da tipik bazik kültelere örnek gösterilebilir. Bu iki grubun ayırımı oldukça kolaydır; asidik kültelerdeki beyaz ya da renksiz kristallerin üstünlüğüne karşılık, bazik kültelerde büyük oranda renkli kristaller bulunmaktadır.

Volkanik külteler uğradıkları hızlı soğuma nedeniyle, bileşimlerinin ve böylece asit veya bazik özelliklerinin belirlenmesini sağlayan camsı ya da mikro-kristal bir yapı gösterirler. Asidik magmatik külteler arasında trakitler ve bazik magmatik külteler arasında bazaltlar başta gelmektedir. Bazaltlar, özel siyahımsı bir renk düzenine ve bazı zamanlar görünümlerini oldukça etkileyici kılan prizma biçimindeki sütunlu yarıklardan oluşan bir yapıya sahiptirler. En çarpıcı bazaltlar arasında İskoçya bazaltı, Afrika’nın büyük düzlüklerinde ve Dekkan (Hint) Yarımadasında bulunan bazaltlar sayılabilir. Tortul külteler, bazı kimyasal değişimlere uğramış veya parçalanmış kültelerin birikintilerinden oluşmaktadırlar. Bu tortuların oluşturduğu son yapı birçok etkene bağlıdır: daha önceki kültenin yapısı, tortuların yayılma ve hareket etme biçimi, birikintilerin yerleşmeden önce ve sonra uğradığı değişiklikler, jeomorfolojik’bölge ve iklim durumu vb. gibi.

Tortul külteler kabaca şöyle sıralanırlar: mekanik külteler, kimyasal kökenli külteler, organik kökenli külteler.

Mekanik külteler, su aşındırması (erozyon) ya da buna benzer doğal olaylar sonucunda kopup, sürüklenen basit madde birikintilerinden oluşmaktadır. Bu tür birikintiler çoğunlukla nehirler, buzul veya rüzgarlar aracılığıyla taşınırlar. Nehir aracılığı söz konusu olduğunda birikinti, Suyun içinde, erimiş

biçimde veya nehir yatağı boyunca yuvarlanarak taşınabilir. Bu külteler, parçacıkların boyutlarına göre, konglomeralar, kumlar, çamurlar veya killer olarak adlandırılırlar. Konglomeralar bazı zamanlar, büyük çakıltaşlarının ya da taşların birlikte silis ya da kalsiyumkarbonat ile kaplanmalarıyla oluşurlar. Bunlar, elementlerin yuvarlak olduğu yığışım taşlarına, elementlerin köşeli ve düzensiz olduğu “breş” lere olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bunun dışında, çakıl taşlarının birbirlerine benzeyip benzememelerine göre monojen.veyapolijen konglomeralardan sözedilebilir. Polijen yığışım külteleri/ kıyı türü birikinti belirtileriyle deniz ilerlemesinin sonunda ya da dağ eteklerindeki alüvyonlu konilerde bulunabilirler.

Buna karşılık breşler, esas olarak, taş yığınları biçiminde dik dağların eteklerinde ya da daha çok buzultaş birikintileri biçiminde, buzullardan etkilenmiş alanlarda bulunurlar. Kumtaşları temelde kuvars, feldispat, mika ve diğer mineral taneciklerinden oluşurlar ve bunları birarada tutan maddeye göre sınıflandırılırlar: kireçli veya silisli. Normal tabakalaşma ile tanımlanan kumtaşları, jeoloji tarihi boyunca dünyanın birçok yerinde bulunmuşlardır. Son tortul külteler olan killer ve çamurlar, oluştukları taneciklerin ortalama çaplarına göre birbirlerinden ayırtedilirler. Bu uzunluk, çamurlarda 0,002 mm den fazla, killerde ise bundan daha azdır.

Kimyasal kökenli külteler, bazı maddelerin buharlaşma ya da kimyasal reaksiyon sonucunda, su çözeltisinde tortulaşmalarıyla oluşmaktadırlar. Yoğun bir buharlaşmanın oluştuğu havzalarda, bu külteler, kaya tuzu, alçıtaşı ve anidrid tuzlarıdır. Önemli kaya tuzu depolan, tuzun Demir Çağından bu yana işlendiği Stassfurt ve Halstatt’ta bulunmaktadır. Alçıtaşı endüstriyel olarak işlendiği İtalya’da çok yaygındır.

Mineral kaynakların çevresinde, yoğun kalsiyumkarbonat çözeltilerinden tra-verten’hT denilen kalker tüfü çökelekleri oluşmaktadır. Bu külteler Romalılar tarafından, Roma’daki Colosseum ve Campania’da Paestum’daki tapınaklar gibi çok önemli anıtlarda yapı malzemesi olarak kullanılmıştır. Basamak biçimindeki birçok renkli traverten yığınlarına Yellowstone Ulusal Parkındaki Mamut mağaralarında rastlanmaktadır. Kalkerli bölgelerdeki mağaralarda sarkıt ve dikitlerin oluşumuna neden olan donmuş birikinti oluşumları gözlenmektedir. Bunlar kalsiyumbikarbonat kapsayan suyun, kayaların yarık ve çatlaklarından damlalar biçiminde akmasıyla oluşmaktadır. Kısmen buharlaşma ve kısmen de suda bulunan karbondioksitin uçmasıyla bikarbonatın belirli bir bölümü daha sonra tortulaşan, erimeyen karbonata dönüşmektedir. Mağaraların tavanlarında oluşan sarkıtlar ve tabanlarında oluşan dikitler, bazen de birleşerek, eşsiz güzellikte bir yapı oluşturmaktadırlar.

En güzel organik külteler yuvarlak, oval ya da atnalı biçimindedir. Bir lagon çevresinde olan ve dar, derin kanallarla denize açılan mercan kayalıklarında ve mercan adalarında bulunmaktadır.

Bunlar, aynı zamanda güzel tropikal iklim nedeniyle, turist kaynakları da olan Batı, Orta Pasifik ve Hint Okyanuslarında yayılmışlardır. Oluşumları ile ilgili olarak Charles Darwin (1809 – 1882), mercan adaların sürekli, ancak mercanın gelişmesine izin verecek bir yavaşlıkla, batmakta olan adaların çevrelerinde oluştuklarını belirtmiştir. Daha sonra R. A. Daly, mercan adaları oluşumunun 4. zaman buzullarının çözülmesi sonucunda, deniz düzeyinde oluşan yükselmelerle ilgili olabileceğini savunan varsayımı geliştirmiştir. Metamorfik külteler, daha önceden oluşmuş olan, ancak bazı olayların etkisiyle ilk mineralojik ve petrografik bileşimleri değişmiş olan kültelerdir. Magmanın yer kabuğunda, krater külteleri arasında ilerlemesi sonucunda, düşük sıcaklıktaki bu kültelerle, çok yüksek sıcaklıktaki magmatik külteler arasında bir etkileşim oluşmaktadır.

Çoğunlukla magmanın soğuması sırasında oluşan gaz yayılımı ile birlikte, bu kayalardan etkilenen ısı, bazı mineralterin yokolmasına ve bazılarının da oluşmasına neden olmaktadır. Böylece yüzlerce metre kalınlığında değişik bir kültenin oluşumu gerçekleşmektedir. Bu başkalaşım olayına metamorfizm (başkalaşma) denmektedir.

Başkalaşım olaylarında, termal başkalaşım’da olduğu gibi, bölgesel başkalaşım”da da değişik koşullara göre oluşan başkalaşımlar sözkonusudur. Basınçların sınırlandırılmış ya da yönlendirilmiş olmasına göre kinetik yüksek sıcaklıklardaki basınçta oluşan dinamo – termal ya da basıncın ve sıcaklığın birlikte aşırı yüksek olduğu durumlarda da plutonik başkalaşımlar oluşmaktadır. Bunlardan 1. si breş ve milonit, 2. sr kayağan taşlar, yaprak taşları, mikaşistler, gnayslar ve sakkaroid mermerler, 3. sü ise granulitelerin oluşumunu gerçekleştirirler.

Yer kabuğunda ortaya çıkan kıvrılmalar, sonuçta tümünün zamanla yokolduğu bir çürüme evrimine uğrayan, birçok morfolojik yapılara neden olmuştur. En önemli çürütme öğesi olarak, sürekli aşınma, taşıma ve çökmeye neden olan su kabul edilebilir. Buna karşın, bitkilerin yoğun olduğu nemli bir iklim, toprağı, özellikle kıraç bölgelerde daha etkin olan bu aşınmadan korumaktadır.

Hızlanan aşınma, önce en iyi parçacıkların taşındığı yaygın bir akışın başlamasına neden ojjur. Sonuçta su artan bir aşınmaya neden olarak derelerde yoğunlaşır. Bitkilerden yoksun, su geçirmez ve aşınmadan etkilenen kayalardaki bu tür akıntı, aşındırma i’z’ı ve yer kabuğu sütunları’nın oluşmasına neden olmaktadır.

Düşük yağış miktarlarının hayvan ve bitki yaşamını engellediği kurak iklime sahip bölgelerde, tümü 21 milyon km2 (14 milyon mil2)den daha fazla bir alana yayılan çöller oluşmuştur. Bu alanın büyük bir bölümünü 15° – 35° enlemleri arasında yarı-t.ropik kuşak boyunca yayılmış olan, kızgın çöller oluşturmaktadır. Dünyanın en büyük çölleri,’ kuzey yarımküredeki Büyük Sahra, Arabistan, Hint ve Kuzey Amerika Çölleri, güney yarımküre de ise Kalahari Avustralya ve Atakama Çölleridir. Büyük Sahra çölü, 8,5 milyon km2lik (5.3 milyon mil2) alanıyla dünyanın en büyük çölü olup, tüm Afrika kıtasının yaklaşık 1/3 ünü kaplamaktadır.

Öte yandan daha uçtaki enlemlerde, örneklerini esas olarak Orta Asya’ daki Gobi ve Türkistan Çölleri ve Güney Amerika’daki Patagonyaçölü gibi soğuk çöller bulunmaktadır.

Dünyadaki çöllerin başlangıçları günümüzde, halen belirlenmesi çoğunlukla güç olan bir konuyu oluşturmaktadır. Geçmişte düşünülenlerin aksine,

§ ünümüzde çöllerin gelişimlerinin yakın zamanda olduğu düşünülmektedir, ulunan fosiller ve arkeolojik kalıntılar, örneğin, Büyük Sahra’nın bundan 4000 yıl öncesine kadar nehir havzaları ve sık ormanları kapsadığını göstermiştir. Buna ek olarak, yine daha önce düşünülenlerin aksine, çöl çoğunlukla, birkaç km. lik alanda bir değişebilen, düz olmayan pürüzlü bir yapıya sahiptir. Bu bölgelerde aynı zamanda, göllerin ve daha çok kuru su yataklarının bulunabileceği vadileri oluşturmak üzere, derin ölçüde aşınmaya uğramış sıra dağlara da rastlanabilmektedir. Çöl gelişiminin ilerlemiş olduğu yerlerde, “çöl” sözcüğüyle daha çok bağdaşan, taşlık ya da kumluk çöllere ve kır manzaralarına rastlanmaktadır. Taşlık çöller, bazı bölgeleri etkileyen geniş sıcaklıklar sonucunda kayanın mekanik kırılmasıyla oluşan en iri parçaların rüzgar tarafından sürekli taşınması işlemi olan, soyulma olayı ile oluşmaktadırlar.

Öte yandan kumluk çöller, rüzgarın çoğunlukla taşlık çöllerden taşıdığı kum ve tozu yığarak kum tepecikleri oluşturduğu alanlardır. Bunlar çoğunlukla düz alanlarda, barkan adı verilen ve bazen binlerce km. lik büyük alanlara yayılan yarım ay biçimindeki yığınlar halinde bulunurlar. Bunların varlığı, ince bir kum örtüsünün ve çok kuvvetli, etkili rüzgarların varlığını belirtmektedir. Rüzgarın değişik yönlerde esmesi yıldız biçimindeki kumulların oluşmasına neden olmaktadır.

Umulanın aksine, çöl çevreleri yaşamın olmadığı yerler değildir. Bu bölgeler, saldırgan bir doğal çevrede yaşamlarını sürdürebilecek biçimde özelleşmiş ve düzenlenmiş, bitki ve hayvan organizmalarının barındığı yerlerdir. Örneğin hayvanlar, akşamüstü ,geç saatlerde yuvalarından çıkıp ertesi sabah yuvalarına dönerek etkinliklerini günün serin zamanlarına saklamışlardır. Geleceğe ilişkin ekonomik tasarılar da çöllere, insanoğluna bolluk sağlayacak büyük tarım alanları gözü ile bakılmaktadır. Ancak bu alanların verimliliğini yeniden sağlamak için, çok geliştirilmiş özel teknikler ile elde edilebilecek aşırı nicelikte suya gereksinim duyulacağı da bir gerçektir.

Kullanılamayan du alanlardan yararlanmaya başlayan ülkelerin sayısı çok azdır. Çölü, tarıma elverişli duruma getirmek hem oldukça uzun zaman alan hem de çok pahalı bir iştir. Bu konuda en büyük başarıyı İsrail göstermiştir. Ülkenin zaten kısıtlı olan tarıma elverişli alanları 2 katından da fazla artmıştır. Bu yöntem Sovyetler Birliği’nde özellikle Türkistan ve Özbekistan

Çumhuriyetleri’nde uygulanmaktadır.

Öte yandan Büyük Sahra’da ise çöl, genişlemesini sürdürmektedir. Moritanya, Senegal, Mali, Yukarı Volta, Çad, Nijer ve Sudan Devletleri’ne ait olan bölgelerde yarıkurak olan 4 milyon km.2 genişliğindeki alanlar çölleşmektedirler. Bunun için de hemen hemen hiç önlem alınamamaktadır. Zaten kısıtlı gelirleri olan bu ülkeler ve insanları, para güçleri olmadığı için, bile bile ölüme gidiyorlar. Kuraklığın yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlar, buraları terk ederek başka yerlere göç ediyorlar. Örneğin, Nijer çok geniş bir ülkedir. Ancak ülkenin güneybatısındaki çok az bir yerinde sulama olanakları vardır. Şimdi, Nijer Irmağı’nın kuzeyinde kalan bölüm hemen hemen boşaldı. Göçmenlerin büyük bir bölümü de Niamey yakınlarındaki, başta Lazaret Kampı olmak üzere çeşitli kamplara yerleştirildi.

Çok geniş olan çölleşme sürecindeki bu bölgelerde yaşamlarını sürdürmekte olanlar, az sayıda da olsa hala vardır. Bunlara havadan gıda maddeleri, su ve ilaç yardımı yapılmaktadır.

Etiketler: ,

Yorum yazın