Depremler ve Yanardağlar

Depremler ve Yanardağlar – Yanardağlar ve Depremler Hakkında Bilgi

Çoğunlukla birçok okyanus ve kıta tabakalarının kenarlarında ve orta okyanus sıraları boyunca meydana gelen yerkabuğundaki büyük yarıklar, volkanik etkinliğin en yoğun ve en yaygın olduğu alanlardır. Bu tabakaların kenarlarındaki volkanik ve deprem alanlarının varlığı, Batı Afrika veya orta okyanus alanlarında olduğu gibi, kıtaların iç kısımlarındaki etkin veya sönmüş volkanik alanlarının varlığını da kapsamaktadır (örneğin, Hawaii Adaları).Depremler ve Yanardağlar

Volkanik etkinlikler ve depremler bağımsız ve gelişigüzel oluşan olaylar değildirler, bunlar daha çok oluştukları ve dayandıkları tabakaların geotektonik koşullarını yansıtmaktadırlar.

Püskürme, günümüzün Jeolojik kavramlarına göre, yer kabuğunu sürekli olarak bir değişime uğratmakta olan Jeodinamik olayların bir belirtisidir. Volkanik alanların dağılımı ve magmanın yapısı gelişigüzel oluşmamıştır. Bunlar yer kabuğunun yapısal koşullarına göre oluşmuşlardır.

Magmanın kimyasal bileşimi, aynı zamanda volkanik yapıların morfolojik etkinliklerini ve hareketlerini etkilemektedir.

Günümüzde 700’den fazla etkin yanardağ bulunmaktadır. Bunların yanısıra, yer kabuğunda jeolojik evrim boyunca sürekli ve yoğun volkanik olayların olduğunu gösteren sayısız volkanik etkinliklere rastlanmaktadır. Volkanik maddeler (volkanitler) okyanus yataklarındaki geniş alanlarda bulunurlar: Hawaii Adaları, Malezya Adaları, Sunda Adaları, Filipinler, Japon Adaları ve Aleut Adaları bu etkili hareketin akla gelen örnekleridir. Büyük lav akıntıları, geçmişte, Güney Hindistan’daki Dekkan’ın ve Batı Afrika’nın kıtasal alanlarını da kaplamıştır,

Magmatik havza püskürecek olan sıvı maddelerin bulunduğu yerdir ve 30-40 km.lik bir derinliğe kadar uzanmaktadır. Volkan bacası magmanın, gazların, buharın ve diğer maddelerin yüzeye doğru yükseldikleri kanaldır. Bu kanal kraterle son bulmaktadır. Dış yapı da hemen hemen aynıbiçimde, volkan tarafından daha önce püskürtülmüş olan maddelerin birikiminden oluşmaktadır. Bu yapı çoğunlukla koni biçimindedir, ancak püskürtülen maddenin yapısına göre başka tür biçimler de alabilmektedir. Magmanın asit ya da baz yapıda olmasına göre sırasıyla gittikçe incelen sivri veya basık koni biçimleri oluşmaktadır. Gerçekte magma gaz bakımından zengin ve ne denli çok sıvı bir yapıda olursa, katılaşmadan önce büyük alanlara yayılabilen lavın akışı da o denli hızlı olmaktadır. Lavın bu tür akışı daha düz yapıda olan ve Hawaii Adaları’nda yoğun olmaları nedeniyle, Hawaii tipi yanardağları denilen yanardağ konilerinin oluşumuna neden olmaktadır. Magma asit yapıda ve böylece daha ağdalı olduğu durumda, Martinik Adası’ndaki Mt. Pele de görülen türde sivri tepeler oluşmaktadır. Bunlar kanalda katılaşmış olan ve gazların basıncı ile dışarı itilen katı magma çıkıntılarıdır. Bu volkanik yapılar başka bölgelerdeki benzer yapılarla bir tutulmamalıdırlar ABD’de, Wyoming’deki Şeytan Kulesi, Le Puy’daki St. Michel D’Aguille çıkıntısı ve Hoggar’daki (Sahra) Pic Laperrine, gerçekte dış yapıları aşınmayla yıkılmış olan, lav ile dolmuş baca örnekleridirler. Bu volkanik alanlarda aynı zamanda ağdalı magma akıntısının kesilmesine göre oluşan kubbe biçimli lav yapılarına da rastlanmaktadır.

En iyi örneğini Vezüv’ün oluşturduğu, diğer bir volkanik yapı türü de,strato-volcano’dur, Patlama evreleriyle, yavaş sıvı püskürmeleri evrelerinin dönüşümlü olarak yer aldığı bu yanardağların yapıları, lav akıntısına serpilmiş olan parça biçimindeki lavlar (cüruf), kül, maden cürufu ve bombalar gibi volkanik hareketler etkisiyle yanardağ kırıntılarından oluşmaktadır.

Yerkabuğunun en etkili strato-volcano türü arasında Etna (3300m.), Fujiyama (3778m.), Kolombiya’daki Mt. Hood (3730m.) ve Kanarya Adaları’ndan TeneriPte Pico de Teide (3716 m.) sayılabilir. Yerkabuğundaki evrime uğrayan diğer yapıların aksine, yanardağlar püskürttükleri maddeler nedeniyle çok kısa sürede oluşabilir ve değişebilirler. Bu durumlarda volkanik yapılar, Meksika’daki Mt. Paricutin’de olduğu gibi çok büyük bir hızla oluşabilmektedirler. Mt. Paricutin 20 Şubat 1943’de oluşmuş ve bu olayı gözlemek için dünyanın her köşesinden uzmanlar gelmiştir.

Çok kısa bir sürede oluşan bu volkanik yapılar, çok kısa bir sürede de yok olabilmektedirler. Bu, başıboş maddelerin hızla aşınması ya da volkanik yapının tepesini bozabilen patlama evrelerinin yıkıcı sonuçları nedeniyle gerçekleşebilmektedir.

Birkaç gün içinde, 150 m. yükseklik kazanan tepe, daha sonra yavaş yavaş büyüyerek bugünkü yüksekliğine erişmiştir, 450 m. 1831 in Temmuz ayında Sicilya ile Pantelleria arasında oluşan Ferdinandea Adası birkaç ayda yokolmuştur. Okyanus alanlarında bulunan volkanik yapılar, okyanus yatağının yavaşça çökmesi nedeniyle, çoğunlukla yavaş yavaş yokolmaktadır-lar.

Pozitive bradyseisms olarak bilinen bu yavaş batma hareketlerine karşılık, negative bradyseisms olarak bilinen benzer yavaş yükselme hareketleri bulunmaktadır. Hemen hemen her zaman volkanik ya da volkan sonrası etkinliklere veya olaylara ilişkin olan bu iki hareket, aynı alanda değişimli çılarak oluşabilmektedir. Bu etkilere ilişkin tipik bir örneği, Roma İmparatorluğu’ndan sonraki günlerde o zamanlar denizin altında bulunan anıtlara kadar birkaç metre batan ve Ortaçağda yeniden ortaya çıkan İtalya’daki Pozzuoli bölgesi oluşturmaktadır.

Lav yüzeyleri temel olarak iki türdür; dalgalı ancak sürekli bir yüzeye sahip olan “Pahoehoe” ve parçalı lavlar gibi pürüzlü bir yüzeye sahip olan “a-a”. Bu kavramlar Havvaii’den kaynaklanmaktadır. Lav kütlelerinde soğuma, birkaç ay sürebilmektedir. Soğuma olayını, bazı zamanlar bazalt kayalarına özgü olan prizma biçimindeki sütunların oluşmasına neden olan kütle büzüşmesi izlemektedir. Bu yapıların en iyi örneklerine Hebridler, İskoçya ve İrlanda’da rastlanmaktadır.

Yersarsıntısı dağılımı incelendiğinde, yerküre boyunca yersarsıntısı bölgeleri ile yanardağ bölgeleri arasında bir uyum olduğu görülmektedir. Bu uyum iki olay arasındaki bağıntıyı vurgulamaktadır.

Yersarsıntıları ile yanardağ etkinlikleri arasında ilişki kurularak, yersarsıntı-larının, magma kütlelerinin yer değiştirmesine ve püskürtücü kanal üstünde etkin olan çok yüksek basınçla ilgili olarak, püskürmenin ilk evreleriyle bağıntılı oldukları sonucuna varılmıştır. Ancak bu sonuç yersarsıntısı olayının ardıl ya da daha derinlerdeki magmatik etkinliklerle ilgili olduğu olasılığını da kapsamaktadır. Volkanik olarak bilinen bu tür yersarsıntısı, zamanında dengesini yitirmiş olan kabuk kütlelerinin yerleşmesi veya yer değiştirmesi sonucunda yerkabuğunu etkileyen basınçlara göre tektonik tür yersarsıntısı tarafından izlenebilir. Kaliforniya’daki San Andreas Fault’un neden olduğu yer sarsıntısı, üzüntü açısından en çok bilinenidir. 6 Nisan 1906 da oluşan bu olay, tüm San Fransisko kentini yerle bir etmiştir. Bu sarsıntı, aşırı sayıdaki ölüm ve kesintisiz üç gün üç gece süren şiddetli yangınlar sonucunda oluşan maddesel zarar ile gerçek bir felakete neden olmuştur. Kısa devreler ve kırılmış gaz borularının neden olduğu bu yangınlar karşısında, kent halkı, su olmaması nedeniyle hiçbir şey yapamamış ve yangın tüm kenti sarmıştır. Felaketler getiren diğer yer sarsıntıları Messina’da (1908), Abruzzi’deki Avezzono’da (1915), Tokyo’da (1923), Agadir’de (1960), Alaska’da (1964), Guatemala Friuli’de (1976), Cezayir’de (1980) ve İran’da (1981.) olmuştur. Yurdumuzdaki en önemli yer sarsıntıları arasında Erzincan (1939) Varto (1966) ve Gediz (1970) sayılabilir. Daha zayıf yer sarsıntılarına, kalkerli tabakalarda daha yoğun olan yeraltı oyuklarının çökmesi veya büyük kaya kültelerinin parçalanmadı neden olabilmektedir. 1963’teki Vajont felaketinde, Mt. Toc’un çökmesini deprem sarsıntıları izlemiştir. Bu ;?_rsıntılar çok kuvvetli olmamalarına karşın, oldukça uzaktaki araçlar tarafından kaydedilmiştir. Dünyada yersarsıntılarının yoğun olduğu bölgeler, dağ zincirlerinin oluşturduğu Alp-Himalaya sistemi ve özellikle ateş kuşağı’ndaki Pasifik Okyanusudur. Sayısız etkin ve sönmüş yanardağın belirlediği bu ateş kuşağı Andları, Orta Amerika Dağları’nı, Kayalık Dağları’nı, Aleuti Adaları’nı ve Japon, Tonga, Yeni Zelanda takımadalarını kapsamaktadır. Bu alan, volkanik kaynaklı yüzeysel ya da tektonik kaynaklı derin yersarsıntılarının %80’inin oluştuğu bir alandır. Sismolojinin önemi, bu sistemin, yerkabuğunun iç yapısını yaklaşık olarak belirleyen bilgileri sağlayan tek araç olmasından kaynaklanmaktadır.

Sismograf adı verilen duyarlı araçlar yersarsıntısı kuvvetinin ve oluşan sarsıntının sismogram adı verilen grafik üzerine kaydedilmesini ve yersarsıntısı odağı ile bu odağın üstündeki yerin (dış merkez) belirlenmesini sağlarlar. Odak yer kabuğu içersinde bir kabarmanın oluştuğu noktadır (derinlerdeki yapıların yıpranması sonucu esnek dalgaların yayıldığı nokta). Odak derinliklerine göre yersarsıntıları, normal, orta ve derin olmak üzere üç bölümde incelenirler. Derinliğin 60 km. den az olması durumunda normal, 60 ile 300 km. arasında olması durumunda orta, ve 300 km. den fazla olması durumunda derin yersarsıntılarından sözedilmektedir. Yersarsıntısı merkezi, odağın aynı yer kabuğu çapında, dikey olarak üstünde kalan noktadır. Yersarsıntıları tarafından oluşturulan iki tür esnek dalga vardır: boyuna ve enine. Boyuna dalgalar, birbiri ardına açılma ve sıkışmalarla yer kabuğunun her parçacığı aynı doğrultuda titreşiyormuş gibi yayılırlar. Bunun aksine enine dalgalar, yayılma yönüne dik titreşimlere neden olurlar. Deprem dalgalarının ayılma hızları iki etkene bağlıdır: dalgaların geçtiği ortamın yoğunluğu ve iki tür dalga için farklı olan esneklik katsayısı. Boyuna dalgalar daha hızlıdır, bu dalgalar odaktan enine dalgalar ile aynı anda yayılmaya başlarlar. Ancak sismografa daha önce ulaşırlar ve sismogram üzerinde birincil dalgalar olarak kaydedilirler. Belirli bir zaman aralığından sonra enine dalgalar da sismografa ulaşırlar ve ikincil dalgalar olarak kaydedilirler. Daha uzun bir zaman aralığından sonra ise, sismograf üçüncü tür bir dalga olan uzun dalgaları (L-dalgaları) kaydeder. Bu dalgalar ise odaktan, ortak merkezli daireler biçiminde yayılırlar. Diğer iki dalga türüne oranla daha yüzeysel ve yavaş olmalarına karşın, bu üçüncü tür dalgalar gerçekte esas sarsıntıya neden olan Lı dalgalarının önemi, yer sarsıntısı merkezi çevresinde neden oldukları yıkıcı etkilerden kaynaklanmaktadır. Öte yandan yalnızca birincil ve ikincil dalgalar incelenerek aşılan katmanlar ve dolayısıyla yerkabuğunun iç bileşimi ile ilgili önemli veriler elde edilebilir. Yersarsıntılarının şiddeti Marcalli ölçeğine göre belirlenmektedir. Bu ölçek temel olarak yer kabuğunda oluşturulan etkilerin deneysel değerlerine göre hazırlanmıştır. 1935 te Richter, Magnitüt kavramını ortaya atmıştır. Bu ölçek belirli esnek dalgalarının yersarsıntısı merkezinden uzaklıkları temelinde genişliliklerinin ölçümüne dayanmaktadır.

Kıtaların bulunduğu alanlarda görülen yersarsıntısı felaketlerinin yamsıra, yersarsıntılarının denizlerde oluşturduğu etkilerden biri de çok tehlikeli olan gelgit dalgalarıdır. Bu dalgalar 30 m.’yi bulan yükseklikleriyle kıyı boylarını silip süpürebilecek kuvvetle gelmektedirler. Çoğunlukla tsunami dalgaları olarak da bilinen bu dalgalar, bazen saatte 600 km.yi bulan büyük hızlarla yayılmaktadırlar. 1960 ta Şili’de meydana gelen Arica depremi, Alaska ve Japonya’ya kadar yayılan gelgit dalgalarına neden olmuştur.

Genellikle kaçınılmaz ve kontrol edilemez felaketler olarak kabul edilen yersarsıntıları, bunların zaman ve yer açısından önceden haber verilmelerine yönelik özel bir araştırmanın konusunu oluşturmaktadırlar. Bu, oluşacak zararın sınırlandırılması ve birçok ölümün önlenmesini amaçlamaktadırlar. Her ne kadar bir yersarsıntısının oluşacağı zamanın ve yerin kesinlikle saptanması zor olsa da, olası deprem olaylarının istatistiki bilgisi ile bir deprem tehlikesi değerine ulaşılabilmektedir. Bu ilk değerin saptanmasından sonra yersarsıntısının yıkıcı etkilerini sınırlayacak en iyi önlemlerin alınması gerçekleşebilmektedir. ABD, Japonya, SSCB gibi birçok ülkelerde tarih ve çeşitli bölgelerin jeolojik ve tektonik yapıları gözönüne alınarak, üstünde tüm arazinin çeşitli deprem tehlike sınıflarına bölündüğü Deprem Tehlike Haritaları çizilmiştir. Belirli bir bölge için bu sınıfların herbiri, bir yersarsıntısı oluşma olasılığını ve sarsıntının ulaşabileceği şiddeti belirtmektedir.

Bu konudaki diğer çalışmalar, yersarsıntısını kontrol altına alabilme olasılığının incelenmesini amaçlamaktadır. San Fransisko’da bulunan Uluslararası Deprem Araştırma Merkezi’nde yapılan araştırmalarda, “yapay yer sarsıntıları” oluşturulabileceği varsayımından yola çıkılarak, son günlerde, yeni kontrol yöntem bilimleri geliştirilmiştir.

Yorum yazın