Depremin Şiddeti Ne İle Ölçülür

Depremin Şiddeti Ne İle Ölçülür

Sismograf sözcüğü, titreme anlamına gelen seismos ve yazmak anlamına gelen graf sözcüklerinin birleşiminden doğmuştur, iki sözcüğün anlamından da anlaşılacağı gibi, bu aygıt dünyanın titreşimlerini yazar. Günümüzde sismograf aynı zamanda sismometre – “deprem ölçer” olarak da anılır.
Uzak bir yerdeki depremi saptama yolunda ilk girişimde bulunan kişi i. S. 136 yılında Çin’de yaşıyan Chang Heng adlı bir bilgindir. Chang Heng’in buluşu olan aygıt,düz bir altlık üzerine oturtulmuş içi boş topa benzeyen cisimdi. Bu topun içinde asılı bir ağırlık, onun çevresinde eşit aralıklarla yerleştirilmiş, sekiz adet tunçtan ejderha başı bulunuyordu. Bu başların ağızlarında birer minik top ve herbirinin altında da ağızları yukarı doğru açık, pirinçten sekiz kurbağa yerleştirilmişti. Bu aygıt öyle ayarlanmıştı ki, depremin en ufak sarsıntıyla ejderhaların birinin ağzındaki top daima altındaki kurbağanın ağzına düşüyordu. Bu da depremin yönünü gösteriyordu. Chang Heng’in aygıtı belki çok doğru ve duyarlı değildi ama, depremin yönünü saptamada gene de yararlı oluyordu. Bu ilk deprem aygıtının bir örneği Tokyo Üniversitesi Deprem Enstitüsünde bulunmaktadır.
Bugünkü anlamıyla ilk gerçek deprem ölçer 19. yüzyılın sonunda kullanılmaya başlandı. Bu aygıt iki bölümden oluşuyordu. Birinci bölüm yerdeki bir kayaya sıkıca oturtulmuş ve üst yanından içine yayla asılmış bir ağırlıktan oluşuyordu. Ağırlığın ucuna bir de sivri uçlu kalem bağlanmıştı, ölçerin ikinci parçası ise aygıtın tabanına yerleştirilmiş döner bir sargı idi. Bu dönen kâğıdın üzeri bölümlere ayrılmıştı. Aygıt ayarlanarak ağırlığın ucundaki kalemin kâğıda değmesi sağlanıyordu. Deprem dışında kalem,kâ- ğıdın üzerine oldukça düz bir çizgi bırakıyordu. Ama deprem olunca kâğıt sargı sallanıyor, ağırlığın bağlı olduğu tabanın sallanmasına karşın ağırlık sallanmıyordu. Bunun iki nedeni vardı: Birincisi ağırlığı taşıyan yay sarsıntısının bir bölümünü kendi içinde toplayarak yok ediyordu. İkincisi ve daha önemlisiyse, süredurum ağırlığı geçirmiyordu, (isaac Newton süredurum kuralına göre, bir cismin harekete geçmesi için o cismi büyük bir güçle itmek gerekir). Böylece yer sarsıldığında kâğıt sargı sallandığı halde kalem ve ağırlık sallanmıyordu.
Sonuç, kâğıdın üzerinde dalgalı çizgiler halinde deprem işaretlerinin görünmesi oluyordu.
Günümüzün deprem ölçerleri daha değişik ve daha duyarlı biçimlerde yapılmaktadır. İlk deprem ölçerler gibi, bugün kullanılanlar da kaya gibi sert ve sabit bir tabana oturtulmuştur. Bu beton da yerdeki sağlam bir kayaya bağlanmıştır. Kaya tabanı sarsılınca beton taban da sarsılır, ama yaydan asılan ağırlık sabit kalır. Ağırlığın tam altında tabana sıkıca bağlı birlikte sarsılan bir çift mıknatıs vardır. Ağırlığın alt ucu da ayrıca bir tel bobine, onun da iki ucu çok duyarlı bir alet olan galvanometreye bağlıdır. Ancak bu galvanometre bildiklerimizden biraz değişik yapıdadır. Çünkü üzerinde gösterge yerine bir ayna vardır. Saç kadar ince bir ışık demeti sürekli biçimde bu aynanın üzerine yansımaktadır. Aynanın yakınında sürekli dönen bir ışığa duyarlı silindir biçiminde sargı bulunur. Galvanometre, ışık ve duyarlı kâğıt sargı, fotoğrafçılıkta “karanlık oda” denilen yalnız koyu kırmızı renkte ışığın bulunduğu kapalı bir yerdir. Ağırlıkla taban dışarda bulunabilirler. Deprem olsa da olmasa da ışık galvanometrenin aynasından sürekli yansıyarak ışığa duyarlı kağıdın üzerine düşer. Bu kâğıt fotoğrafçıların kullandığı yöntemlerle yıkandıktan sonra üzerinde düz bir çizgi belli olur, ölçerin algılama alanı içinde deprem olmadığı sürece bu çizgi düz olarak kalacaktır. Ama, deprem başlayınca birbirini izleyen bir dizi olay olacaktır. Sarsıntı, kaya tabakasından beton tabana, oradan mıknatıslara geçerek onları hareket ettirecektir. Ama ağırlıkla ucundaki tel bobin sabit kalacaktır. Bobinin yakınında harekete gelen mıknatıslarda tel bobinde ufak bir elektrik akımı oluşturarak bu akımı galvanometre
üzerine iletecektir. Daha sonra galvanometre algıladığı elektrik akımının titreşimlerine uygun olarak aynasını oynatacak ve böylece aynanın üzerine düşen ışığı oynatarak duyarlı kâğıt üzerinde dalgalı bir çizgi oluşturacaktır. Kâğıt üzerindeki çizgilerin incelenmesi sonucunda bunların kaya tabakasından gelen titreşimlerin şiddetini gösterdikleri anlaşılacaktır. Yine aynı kağıt üzerinde P ve S. dalgalarının geliş biçimi de işaret edilmektedir. Deprem ölçerler genellikle sağlam kaya tabakalarına oturtulurlar. Bu aygıtlar o denli duyarlıdır ki, örneğin bir örümceğin yürüyüşünü ya da kıyılara vuran dalgaların titreşimlerini bile kâğıt üzerinde ufak izler halinde kaydedebilirler. Şimdiye değin yapılan kayıtlar, bu aygıtların ortalama her saatte bir sarsıldığını ve büyük depremlerin altı ya da yedi günde bir oluştuğunu göstermiştir. Depremlerin üçte ikisi denizlerin altında ve karada insanların yaşamadıkları bölgelerde olduğundan aygıt üzerine yapılan her kayıttan kaygı duymamak gerekir. Deprem uzmanları, depremlerin gücünü belirlemek için Richter ölçeğini kullanırlar.
Bu ölçek 1935 yılında Charles F. Richter ve B. Gutenberg adlı iki uzmanca geliştirilmiş ve 1956 yılında yeniden gözden geçirilmiştir, ölçeğin basite indirgenmiş biçimi şöyledir:

Şiddet derecesi 1 : Hemen hemen hiç duyulmaz.
Şiddet derecesi 2.5 : Ancak yakın çevreden duyulabilir.
Şiddet derecesi 4.5-5 : Yöresel bazı zararlar verebilir.
Şiddet derecesi 6 : Yıkıcı olabilir.
Şiddet derecesi 7 ya da daha fazla: Çok yıkıcıdır.Bu derecedeki bir depreme en şiddetli deprem gözüyle bakılır.

Şimdiye değin Richter ölçeğinde saptanan en şiddetli deprem 8,6 gücünde olmuştur. Bu şiddette günümüze değin dört büyük deprem meydana gelmiştir. Bazı önemli depremler ve oluş tarihleri kitabın sonunda yer almaktadır.

Yorum yazın