Değerli Taşlar – Doğal Taşlar

Değerli Taşlar – Doğal Taşlar

Doğal taşların süsleme amacıyla kullanılmaları insanoğlunun güzellik duygusunun kuşkusuz ilk belirtilerinden biri olmuştur. Eski paleolitik kültürünün en eski kalıntıları arasında, renkli taşlardan oluşan kolyeler, küpeler ve bilezikler bulunmuştur. Protohistorik çağların başlarında Asya ve Ortadoğu uygarlıkları, Mısır, Orta ve Güney Amerika en büyük estetik başarılarını zarif mücevherlerin ve görkemli değerli taşların yapımında göstermişlerdir. Bunun yanısıra, değerli taşların eşsiz güzelliği ve görkemi ilkel insanlar arasında, bunları yıldız kökenli ve olağanüstü büyülü, şifa vörici güçler olarak nitelemelerine neden olan gizli bir saygı duygusu uyandırmıştır. Bu değerli taşların ne oldukları ve bulundukları kayalara nasıl geldikleri sorularının yanıtları, kayaların doğal yapılarına ve oluşumlarına ilişkin günümüz bilgilerinde aranmalıdır.

Bunlar genellikle, iki veya daha fazla madenin bileşimi olarak ya da litosferin bir bölümünü oluşturan kimyasal türden yapılar biçiminde belirmektedir. Birçok madensel yapı tarafından oluşturulan ilginç geometrik biçimler bunların iç yapılarının birer belirtileridir. Bu biçimler sonsuz sayıda küçük, basit çok – düzlemimin kendilerine özgü uzaysal uyumlarından kaynaklanmaktadırlar. Maddenin bu biçimde düzenlenmesi sonucunda katı kristalli yapılar oluşmaktadır. Böylece oluşan kristallerin birçoğu değerli olarak kabul edilmekte ve zarif değerli taşların yapımında kullanılmaktadır. Aristoteles’in madenlerin ilk oluşumlarına ilişkin kuramları, dünyanın iç kısımlarında bir çeşit kendiliğinden oluşuma neden olan gökcisimlerinin yayınladığı ışınların etkisinden sözetmektedir. Diğer kuramlar madenlerin kendilerine özgü bir yaşamları ve özel dolaşım sistemleriyle diğer maddeleri özümleyerek gelişme olanakları olduğuna değinmişlerdir. Gerçekte çoğu kristallerde bulunan sıvı içeriği, bu varsayımı doğrular gözükmektedir. Madenlerin kendilerini çoğaltma yeteneğine sahip olduğunu öne süren Pliny, dişi ve erkek türler arasında, özellikli onların farklı renklerine dayanarak bir ayırım yapmıştır. Bu tür inanışlar, ortaçağın sonlarında Alman fizikçisi ve doğa bilimcisi Georgius Agricola’nın madenlere ilişkin sistematik çalışmasını, bunların görünüşteki özelliklerine dayandırmasına değin sürmüştür. Agricola madenlerin bazılarının sulu çözeltilerde bulunan maddelerin çökelmeleriyle oluşabileceğini anlamıştır. Madenlerin yapılarının oluştukları çevrenin kimyasal bileşimindeki değişimlerle örneğin, etken basınç ve sıcaklıktaki değişimlerle, sıvı, katı veya gaz durumlarına dönüştürülebileceği bilinmektedir.

Yer kabuğu içindeki magmanın katılaşması sırasındaki yavaş soğuma işlemi, kayanın tanecikli, granit türü bir yapı oluşturmasına neden olan, yaklaşık eşit, boyutlardaki kristallerin oluşmasını sağlar. Billurlaşma, buharlaşabilen maddelerin varlığından yardım görerek, herbirinde tipik bir madenin ayrıldığı ardıl evrelerde oluşur. İlk oluşanlar zirkon, titanit ve apatit gibi aksesuar mineralleridir. Daha sonra siyah mineraller, silikatın demir ve magnezyumla karışımlarından oluşan olivin gibi, piroksen grubu, amfiboller ve biotit ayrılmaktadır. Bunu plajiyoklastik mineraller ile birlikte kalkosodik silikatlar, alüminyum bileşimleri ve son olarak ortoklaz, muskovit ve kuvarsın billurlaşmış biçimi izlemektedir. Katılaşmanın birçok evresinde, magma artığı uçucu maddeler ile koyulaşır Ve çevresindeki kayanın yarıklarını doldurarak, aralarında çok değerli olan korinden, beril, topaz, turmalin ve krisoberilin de bulunduğu büyük kristalleri oluşturur. Daha ilerki bir evrede de kasiterit, florit, turmalin ve sülfitlerin oluşumuna neden olan bir gaz artık kalmaktadır. Magma yüzeye ulaştığında, atmosferdeki hızlı soğuma, kimyasal elementlerih billursu bir yapı oluşturmalarına engel olmaktadır. Bu nedenle volkanik cam veya obsidyenin oluşumu gerçekleşmektedir.

Sulu çözeltilerdeki maddelerin çökelmeleri ile oluşan bir billurlaşma, hem çok yüksek sıcaklık ve basınçlardaki sülfidler, floridler, silikatlar ve kuvarsların hidro-termal birikimlerine, hem de düşük sıcaklık ve basınçlarda temel olarak alçıtaşı, anhidrid, kaya tuzu ve diğer kloritler ve sülfatlardan oluşan buharlaşma özelliğine sahip kayaların yapılarına uygunluk göstermektedir. Son olarak başkalaşım olayları sırasında, katı durumdaki eski minerallerde yeniden billurlaşma gözlenmektedir. Bunların tipik örnekleri arasında talk, amyant, grafit ve grenalar sayılabilir.

Mineraller çoğunlukla, kaynaklandıkları kayalarda ana birikintiler oluşturarak yoğunlaşırlar. Bu kayaların dıştan gelen fiziksel etkilerle dağılmalarını, daha minerallerin taşınmadan önce tortulu birikintilerde yığılmaları izlemektedir. Böylece değerli taşların büyük bir bölümünün bulunduğu bu ikincil kökenli birikintilerin oluşumu gerçekleşmektedir. İlk zamanlardan beri Birmanya, Tayland ve Seylan’ın değerli taş taşıyan alüvyonları, en iyi yakut ve safir türlerinin yapımında kullanılarak, dünyaca ün kazanmıştır. Sulu çözeltilerde bulunan maddelerin çökelmesi ile meydana gelen kristallerin oluşumu ve gelişimi laboratuvarlarda gözlenebilmektedir. Doyma noktasına ulaşıldığında çok – düzlemli bir biçim ve son kristalin fiziksel, kimyasal özelliklerini gösteren küçük billursu çekirdeğin oluşumu gözlenmektedir. İlk yüzeylere paralel olarak, katmanların ardıl katılmalarıyla gelişim sağlanmaktadır. Bu modelin bir sonucu, iyi bilinen iki düzlemli açı değişmezliği yasasıdır. 17. yy.ın sonlarında DanimarkalI doğacı Nicholas Stanone tarafından bu yönde yapılan gözlemler, kristallerin kesin iç yapılarının varlığı ile ilgili kuramsal öneriye zemin hazırlamıştır. . *

Yine bunun gibi, bazı kristallerde benzer ve küçük çok düzlemimin ayrılmasına neden olan dilinim, birbirlerine dokunduklarında, boşluğu bir duvarı oluşturan tuğlalar gibi dolduran çok küçük temel hücrelerin uyumlarından kaynaklanan kristal bir yapı düşüncesine neden olmaktadır. Haüg’ün tümleyici moleküller olarak tanımladığı bu hücrelerin her biri, atomların, ivonların ve moleküllerin uzavsal düzenlenmeleri sonucunda $ oluşmakta ve maddenin kimyasal bileşimini belirlemektedirler. Minerallerin temel hücreleri, 14 temel Bravais türü oluşturabilmektedir (bu tür adını Fransız mineraloji uzmanı A. Bravais’den almıştır).

1912’de Laue’nin kristalleri, ilk olarak X- ışınlarının kırınımında kullanmasıyla, kristal yapılara ilişkin bilgilerde önemli bir gelişme sağlanmıştır. X- ışınlarının etkisiyle fotoğraf plakalarında oluşan izler yapının iç simetrisini belirleyen bir dizi işarete neden olmuştur. Benzer yapılarında yaklaşık eşit boyutta ve eşit durumlardaki taneciklerin bulunduğu, iki ya da daha fazla billursu türü eşbicimliliğe neden olmaktadır. Bu olay ara kimyasal bileşimdeki minerallerin oluşumuyla birlikte, kenar uçların ve terimlerin katı durumda karışmalarıyla sonuçlanmaktadır. Bu, grenaların bir çeşit Hallerin ve olivinin eşbiçimli kümelerindeki durumdur. Buna ek olarak bir bileşik, değişik yapılarla da billurlaşabilir. Değişik koşullarda grafitleri ve elmasları oluşturan karbon, çokbiçimliliğe iyi bir örnektir. Her billursu türü, belirlenmesini kolaylaştıran morfolojik özellikler göstermektedir. Eksenlerin, düzlemlerin ve merkezin varlığı ile belirlenen birçok farklı simetri dereceleri, yedi kristalografik sistemde toplanan 32 türe neden olmaktadır.

Kristaller çoğunlukla düzgün bir çok – düzlemli yapı göstermemektedirler.

Bunun nedeni yığınlar halinde büyüdüklerinden aralarındaki sürtünmenin gelişmeyi kısıtlamasıdır. Doğal durumda, kristallerin kayalık tabakalarda kısmen donmaları, eğer tabaka düz ise druses olarak bilinen belirli yığıntılara neden olur; tabakanın, alt küresel bir oyuğun iç yüzeyine karşılık gelmesi durumunda is tjeotlar oluşmaktadır. Ametist kuvarsların, iyi jeotları Brezilya ve Madagaskar’dan gelmektedir. Yarı paralel olarak ya da yarıçapları ile oluşturdukları birliğin neden olduğu uzamış prizma biçimindeki yapıya sahip kristaller, görünüşleri nedeniyle çubuk, iğne ve mercan biçimli lifli ya da küresel olarak adlandırılan ilginç yığıntılar oluşturmaktadırlar. Kristallerin belirlenmesi yalnızca morfolojik inceleme ile değil, aynı zamanda onların optik özellikleri ve özgül ağırlık, dilinim ve sertlik gibi diğer fiziksel özelliklerinin yardımıyla da sağlanmaktadır.

Sertlik, bir yüzey tarafından kazınmadaki direnci içermektedir. Alman fizikçi Friedrich Mohs 1816 da, birbirlerini kazıma yeteneğinde olan birçok mineral çifti gözlemiştir. Bunun sonucu olarak Mohs, on dereceden oluşan bir sertlik ölçeği önermiştir. Yalnızca bağımlı bir önemi olmasına karşın, bu ölçek kristallere yararlı bir yol gösterici olmuştur. Düşük değerler, yükselen bir sırayla, talk, alçıtaşı, kalkite karşılık gelmekte, dokuzuncu ve onuncu değerler olan korindon ve elmasa kadar yükselmektedir. Minerallerin optik özelliklerinden bazıları, onların ışık emme derecelerine dayanmaktadır. Buna göre, yüksek emme durumunda donuk mineraller, emmenin. olmadığı durumlarda saydam mineraller ve ikisinin ortası durumlarda da yarı saydam mineraller sözkonusu olmaktadır. Ayrıca, beyaz ışığa ait renk tayfının seçici emiciliği, minerallerin renklerini oluşturmaktadır. Bazılarında, idyokromatik olarak bilinen, bu olay, yalnızca kimyasal bileşim ve fiziksel yapıya dayanmaktadır.

Diğer mineraller allokromatik’tirter, yani billursu yapıda bulunan lekelerle bir renk kazanırlar. Korindonun saf olduğu zamanlardaki renksizliğine karşın, yakutların, demirin ve titanyumun, kırmızı ve safirlerin mavi renklerini kromun miktarı belirlemektedir. Kromun varlığı aynı zamanda, zümrütlerin yeşilliğine ve demirin varlığı da akuamarinlerin gökmavisi rengine neden olmaktadır.

Buna karşın, minerallerin farklı renklerine neden olan elementler, tüm durumlar için belirlenmemiştir.

Işık, kristallerden geçtiği zaman yavaşlamakta ve belirli bir derecede yön değiştirmektedir. Bu iki olay da, kristalin doğal yapısına bağlıdır. Beyaz ışık konusu olduğunda ışık, gökkuşağı renklerine ayrılmaktadır. Sözü geçen olaylar, sırayla kırılma ve dağılma olaylarıdır. Her kristalin türüne özgü olan kırılma değerleri, bunları belirlemekte kullanılmaktadır.

Minerallerin yüzeyinden yansıyan ışık oranı, parlaklığı belirlemektedir. Bu parıltı metalik, sert, camlı, sedefli ya da ipekli (ülgerli) olabilmektedir. Bunun ötesinde kırılma olayı, bazı kristallerin göz yanılmalarını da kapsayan optik etkilerine de neden olurlar. Bu etkilerden biri, safir ve yakutlarda belirli olarak gözlenen asterizm’dir. Bu ışık olayı, esas kristalin sahte altıgen simetrisine uygun olarak küçük iğne biçimindeki kristallerin birleşmesiyle oluşmaktadır. Bu eğik yüzey, altı kollu bir yıldız görünümüne neden olan yansıma hareketlerine yardımcı olmaktadır. Lifli kristallerden oluşan belirli bir kuvars türünde, ayırdedici bir parlayan yansımaya rastlanmaktadır. Böylece renk tonlarına gören kaplan gözü, kedi gözü ve şahin gözü kuvarslarından sözedile-bilmektedir. Esas olarak, kırılma olayına bağlı olan ışığın ustaca bir oyunu opallardaki yanar dönerliğe neden olmaktadır.

Birçok mineral X- ışınlarına tutulduğunda, ışık saçmaktadır. Özellikle florda dikkati çeken bu etki, floresans olarak bilinmektedir. Floresans rengi yoğunlukla yararlı bir belirleyici özelliktir. •

Değerli taşlar, belirli saflık, berraklık, sertlik, parlaklık, renk ve seyreklik değerlerine sahip kristallerin kesilmesiyle elde edilmektedir. Bu taşların başında elmas, yakut, safir, zümrüt ve topaz gelmektedir. Daha güzel olanları ise yarı değerli olarak kabul edilmektedir. Bunlar arasında da akuamarin, grenalar, amatist ve opal sayılabilir. Son olarak, sert taşlar orlarak bilinen turkuvaz, malakit, lacivert taş, yeşim, akik taşı ve damarlı akik süs araçlarında ve bazı sanat eserlerinin yapımında kullanılmaktadır.

Çarpıcı güzellikteki vazolar ve küçük heykeller, insanların süsleme alanında yüzyıllar önce ulaştıkları yüksek sanat düzeyinin birer kanıtıdırlar.

Çok eski zamanlarda, değerli taşlar genellikle doğal durumlarında kullanılmakta, olsa olsa kristallerin yüzleri cilalanmaktaydı. Bununla beraber oyma ya da yarma sanatı olarak Mısırlılar, Kaideliler, Babilliler, İranlılar ve Asurlularca denenmiştir.

Mezopotamya uygarlıkları tarafından silindir mühürlerle oyulan sanat yapıtları ve Mısır mumyalarında bulunan bokböceği biçimindeki bakır taşı, zümrüt, volkan camı, akik taşı ve amatist, süs eşyaları ve muskalar, şaşırtıcı bir biçimde işlenmişlerdir. Sert taşların, akik ve damarlı akik gibi, farklı renk tonlarıyla çalışarak Yunanlılar ve daha sonra Romalılar, insan heykelleri, kabartma yüzler ve çok güzel işlemeli akikler yapmışlardır. Teknik bir anlatımla, yarma işlemi metal keskiler ya da korindon uçlu keskiler ile yapılmıştır. Günümüzde de elmaslı pikap iğneleri ve matkaplarda kullanılmaktadır. Bunlar bir yağ karışımı ile kaliteli bir elmas veya korindon tozu ile yağlanmaktadır. Cilalama işlemi ise daha sonra iyi bir zımpara ile gerçekleştirilmektedir.

Kuvarsın oyulması ile elde edilen sanat yapıtlarının yapımında hidrofluorik-asitten yararlanılmaktadır. Kristal, modelin oluşturulması ile balmumu tabakasıyla sarılmaktadır.

Değerli, taşları yontma sanatı günümüzde de sürdürülmektedir. Taş yontucularının, kırılma ve dağılma olaylarının etkisiyle renk gölgelerini birleştirerek, göz kamaştırıcı ışık oyunları yaratabilmeleri için kullandıkları mineralin kristalografik ve optik özelliklerine ilişkin geniş bir bilgilerinin olması gerekmektedir.

Mineralin kırma oranı ile façetalarm açıları arasında oluşturulacak iyi bir uyum, taşlarda, gözlemci tarafından görülebilen bir dizi iç yansımalara neden olacaktır. Bu yansımaların sonucunda ise taşın parlaklığı gerçekleşmektedir. Yontma, değerli taşın türüne göre değişmektedir. Elmaslara özgü parlak yontunun yamsıra, zümrütlerde düz yontu ve kademeli yontu söz konusu olmaktadır. Parlak renklerdeki donuk, yarı saydam ve saydam az değerli taşlar için cabochon yontu kullanılmaktadır. Böyle durumlarda yüzey eğilimli olmaktadır.

Herhangi bir olayda, yontma işleminin ilk evrelerinde olası dilinim düzlemleri kullanılır. Yontucular değişimli olarak yuvarlak testereler kullanmaktadırlar. Bundan sonra façetaların yontulması için taş uygun bir dayanağa tutturulur ve taşın sertlik derecesine göre çelik, bakır,pirinç, kalay ya da kurşun bileyici çarklarla çalışılır.

Çoğunlukla kaba yontudan sonra gelen kırma işlemini cilalama izler. Cilalama işlemi taşda çalışma sonucunda oluşacak kazıntıların atılması için uygulanmaktadır. Yontma işlemi bitirildikten sonra değerli taşlar piyasaya sürülmektedir. Bu taşların değeri, metrik krat ile ölçülen ağırlıklarının oranı ile saptanmaktadır. 1 kırat (cm) 0,200 g.a eşittir ve her biri santim olarak bilinen 100 parçaya bölünmüştür. Daha değerli taşlar için 0.050 g.a karşılık gelen metrik kütle (kıratın l/4ü) kullanılmaktadır. “Kırat” sözcüğü Yunanca’da keçiboynuzu tohumu anlamına gelen Keration’dan türemiştir. Eski zamanlarda değerli taşların ağırlığı, çeşitli bitkilerin tohumlarının ağırlıkları arasındaki orana göre saptanmaktaydı.

Taşların değerliliği, onların ağırlıkları dışında, renkleri, saydamlıkları, saflıkları, işlenmeleri ve en az bunlar kadar önemli olan seyreklikleri oranında saptanmaktadır. En değerli taşlar kuşkusuz elmas, yakut, safir ve zümrüttür. Ancak padparaska, tanzanit, opal ve aleksandrit gibi diğer bazı taşların az bulunur güzellikteki örnekleri de yüksek fiatlarla satılmaktadır.

Değerli taşların gerçeklikleri, türleri ve böylece değerlerinin saptanması amacıyla yapılan incelemelerde, mineral analizlerinde kullanılan birçok yöntemden yararlanılmaktadır. Kimyasal ve sertlik testleri kullanılamamaktadır. Bu nedenle tanılar esas olarak optik ve görünür özellikler açısından yapılmaktadır. Mikroskop ile yapılan incelemeler, özellikle renkli taşlarda, özel düzenlemeli küçük sıvı, gaz ve katı içerikli olanların varlığını açığa çıkartmaktadır. Katı içerikli olanlar çoğunlukla, özgün bir yapıdaki mikroskobik kristallerden oluşmaktadır. Dahâ çok karbon yapıda ve farklı yoğunluklardaki renk çizgilerinden oluşan biçimsiz içeriklilerin tanımlanması ve yorumlanması ise daha zor olmaktadır. Bu özelliklere ilişkin incelemeler, değerli taşların kaynaklandıkları maden yataklarının ortaya çıkarılmasını sağlamış ve doğal taşlarla yapay taşların ayırdedilmesinde yararlı olmuştur.

Elmas, değerli taşların kraliçesidir. Saf karbondan oluşan elmas, çoğunlukla sekizgen yapılarda kristalleşmektedir. Oluşumu henüz bilinmemekle birlikte, elmasın, yer kabuğunun derinlerinde oluştuğu ve daha sonra magma ile yüzeye taşındığı düşünülmektedir. En büyük ana yatakları Güney Afrika’da bulunmaktadır. Yerel deyişle kimberlit olarak bilinen ve elmas içeren kaya, boyun olarak bilinen boru biçimindeki patlayıcı volkan bacalarını doldurmaktadır. Madencilik, açık işletme ya da yeraltı işletmesi biçimindedir. Bir elmas, on kez büyütüldüğünde, herhangi bir karışım göstermiyorsa saf olarak kabul edilir. Saf ve renksiz bir elmas çok az bulunmaktadır ve gerçekte bu ölçü yalnızca %10 oranında sağlanmaktadır. Elmaslar iyice araştırıldıklarında gözlenebilen mavi ve pembe lekelere sahiptirler, ancak çoğu durumda renk çok daha belirgin olmaktadır.

Yorum yazın