Suç nedir

Suç nedir

SUÇ i. (esk. türk. k.). Törelere, ahlâk kurallarına aykırı davranış: Kâmran’a karşı suçlarımı bu kadar kolay kabul etmemde bununda mı tesiri vardı acaba, bilmiyorum (R. N. Güntekin). || Kanuna aykırı davranış: Başkalarının hürriyetine dokunmak suçu ile cezalandırırdık (F. R. Atay). Benim arkadaşım… O da benim suçumdan yatıyor (Kemal Tahir). Esk. Cürüm.

— ÇEŞ. DEY. Suç işlemek, kanuna, töreye aykırı bir davranışta veya eylemde bulunmak. || (Birinin) Suçunu bağışlamak (veya suçundan geçmek), bir kimseye suçundan ötürü ceza vermemek.

— Ahi. Bk. ANSİKL.

— Devi. huk. Savaş suçları. Bk. SAVAŞ.

— Huk. Hukuk düzeninin, sonucunu cezalandırdığı fiillere verilen ad. (Bk. ANSİKL.) II Suç eşyası. Bk. ANSİKL. || Suç ortaklığı, bir suçun işlenmesine bilerek ve isteyerek katılan destek veya yardımcı olan kimselerin birbirine karşı durumu. (Bk. ANSİKL.) || Suça iştirak, bir kişi tarafından işlenebilen bir suçun birden fazla kişinin anlaşması ve işbirliği yapması sonucunda gerçekleştirilmesi durumu. (Bk. ANSİKL.) || Suçlar arasında irtibat, ceza usulü hukukuna göre davaların konusu arasındaki bağlantı. (Bk. ANSİKL.) || Suçların içtimai. Bk. ANSİKL. || Basın ve fikir suçu. Bk. ANSİKL. || Meşhut suç. Bk. SUÇÜSTÜ.

— ansikl. Ahi. Suç işleyeni «cezalandırma hakkı» Eskiçağdan beri üstünde önemli durulan bir ahlâk meselesidir. Eflatun (daha sonra Leibniz) cezalandırmayı hem siteyi, hem de suçluyu suçun işlenmesiyle yıkılan dengesine kavuşturacak bir araç olarak kabul ettiği için, suçlunun eğitilmesine büyük bir önem verirdi. Modern çağda, J.-J. Rous-seau, İçtimaî mukavelede (toplum sözleşmesi) cezalandırma hakkının bütün toplum üyelerince topluma verildiğini, buna karşılık, toplumun her kişiyi her kötülükten, hattâ kendisinden gelecek kötülükten korumakla yükümlü olduğunu ileri sürdü. Sosyologlar, cezanın belli bir sosyal duruma ters düşen bir davranışa karşı çıktığını, yani izafî (görece) bir hak olduğunu söylerler. Suç işleyenin sorumluluğunu sınırlamak ve suç işlemeye sebep olan etkenleri (kalıtım, psikolojik durum, tutkular, sosyal durum v.b.) araştırmak, günümüzün başlıca konusudur. Suç niyete dayanan bilinçli bir eylem olmaktan çok bir hastalık sayılır. Sosyolog, psikolog ve sinir hastalıkları hekimlerinin bu konu ile ilgili olarak karakterleri incelemeleri, kriminolojinin gelişmesine yaramıştır. Lombroso tarafından kurulan kriminoloji, pedagojiyle işbirliği halindedir. Suç işleyenin eğitilmesi ve sosyal hayata uydurulması tecritle, tedaviyle ve ortak çalışma ile gerçekleştirilir. Makarenko genç suçluların eğitilmesiyle ilgili birçok çalışma yapmış, bu meseleler, edebiyat, sinema v.b. tarafından da ele alınmıştır.
— Huk. Suçun tanımlanabilmesi yolunda hukukçulardan başka sosyoloji ve kriminoloji ile ilgilenenler de araştırmalar yaparak bazı sonuçlara vardılar, özellikle suçu ve suçluluğu doğuran sebepler üstünde yapılan bu araştırmalarda, anket, istatistik v.b. metotlarla suçu yaratan sosyal çevre, kültürel, İktisadî, hattâ biyolojik şartlar incelendi. Hukukçular tek bir suç tanımında birleşemediler.

Teknik hukuk görüşü kısa ve basit bir tanımlama ile «hukuk düzeninin, sonucunu bir cezaya bağladığı fiillere suç denir» sonucuna varmıştır. Bu tanım, belli bir yerde ve zamanda, nelerin suç olduğunu ortaya koymakla birlikte, suçun özünü, bir fiile neden «suç» denildiğini açıklayamadı. Bazı ceza hukukçuları ise suçu, «ahlâk düzenini ağır bir şekilde bozduğu için devletin hoşgörmediği bir fiil» olarak tanımladılar. Benzer nitelikte başka tanımlamalar da vardır: her zaman ve her yerde, ortalama bir dürüstlük ve acıma duygularına saldırıyı ifade eden hareket; antisosyal, bireysel güdüler tarafından meydana getirilen ve hayat şartlarını bozarak belli bir çağda, halkın ortalama ahlâkı duygularına aykırı olan hareket. Bu tanımlamaların amacı, suçu kanunkoyucunun yarattığı bir hukukî kurum olmaktan çıkarmak ve onu çevre şartlarının değişken özelliklerine uyabilen uzun süreli bir hukukî kurum haline getirmektir. Bu yüzden kanunkoyucunun iradesinden çıkan bazı suç ve özellikle kabahatlerin, söz konusu tanımlamalara dayandırılması mümkün değildir. Bazı suç tanımlamaları da devletin ve toplumun kendini koruması gerçeğine dayandırılır. Buna göre suç, kanunkoyucuya göre, toplumun varlığını korumasını imkânsız duruma getiren onu büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakan harekettir. Türk hukukunda, suçun tanımlanmasına çalışılırken, suçu meydan getiren unsurların bazı yazarlar tarafından yeterince belirtilmediği ileri sürülerek, daha ayrıntılı bir tanımlama yapılmıştır: «İsnat yeteneği olan bir kişinin kusurlu iradesinin yarattığı icraî veya ihmalî bir hareketin meydana getirdiği, kanunda yazılı tipe uygun hukuka aykırı ve müeyyide olarak bir cezanın uygulanmasını gerektiren fiile suç denir». Böylece, suç adı verilen hukukî olayın kanunî unsuru, hukuka aykırılık; maddî ve manevî unsurları da kanunda belirtilen cezalandırılmadır. Suçu meydana getiren unsurların başında «kanunilik» gelir. Buna göre bir fiilin suç olabilmesi için, kanunun açıkça bu fiili suç o-larak nitelendirmesi gerekir. Nitekim, Türk Cz. kn. md. l’de «kanunun açık olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemeyeceği» hükmü konulmuştur. Hukukta, «kanunsuz suç olmaz» ilkesiyle belirtilen kanunîlik unsuru, 1961 Anayasası tarafından da, bir anayasa ilkesi ve kurumu haline getirilmiştir. Anayasa md. 33’e göre «Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilinden dolayı cezalandırılamaz». Böylece.. A-nayasa, bu ilkenin ceza hukuku kadar hürriyetleri de ilgilendirdiğini belirtmiştir. Nitekim, Anayasanın gerekçesine göre, birçok anayasada özellikle yeni anayasalarda yer alan bu kural, ceza alanını ilgilendirmekle birlikte, her şeyden önce bir hürriyet teminatıdır. Bu yüzden bilim ve uygulamaya uygun olarak Anayasada, ilân edilmesi zorunludur. Suçun kanunîlik unsurunun tabiî bir şartı da Anayasada belirtildiği gibi suç meydana getirdiği ileri sürülen fiilin işlendiği anda yürürlükte o-lan herhangi kanuna göre suç sayılmasıdır. Fiil, kanunda gösterilen tanıma uyuyorsa, ceza hukuku alanında tipe uygunluk da denilen, kanunî unsur gerçekleşmiş olur. Suçun ikinci önemli unsuru olan «hukuka aykırılık», Ceza kanununun veya ceza hükümleri bulunan özel bir kanunun, bir maddesinde yer alan bir fiilin, yürürlükteki hukuk düzeni tarafından da meşru sayılmamasıdır. Aynı kanunun veya başka bir kanunun öteki bir hükmü bir fiili, çeşitli sebep ve şartlar yüzünden meşru sayıyorsa, suçun hukuka aykırılık unsuru gerçekleşemez; dolayısıyle de suç ortaya çıkmaz. Meselâ, adam öldürmek suçtur. Ama bu fiil, yetkili mercinin kararını yerine getiren bir cellât tarafından yapılmışsa veya bir kişinin gerek kendisini gerek başkasının nefsini veya ırzını, haksız bir saldırıya karşı korumak için,,işlenmişse (bk. MEŞRU müdafaa) faile ceza verilemez. Aslında, dış görünüşleri bakımından birer suç olan bu fiiller, hukuka aykırılık adı verilen unsurun gerçekleşmemesi sebebiyle suç sayılmaz ve dola-yısıyle cezalandırılmaz.
Suçun üçüncü unsuru, toplumda değişiklik yapan veya değişikliğin meydana gelmesine yol açan bir hareketin varlığıdır. Bu hareket bir şeyi yapma şeklinde olabildiği gibi yapmama şeklinde de olur. Bununla birlikte suçun üçüncü unsurunun tam olarak ortaya çıkabilmesi için, yapma veya yapmama şeklindeki (yani icraî veya ihmalî nitelikteki) hareketin bir sonuç yaratmış olması gerekir. Üçüncü unsuru tamamlayan özellik hareket ile sonuç arasındaki bağdır. Buna hukukta illiyet* bağı denir. Hareket, sonuç ve illiyet bağı birlikte suçun maddî unsurunu meydan getirirler. Tarihî gelişim içinde, bir fiilin suç sayılabilmesi için önceleri failin iradesi ve isteğiyle ilgilenilmez-di; zamanla bu düşünce ve uygulama değişti. Modern ceza hukukunda bir fiilin suç meydana getirebilmesi için kanundaki tipe uygunluğun, hukuka aykırılığın, hareket, sonuç ve illiyet bağının bulunması yeterli değildir. Modern toplumlarda, ceza kanunları, bazı istisnalar dışında, fail tarafından istenmemiş fiilleri, öteki unsurlar gerçekleşmiş olsa bile cezalandırmaz. Çünkü, ceza hukuku alanında, suçun meydana gelmesi için dördüncü bir unsur aranır. Bu unsura, suçun manevî unsuru adı verilir. Fiilin iradî olması, yani hareketin, sonucu doğuracak şekilde ve bu kasıtla yapılması manevî unsuru gerçekleştirir. Ancak, kanundaki tanıma uygun ve hukuka aykırı bir hare*-ketin, suç sayılması için kusurlu bir iradenin sonucu olması gerekir. Buna isnat kabiliyeti denir. Suç işleyen akıl hastalarının cezalandırılmaması bu kişilerde isnat kabiliyetinin bulunmasından ileri gelir. İsnat kabiliyeti ancak, hareketin sonucunu anlayabilecek kimselerde vardır. Suçun yapıcı unsurları olarak kabul edilen bu unsurlardan başka, bazı ön şartların da (cezalandırılabilme ve takip şartları) bulunduğu ileri sürülür (msl. zimmete para geçirme suçunu işleyebilmenin önşartı, failin devlet memuru olmasıdır). Suçun tamamlanmasından sonra ortaya çıkan bazı şartlar da cezalandırabilmeyle ilgilidir. Yabancı ülkede işlediği bir suçtan dolayı, Türkiye’de cezalandırılabilmesi için, failin Türkiye’ye gelmiş olması şartı gibi suçun takip şartları da izin, talep, karar ve şikâyettir.

Suçlar, toplum içinde olduğu gibi hukukta da bazı benzeri fiillerle kanştırılabilir. ö-zellikle eski çağlarda, ceza hukukuyle ahlâk ve dinin karıştırılmış olmasının bir sebebi de budur. Nitekim teokratik esaslara göre yönetilen toplumlarda, bu üç kurum arasındaki ilişkileri kesin çizgilerle ortaya koymak ve bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Teokratik devletlerde, ahlâka ve dine aykırı olan her fiil, aynı zamanda suç sayılır; günah, ahlâksızlık ve suç aynı fiil için birlikte söz konusu olabilir. Günümüzün laik devletinde, ahlâk ve din kurallarının hukuk alanına girmesi önlenmiş, ancak bazı kuralların etkisiyle (bazı ahlâkî esaslar gibi) hukukîleştirilmiştir. Bugün artık, yine hukukî birer mesele olan haksız fiil, disiplin suçları ve özel bir uygulaması olan polis zabıta suçlarıyle klasik suçlar arasındaki farkların belirtilmesi ö-nem kazanmaktadır.

Suçu, haksız fiil’den ayırmak için, çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu iki fiilin ihlâl ettiği hak ve çıkarlar farklıdır; suç esas bakımından, devletin çıkarma dokunur; buna karşılık haksız fiil, özel çıkarları ihlâl e-der; haksız fiil, giderilebilen zararlar yaratır, suçun meydana getirdiği zararın giderilmesi mümkün değildir. Haksız fiil yalnız malvarlığına bir tecavüzdür; oysa suç, malvarlığı dışındaki çıkarları ihlâl eder. Haksız fiilîn toplum düzeni bakımından yarattığı tehlike, suça oranla azdır, haksız fiil kusursuz bir iradenin sonucu olabilir; fakat su£ daima, kasıtlı veya taksirli bir iradeden doğar. Haksız fiille suçu birbirinden ayırmak için verilen bu ölçülerin hiç biri, yeterli görülmemiştir. Çünkü hepsinin, hukukî gerçeklere uymayan yanları vardır. Uygulamada yararlı olabilecek a-yırıcı ölçüyü teknik hukuk görüşüne bağlı ceza hukukçuları ifade etmişlerdir. Buna göre, özleri bakımından esaslı farkları olmayan’haksız fiil ve suçları ayırmak, ancak kanun hükümlerine başvurarak mümkün olabilir. Suç ile haksız fiili birbirinden ayıran tek ölçü, bunlara bağlanan müeyyidede görülür. Hukuka aykırı olan bir fiile uygulanan müeyyide ceza ise, bu fiil bir suçtur. Müeyyide, eski duruma getirme, zararın ödenmesi gibi hukukî nitelikteyse bir haksız fiil söz konusudur. Ancak bazı durumlarda ceza ile hukuk müeyyidesi aynı fiile uygulanabilir. Gerçekte suç, haksız fiilin kanunkoyucu tarafından ayrıntılı bir şekilde tanımlanarak cezaya bağlanmışıdır. Hangi haksız fiillerin aynı zamanda suç sayılacağını, devlet ve kanunkoyucunun izlediği ceza siyaseti tayin eder.

Suçların, disiplin suçları’ndan ayrılması da güçtür. «Suç» ile «disiplin suçu» arasında nitelik farkları bulunduğunu gösteren kesin bir ölçü bulunamamıştır. Bununla birlikte, disiplin suçları ve suçları doğuran toplum içi ilişkilerin incelenmesiyle bir sonuca varılabilir. Gerçekten, devlet ile devletin yanında ortaya çıkan küçüklü büyüklü ve kamu yaşayışını etkileyen kurumlar, kendi yönetim ve çalışma alanlarına giren konularda birtakım kurallar koyarak bu kurallara uymayanları disiplin suçu işlemiş sayarlar. Suçları, belli bir ülkede yaşamanın getirdiği belli bazı kurallara uyma zorunluğunun ihlâli yarattığı halde; disiplin suçlarını memurlar, üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları, öğrenciler, hâkimler, noterler gibi belirli bir sıfatı taşıyan kişilerin, bu sıfatlara i-lişkin görevlerini ihlâl etmeleri yaratır. Bu yüzden, suçlar geneldir; yani, suçu herhangi bir kişi işleyebilir. Oysa, disiplin suçları, yalnız belli bir sıfatı olan, belli bir kuruluş veya mesleğe bağlı bulunanlar tarafından işlenebilir. Suçlarla, disiplin suçları arasındaki bir fark da, müeyyideler bakımındandır. Suçlara verilecek cezalar, kanunlarda gösterilmek şartıyle, hayat, kişi hüıriyeti, para, yerleşme hürriyeti konularındadır. Disiplin cezalarıyse, bir kuruma bağlı olmaktan doğan bazı hak ve yetkilerin kullanılmasıyle ilgilidir: uyarma, kınama, maaş kesme, meslekten çıkarma gibi. Suçlarla disiplin suçları arasındaki bu farkların doğurduğu başlıca sonuç, «kanunsuz suç olmaz» ilkesinin disiplin suçları bakımından geçerli sayılmamasıdır.

Böylece, genellikle disiplin cezaları tespit edilmekle birlikte, hangi hareketin hangi cezayı gerektireceği, hangi hareketin disiplin suçu teşkil edeceği kanunlarda her zaman gösterilmez. Meselâ, Devlet Memurları kanunu, disiplin cezalarını tek tek saymış buna karşılık, bu cezalara yol açacak fiilleri veya davranışları yönetmeliklere bırakmıştır. Oysa, eski Memurin kanununda, disiplin suçları da Ceza kanunlarındakine yakın bir şekilde belirtiliyordu. Bununla birlikte Devlet Memurları kanununun, disiplin suçları konusundaki düzenlemesi Anayasaya aykırı görülmemiştir. İki çeşit suç arasındaki farkların başka bir sonucu da, bunlar hakkında karar veren mercilerin farklı olmasıdır. Suç ve cezalar hakkında, bağımsız yargı mercileri karar verebilir. Disiplin suç ve cezaları konusunda yetkili merci ise, disiplin kurulları ve bazı durumlarda sicil âmiri ve tayine yetkili âmirdir. Yalnız disiplin kurullarının çalışma şekli, ilgilinin savunmasının alınması ve kararı, yargı mercilerinin faaliyetine benzer niteliktedir. Memur güvenliği bakımından, disiplin cezalarına karşı İdarî yargı merciine başvurma yolu da açık tutulmuştur.

Suçlarla polis (veya zabıta) suçları adı verilen fiiller arasında da bazı farklar vardır. Genel zabıta, toplum düzeninin bozulmasını önlemekle görevli olduğundan, kişilerin hürriyetlerini kısıtlayan bazı kurallar koyar. Günümüzde, özellikle trafik zabıtası a-lanında görülen bu kurallara uyulmaması, polis suçlarını meydana getirir. Polis suçlarının cezalandırılmasının amacı, toplum düzeninin bozulmasını, toplumsal yaşayışın tehlikelerle karşılaşmasını önlemektir. Buna karşılık suçlar, doğurduğu sonuç sebebiyle cezalandırılır. Bu yüzden polis suçlarına verilen cezaların, genellikle adları bile değişiktir. Kapatma, sınır dışına çıkarma, trafikten men gibi.
Suçlar, Türk Cz. kn. md. l’e göre ikiye (cürüm ve kabahat), genel olarak da üçe (cinayet, cünha ve kabahatler) ayrılır. Os-manlı Ceza kanununda da bu ayrıma yer verilmişti. Bugün yürürlükte olan Fransız, Avusturya, Belçika, Yunanistan ve Alman Ceza kanunları da bu üçlü ayırımı kabul eder. Üçlü ayırım, suçların ağırlıklarını göz önünde tutar. İkili ayırımı benimseyenlere göre, üçlü ayırım bilimsel değildir; çünkü suçun iç yapısını göz önünde tutmaz. Suçun özüne bakıldığında, suç sayılan fiillerin içinde kötü niyetle işlenenler, yani ahlâkî yönden ve toplum çıkarları bakımından tehlikeli olanlar bulunduğu gibi, kasıtlı olmadan veya aynı şekilde kötü niyet bulunmadan işlenenler de vardır. Ancak, cürüm ve kabahatleri tam olarak birbirinden ayırmak da mümkün olamadı. Bazılarına göre cürümler, hukukî bir zarar yaratan, kişi veya toplum güvenliğini sarsan sonuçlar meydan getirir; kabahatler ise kamu düzenini bozar ve gelişmesini engeller. Aslında, her iki suçun cezalandırılmasındaki amaç, toplumun iyiliği ve gelişmesidir. Ayrıca, İktisadî düzeni korumak veya sağlamak amacıyle cezalandırılan cürümler de vardır. Cürüm ve kabahatleri ayırmak için kasıt ve taksir farkı da yeterli görülmemiştir. Çünkü ancak bir kastın varlığı halinde meydana gelebilen kabahatler de vardır. Ceza hukuku alanında hâkim olan görüş, cürümlerin, belli bir toplumda, belirli bir dönemde kabahatlerden daha ağır sayılan suçlar olduğudur. Kanunkoyucu, toplumsal tehlike bakımından daha ağır saydığı bu suçlara daha a-ğır cezalar verir ve bu cezalara bakılarak bir suçun cürüm veya kabahat olduğu anlaşılır. Türk Ceza kanunu, cürümlere mahsus cezaları, idam, ağır hapis, sürgün, ağır para cezası, kamu hizmetlerinden memnui-yet olarak saymış; kabahatlere ise, hafif hapis, hafif para cezası, belli bir meslek veya sanatın tatili icrası cezalarının verilebileceğini belirtmiştir. Suçları cürüm ve kabahatler şeklinde ayırmanın uygulamadaki yararları şunlardır: bazı istisnalar dışında, bir kabahatin cezalandırılması için taksirin varlığı yeterlidir. Cürümler ise, genel olarak, ancak bir kastın bulunması halinde ortaya çıkar. Yabancı ülkelerde işlenen suçlardan yalnız cürümler hakkında Türkiye’de kovuşturma yapılabilir. Kabahatlerde teşebbüs cezalandırılmaz. Cürümler kabahatlere, kabahatler de cürümlere, tekerrüre e-sas olmaz. Tecildeki deneme . süreleri, suçun cürüm veya kabahat olmasına göre farklıdır. Zamanaşımı süreleriyle bu süreleri durduran veya kesen sebepler her iki çeşit suç için ayrı ayrı gösterilmiştir.

Suçlar, suçun maddî unsuru adı verilen hareket ve sonuca göre de, çeşitli şekilde sınıflandırılır. Bu sınıflandırmaların Ceza hukuku uygulaması bakımından önemli faydaları vardır. Hareket açısından suç şekilleri, hareketin sayısına ve biçimine göre değişir. Yapılan hareketin sayısına bakılarak suçlar, tek hareketli ve birden çok hareketli suçlar diye ayrılır. Cez kanununda yer alan suçların çoğu bir tek hareketle işlenebilir. Hırsızın bir malı çalması, hakaret sayılan bir isnatta bulunması gibi. Aynı sonuca ulaşmak için aynı hareketin tekrarlanması suçun niteliğini değiştirmez (bir kimseye birkaç el ateş etmek gibi). Buna, karşılık kanun, bir suçun işlenmiş sayılabilmesi için aynı cins hareketlerin birden fazla tekrarını şart koşuyorsa, ortada birden çok hareketli suç var demektir. Meselâ, evli erkeğin, evli olmayan kadınla zinası böyledir. Evli kadının kocasından başka bir erkekle cinsel ilişkide bulunması, bir kere bile olsa, zina suçunun meydana gelmesi için yeterlidir..Evli erkeğin zinası ise, karısından başka ve evli olmayan bir kadınla karıkoca gibi yaşaması halinde ortaya çıkabilir.

Yorum yazın