Haberleşme Hürriyeti – Haberleşme Özgürlüğü

Haberleşme Hürriyeti Nedir – Haberleşme Özgürlüğü Nedir

Haberleşme hürriyeti, haber alma ve haber verme hürriyetinden farklıdır. Bu iki kavram arasındaki başlıca farklar, kullanılan araçlardan olduğu kadar niteliklerinden de ileri gelir. Haberleşme özel ve sübjektiftir. İlke olarak da kişilerin özel hayatları dışındaki konularda söz konusu olabilir. Ancak yine de bu kişiler, kendilerine veya bağlı bulundukları kurumlara has sebeplerle, bu konuların gizli kalmasını isteyebilirler. Buna karşılık haber alma ve haber verme hürriyeti, basın, basın dışı araçlar, radyo-televizyon ve haber ajansları aracılığıyle gerçekleşebilir. Bu yolla haber verme veya alma, genel olarak, kamuoyunun durumuyle ilgilidir ve bu sebeple de genel ve objektif niteliktedir. Nitekim bu yüzden. Anayasa, bir yandan «haberleşmenin gizliliği esastır» derken, öte yandan da basın ve haber alma hürriyetini sağlayacak tedbirleri almayı devletin bir görevi saymış, halkın çeşitli yayın araçlarıyle haber almasını engelleyici kayıtlamalara cevaz vermemiştir. Şu halde haberleşmede gizlilik, haber alıp vermede ise açıklık ilkedir. Haberleşmenin bu özel, “Sübjektif niteliği de göstermektedir ki, haberleşme hürriyetinin tanınarak, Anayasa ve kanunlarda yer almış olması, aslında bir ahlâk kuralının hukukî bakımdan düzenlenmiş ve güvenlik altına alınmış bulunması demektir. Ancak, çağımızda bu meseleyi, haberleşmeyi sağlayan kamu hizmetlerinin varlığı açısından da düşünmek gerekir. Bu bakımdan, haberleşme hürriyeti özel hayatın gizliliği kavramı içinde kalmakla beraber ayrı bir önem taşır. Gerçekten, meselâ bir mektuplaşmanın gizliliği, haberleşme hürriyeti kapsamına girer derken, bu gizlilikten amaç, mektubun, gönderme ve alma safhasında, yani dolaşımı sırasında açılmaması, okunmaması ve açıklanmamasıdır. Bu safha dışında mektup veya telgraf gibi haberleşme araçları, özel kâğıt veya kişisel eşyadan sayılır ve daha genel olan «özel hayatın gizliliği» kapsamına girer. Demek ki, haberleşme hürriyetiyle gerçekleşen, haberleşme sırasında gizliliğin sağlanacağı güvenidir. Mal v.d. eşya gönderilip alınması, Anayasa gerekçesinden de anlaşılacağı üzere, düzenlenmesi kanunlara bırakılmış bir konudur ve haberleşme hürriyetinden ayrı düşünüldüğünden, özel hayatın gizliliği konusundaki genel hüküm dışında, Anayasa güvenliğine sahip değildir.

Haberleşme hürriyeti, Osmanlı devleti zamanında düzenlenmiş değildi. Tanzimat ve Islahat fermanlarında da bugünkü anlamıyle haberleşme hürriyetinden söz edilmiyordu; 1876 Anayasası ve 1909 değişikliklerinde bazı hak ve hürriyetler düzenlendiği halde, doğrudan doğruya bir haberleşme hürriyeti kavramı yer almamıştır. Kavram ilk defa, bir anayasa hükmü olarak, 1924 Teşkilâtı Esasiye kanununda düzenlendi. Bu Anayasaya, «Postalara verilen evrak, mektuplar ve her nevi emanetler salâhiyettar müstantik ve mahkeme kararı olmadıkça açılamaz ve telgraf ve telefon ile vâki olan muhaberatın mahremiyeti ihlâl olunamaz» hükmü kondu. Gerçi bu hüküm, «postalara verilen..» diyerek kavramı daraltır gibi görünmekteyse de, aslında bir gerçeği, haberleşme île ilgili kamu hizmetini göz önünde tutmaktaydı. Ayrıca «emanetler» denilerek belki karşılıklı, göndermelerde güven altına alınmıştı. 1961 Anayasası çok genel bir ifade kullanarak «Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır…» kuralını koydu. Anayasanın bu genel kuralı günümüzün gerçeklerine uygundur. Zira, çeşitli sebeplerle, alışılmış posta araçları dışında da haberleşmeler olabilir ve bunların gizli kalması istenebilir (msl. teleksle yapılan haberleşmeler).
Haberleşme hürriyeti, Türk Ceza kanununun «Sırrın Masuniyeti Aleyhine Cürümler» faslı içindeki hükümlerle de korunmuştur. Ceza kanununa göre, bir kimsenin kendisine
gönderilmiş olmayan bir mektup veya telgrafı veya kapalı bir zarfı kasten açması veya başka bir şahsın posta ve telgrafla vâki muhabere belgesini, içindekini anlamak amacıyle usulsüz olarak ele geçirmesi, yahut kendisine gönderilmiş olmayan posta ve telgraf muhaberesini ortadan kaldırması suçtur. Ancak Ceza kanununun haberleşme hürriyeti konusundaki en etkili hükmü, haberleşme hizmetini fiilen yürüten memur ve hizmetlilerin işlediği suçla ilgilidir. Kanunda, posta ve telgraf memurlarından bir kimse görevini kötüye kullanarak bir mektup, zarf, telgraf v.b. açık bir muhabere evrakını ele geçirir veya kapalı evrakı açar veya telefon, telgrafla haberleşmelerin mahremiyetini ihlâl eder veya posta, telefon dairesindeki müstahdemden biri, usulsüz olarak muhabere evrakından birini ortadan kaldırırsa, bu fiillerin cezalandırılacağı hükmü konulmuştur. Haberleşme evrakı muhtevasının, izinsiz olarak açıklanması da suç sayılmaktadır. Burada da söz konusu olan özel hayatın gizliliğidir.
Mektupların bir eser niteliğine sahip olması halinde, Fikir ve Sanat Eserleri kanununun himayesi de ortaya çıkar. Bununla beraber bu kanuna göre eser niteliğinde olmasa bile mektup, hatıra v.b. yazılar, yazanlarının, yazanlar Ölmüşse kanunda gösterilen kişi ve mirasçıların muvafakati olmadan yayınlanamaz. Mektubun muhatabı bakımından da durum aynıdır. Ancak, burada korunan, asıl anlamıyle haberleşme hürriyeti değil, yine özet hayatın gizliliğidir.
Anayasaya göre, «kanunun gösterdiği hallerde, hâkim tarafından kanuna uygun olarak verilmiş bir karar olmadıkça» haberleşmenin gizliliğine dokunulamaz. Bu sebeple, konuyu düzenleyen Ceza Muhakemeleri Usulü kanunu oldukça titiz hükümler koymuştur. Sanığa gönderilen mektuplar v.d. mersule ve telgrafların posta ve telgrafhanede zaptı da, sanık tarafından gönderilen mektup v.d.- nin zaptı da bu kanuna göre mümkündür. Ancak zabıt işlemi yalnız hâkim tarafından yapılabilir. Gerçi, gecikmede sakınca olacaksa savcı da mektup v.d. posta mersulelerini zaptedebilir, ama bunları açmadan hâkime vermek zorundadır. Açılmasına karar verilmemiş veya açılıp da alıkonması gerekmeyen haberleşme araçları âa, derhal ilgililere teslim edilir.
3832 Sayılı örfî idare kanunu ise, «Görülecek lüzum üzerine… mektup, telgraf ve sair merşuleleri […] zapt ve radyo, telefon ve telsiz gibi bilcümle muhabere vasıtalarını kontrol ve icabında tatil ve men etmek» yetkisini örfî idare makamlarına vermektedir. Kanunun bu hükmüne göre haberleşme hürriyeti, sıkıyönetim rejiminde kısıtlanıyor demektir. Anayasa, temel hak ve hürriyetlerin anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak, ancak kanunla sınırlanabileceğini belirtmekte, ancak, «kanun, kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni, sosyal adalet ve millî güvenlik gibi sebeplerle de olsa, bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz» hükmünü koymaktadır, öze dokunmaysa bir temel hak ve hürriyetin kullanılmasının engellenmesi veya esaslı şekilde zorlaştırılması halinde söz konusu olur. Sıkıyönetim, o- lağanüstü bir hukukî rejim olmakla beraber, hukukîlik niteliğini kaybetmez. Bu sebeple, haberleşme hürriyetinin özüne dokunma değil, sadece olağanüstü durum gereği olarak, geçici ve tarafsız bir kısıtlamanın, alınması gerekli tedbirlerin sınırları içinde düzenlenmiş bulunduğu kabul edilebilir. Bu bakımdan, örfî idare kanununun Anayasaya aykırı olmadığı sonucuna varmak mümkündür. Anayasanın haberleşme hürriyetine ilişkin 17. maddesinin gerekçesinde «Haberleşme hürriyeti ve haberleşmenin dokunulmazlığı dahi, bütün medenî memleketlerin anayasalarında ve 1924 Anayasasında ilân edilmiştir. Bu hürriyetin sınırlanması ve bu dokunulmazlığın giderilmesi ancak hâkim kararı ile olacaktır. Hâkimin bu yolda karar vermesi de sadece kanunda gösterilen hallere hasredilmiştir, örfî idare halinde konulacak kayıtlar mahfuzdur» denilmektedir. Anayasa, yalnız metni bakımından halkoyuna sunularak yürürlüğe girdiğine göre, gerekçenin sadece tamamlayıcı veya aydınlatıcı niteliği söz konusu olabilir. Haberleşme hürriyetine ilişkin konuda ise, anayasa gerekçesi, anayasa metninde bulunmayan bir
hususu açıkça saklı tutmaktadır. Bu sebeple konuyu, yine hak ve hürriyetlerin özüne dokunmamak, cevherini tahrip etmemek şeklinde sınırlamak gerekir. Şu halde kanun koyucu, sıkıyönetim kanunlarının hükümlerini düzenlerken de sınırsız bir düzenleme yetkisine sahip değildir,

Yorum yazın