AVRUPA BİRLİĞİNİN BALKANLAR POLİTİKASI

İÇİNDEKİLER
1.GİRİŞ……………………………………………………………………………………………………………………..3
1.1. Balkanlar’ın Jeopolitik ve Jeokültürel Konumu…………………………………………………….3
2. TEMEL KONULAR VE SORUNLAR…………………………………………………………………….4
2.1. Balkanlar’da Bölgesel Aktörler…………………………………………………………………………….4
2.2. Yugoslavya’nın Özgül Koşulları………………….…………………………………….5
3.AVRUPA BİRLİĞİ VE DÜNYA POLİTİKASI AÇISINDAN ÖNEMİ NEDİR?……….7
3.1. Balkanlar’da Küresel Aktörler……………………………………………………………………………..7
3.2. Bosna’nın Lozanı : Dayton Anlaşması…………………………………………………………………..9
3.3 Yugoslav Uyumunun Ortadan Kalkması……………………………………………………………..10
4.AVRUPA BİRLİĞİ’NİN BAĞLANTISI, İLGİSİ VE POLİTİKASI …………………13
4.1 Avrupalı Olmak Arzusuyla Balkan Kimliğinin Reddedilmesi…………..…….……..13
4.2. AT’nin “Toprak Bütünlüğü” – “Tanıma” İkilemi……………………………………14
5.AVRUPA BİRLİĞİ’NİN ETKİNLİĞİ…………………………………………………..16
5.1. Güneydoğu Avrupa İçin İstikrar Paktı………………………………………………..16
5.2. Avrupa’ya Giden Yol…………………………………………………………………………………………17
5.3. AT’nin Eylemsizliği ve ODGP…………………………………………………………………………….18
6.DEĞERLENDİRME VE SONUÇ…………………………………………………………………………..20
6.1. Batı Balkanlar Bölgesinde Demokrasinin Pekişmesi…..…………………………….20
6.2. AVRUPA BİRLİĞİ-BALKANLAR ZİRVESİ…………………………………………………….21

1.GİRİŞ
1.1.BALKANLAR’IN JEOPOLİTİK VE JEOKÜLTÜREL KONUMU
Avrasya anakıtasının steplerden Akdeniz’e inen temel kuşağını oluşturan stratejik konumuyla Balkanlar, tarih boyunca güç mücadelesine giren çeşitli imparatorluk, medeniyet ve kültürlerin karşı karşıya geldikleri bir mekan olagelmiştir. Bu durum ve dağlık coğrafi koşulların etkisi, bölgenin bugünkü çok dinli ve çok kültürlü siyasi ve demografik yapısını da açıklar. Nitekim, Doğu ve Batı Roma İmparatorluklarını birbirlerinden ayıran sınır, bugünkü Bosna-Hersek sınırları içerisinden geçmiştir. Dolayısıyla bu tarihten sonra bölge, Hıristiyanlığın iki büyük mezhebi olan Katoliklik ve Ortodoksluğun mücadelesine sahne olmuştur. Özellikle Osmanlılar’ın bölgede egemenlik kurmasıyla da iki büyük din ve kültürün, Hıristiyanlık ve İslamiyet’in karşı karşıya geldiği bir bölge olmuştur.
Aslı Türkçe olan coğrafya terimi olarak “sık ormanlarla kaplı sıradağ” anlamına gelen Balkan kelimesinin, politika sözlüklerine “binbir parçaya bölünme anlamıyla” “Balkanlaşma” olarak geçmesinin, ve dolayısıyla, bölgedeki bugünkü çalkantıların ardında böyle bir tarihi ve coğrafi gerçek yatmaktadır. Bu tarihi ve coğrafi koşullarda birbirleriyle yeterince temasa geçemeyen, birbirlerini anlayamayan bölge halklarının “ulus-devletleşme” süreci de çok gecikmiştir. Bugünkü çalkantıların bu süreci tamamlamaya dönük yüzünü de görmek gerekir.
Jeopolitik ve jeokültürel öneminin altını kısaca böyle çizebileceğimiz Balkanlar, 20. yüzyıl boyunca uluslararası ilişkilerin belli başlı bunalım alanlarından birisi olmuştur. 20. yüzyılın başlarında insanlığın o güne dek görmediği çapta bir savaş, Birinci Dünya Savaşı, bu bölgede sıkılan bir kurşunla başlamıştır. Yine 20. yüzyılın sonlarında Soğuk Savaşın sona ermesiyle yaşanan en yoğun çatışmalar, bu bölgede görülmüş ve görülmeye devam etmektedir. İkinci Dünya Savaşı ile Soğuk Savaşın bitişine kadar geçen sürede, nisbi bir istikrar içinde görülen bölgenin bu istikrarı. Soğuk Savaşın katı demirperde uygulamasının çizdiği yapay sınırların yolaçtığı yanıltıcı bir görüntüydü. Soğuk Savaş sonrası dönemin bölgede doğurduğu çok ciddi stratejik ve jeopolitik boşluk alanlarında meydana gelen küresel ve bölgesel rekabet ve bu rekabetin yolaçtığı çatışmalar, bugünden bakıldığında bu yanılsamayı çok daha anlaşılır kılmaktadır.

2. TEMEL KONULAR VE SORUNLAR
2.1. BALKANLAR’DA BÖLGESEL AKTÖRLER
Soğuk Savaş boyunca SSCB’nin etki alanı dışında kalmaya özen göstererek küresel ve bölgesel politikalar açısından özgün bir denge unsuru haline gelen Yugoslavya’nın dağılması ile bu devletin merkezi unsurunu oluşturan Sırbistan, Rusya eksenli bir politikaya yönelirken, SSCB’nin bölgedeki uyduları şeklinde hareket eden Bulgaristan ve Romanya daha bağımsız bir politika oluşturma çabası içine girmişlerdir.
Bölgede en ciddi askeri güce sahip olan (Soğuk Savaş döneminde Yugoslavya Avrupa’nın 3. büyük askeri gücüydü.) ve bu gücü denetimsiz bir biçimde Bosna ve Kosova’da kullanma eğilimi göstermiş olan Sırbistan’ın askeri gücü NATO’nun Kosova operasyonuyla belli bir düzeyin altına indirilmek istenmiştir. Operasyonun özellikle hava savunma sistemine yönelmesinin ana sebebi de budur. Çünkü bu hava savunma sistemi, ileriye dönük olarak, NATO’nun etkinliğini ve caydırıcılık gücünü tehdit edebilecek yegane unsurdu.
Soğuk Savaş boyunca Batı Bloku içinde yer aldığı için Yugoslavya ile dengeli politikalar izlemeye çalışan Yunanistan, Soğuk Savaş sonrasında Sırbistan’a yaklaşmış ve bu ülke ile özellikle Arnavutluk ve Makedonya’yı ortak bir şekilde denetlemeye dayalı politikalar geliştirmeye çalışmıştır. Yugoslavya’dan ayrılan Slovenya ve Hırvatistan, Avusturya ve Macaristan’a benzer bir konumla Balkan ülkeleri olmaktan uzaklaşarak İtalya ve Almanya’ya yaklaşan Orta Avrupa ve Adriyatik ülkeleri olma yoluna girmişlerdir.
Romanya, Tuna havzasının getirdiği avantajla güneye yönelik bir Balkan po¬litikasından çok, Orta Avrupa ile Karadeniz arasındaki köprü rolüne önem veren bir politika geliştirmeye başlamıştır.
Makedonya ve Batı Trakya konusunda Sırbistan ve Yunanistan ile ciddi çelişkileri olan ve her iki bölgede de tarihi hak iddiası taşıyan Bulgaristan, bu konularda Türkiye’ye yakın olmakla birlikte, Türk azınlığın varlığı dolayısıyla etnik haklar konusunda konjonktürel olarak Sırp-Yunan ittifakına yakın bir politika takip edebilecek olması, Bulgaristan’ın bölgesel rolüne kritik bir konum kazandırmaktadır
Kosova meselesinden en çok etkilenen ülkelerin başında gelen Makedonya, Balkan meselesinin düğüm noktasını teşkil etmektedir. Bağım¬sızlığına ve ülke bütünlüğüne karşı hem Sırbistan, hem Yunanistan, hem de Bulgaristan’dan kaynaklanan baskılar karşısında kalan Makedonya aynı zamanda ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Arnavutlar ile ciddi problemler yaşamaktadır. Bu da Makedonya’yı bölgesel dengelerin ve gücün kayış istikametine doğru tavır almaya sevketmektedir.
Makedonya ve Arnavutluk politikalarında büyük ölçüde anlaşma içinde olan Sırbistan ve Yunanistan arasındaki ittifak ile tarihi olarak kaderlerini Türkiye’nin bölgedeki ağırlığına bağlı gören ve hem Sırbistan hem de Yunanistan ile ihtilaflı ilişkiler içinde olan Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Türkiye arasındaki tabii ittifak bu meyanda belirtilebilir.
Sırbistan ile yaşadığı uzun savaş ve Dayton Anlaşması’nın Hırvatlar ve Boşnaklar arasında öngördüğü Bosna-Hersek’teki federatif yapı dolayısıyla ikinci gruba daha yakın gözüken Hırvatistan yine de bölge içi çelişkilerin Bosna’ya yansıdığı durumlarda bunalımın seyrine göre değişen esnek bir tutum takınmaktadır.
Balkanlar’daki ittifak ilişkileri konusunda son olarak, genel hatlarıyla Macar, Hırvat ve Sloven unsurların Almanya’ya; Sırp unsurların Rusya’ya; Bulgar, Rumen ve Yunan unsurların konjonktürel olarak her iki tarafa da yakın bir politika takip etmeye meyilli oldukları söylenebilir. Bu durumda ABD’nin bölgesel etkinliğini, Germen ve Slav etkinlik alanları dışında kalan unsurlara dayandırması bir zorunluluk halini almaktadır. Bunu gören ABD, ister istemez Arnavut ve Boşnak unsurları bölgenin dengeleyici aktörleri olarak devrede tutmaya çalışmaktadır.
2.2. YUGOSLAVYA’NIN ÖZGÜL KOŞULLARI
Birinci Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı olarak kurulan devletin adı, 1918 yılında Yugoslavya değiştirilmiştir. Sırpça-Hırvatça dilinde “Yugoslav” Güney Slavları anlamına gelmektedir.; “Yugoslav” ise Güney Slavların yurdu demektir. Kelime ilk kez 1839 yılında Theodor Pavloviç adlı bir Sırp tarihçi tarafından kullanılmıştır.
Güney Slav Ulusları, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler ve Bulgarlar’dan oluşmaktadır. Slav Dünyasında Polonyalılar, Çekler ve Slovaklar Batı Slavları; Ruslar, Ukraynalılar ve Belaruslar is Doğu Slavları olarak adlandırılmaktadır. Bosna Hersek’te yaşayan Boşnaklar da etnik bakımdan Slav kökenlidirler.
Parçalanma öncesinde Yugoslavya etnik yapı, dil, din/mezhep ve kültür bakımından dünyanın en karmaşık bölgelerinden arasında yer almıştır. Bu ülkede yüzyıllardan beri çoğunluğu oluşturanlar, Slav kökenli halklar olmuştur. Tito yönetimi tarafından ulus olarak tanınan ve kendilerine Yugoslavya içinde Federe Cumhuriyet kurma hakkı verilen halklardan Sırp, Hırvat, Sloven, Karadağlı, Makedon ve İlliryalılara dayanan Arnavutların bölgedeki varlığı ise Slavlardan çok daha geriye, M.Ö.725’lere kadar uzanmaktadır.
Tito yönetimi tarafından “ulus” kimlikleri tanınanların dışında kalanlar, 1991 yılında ülke nüfusunun yüzde 10’unu oluşturmakta ve genelde Sırbistan içerisinde ve ona bağlı özerk bölgeler olan Voyvodina ve Kosova’da yaşamaktaydılar. Tito yönetimi tarafından “milliyet” olarak tanınan azınlıklar Arnavutlar, Macarlar, Bulgarlar, Çekler, Çingeneler, İtalyanlar, Romenler, Rutenler, Slovaklar ve Türkleri içine almıştır. Bunların dışında kalan ulusallık ve etnik gruplar ise Avusturyalılar, Grekler, Yahudiler, Almanlar, Polonyalılar, Ukraynalılar, Ulahlar ve kendilerini Yugoslav olarak adlandıranlar şeklindedir.
Dil bakımından yapılan ayrım esas alındığında Sırplar, Hırvatlar ve Bosna Müslümanları aynı dili (Sırpça-Hırvatça) konuştuğu, buna karşılık Makedonların ve Slovenlerin ayrı ulusal dillere sahip oldukları anlaşılmaktadır. Makedon ve Slovenler bakımından dil, ayrı ulus kimliğinin dayanağını oluşturmuş ve onları diğerlerinden ayırmıştır. Sırpça-Hrvatça dilinin yazımında Sırplar Kiril Alfabesini, buna karşılık Boşnaklar ve Hırvatlar ise Latin alfabesini kullanmaktadırlar.
Sırp, Hırvat ve Bosnalı Müslümanlar arasında ulusal kimliğin oluşmasında tarihsel geçmiş ve gelenkelerin dışında din/mezhep ayrımı önem taşımaktadır. Bosna Hersek’te yaşayan Boşnakları diğerlerinde ayıran din farklılığıdır; Boşnaklar, 15.yüzyılda Müslümanlığı benimsemişlerdir. Buna karşılık Hırvatlarla Sırplar arasındaki temel ayrım mezhep farklılığına dayanmaktadır. Slovenler ve Hırvatlar Katolik, buna karşılık Sırplar, Karadağlılar ve Makedonlar Ortodoks mezhebindendir.
Bir azınlık mozaiği görünümünde olan Yugoslavya’da “etnik uyum” 1980 yılında Tito’nun ölmesiyle birlikte bozulmuştur. Sırpların ve Hırvatların ardından Yugoslavya’nın en kalabalık ulusunu oluşturan Arnavutlarının 1980’lerin başında Cumhuriyet statüsü kazanmak için Kosova’da başlattığı eylemler, Tito’nun döneminde “uyuklayan” milliyetçi akımların Yugoslavya genelinde alevlenmesine neden olmuştur. Geleceklerini Batıda gören Slovenya ve Hırvatistan ayrılıkçı milltiyetçiliği benimserken, Federal Ordu’nun desteğini de arkasına alan Sırplar, Yugoslavya genelinde hegemonya kurma hevesine kapılmıştır.
3.AVRUPA BİRLİĞİ VE DÜNYA POLİTİKASI AÇISINDAN ÖNEMİ NEDİR?
3.1. BALKANLAR’DA KÜRESEL AKTÖRLER
Balkanlar, Soğuk Savaş dönemi boyunca iki kutuplu sistemin bir yansıması olarak bölgesel dengelerden daha çok küresel dengelerden etkilenen bir konumda idi. Soğuk Savaş sonrası dönemde de bölge, uluslararası sistemin ve bu sistemin merkezindeki güçlerin nüfuz mücadelesinden en çok etkilenen bölgelerin başında gelmektedir. Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemin bölge açısından en önemli sonuçlarından birisi bölgenin iç dinamiklerinin ve karmaşık etnik, dini yapısının da bütün çelişkileriyle ortaya çıkması ve bölgesel politikaları doğrudan etkileyecek şekilde devreye girmesidir. Bu durum küresel büyük güçlerin bölge üzerindeki ilgilerinin azaldığını değil, aksine arttığı anlamına gelir. Yalnız artık bölgesel ve mahalli güçler de oyunun içine çekilerek, bölgenin iç çelişkileri kullanılarak oyun çok daha karmaşık bir hal almıştır.
Bölgede Soğuk Savaş sonrasında gözlenen bir başka değişim olarak denebilir ki Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu yapısı içinde birbirinden kopuk gibi görünen Ortadoğu ve Balkanlar arasında Soğuk Savaş sonrası dönemde ciddi bir karşılıklı etkileşim ortaya çıkmıştır. Artık Ortadoğu’daki bunalımlar Balkanlar’a yansırken, Balkanlar’daki dengeler Ortadoğu’yu daha doğrudan etkilemektedir. Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesi, Ortadoğuda’ki ittifak arayışlarının Balkanlar’da yeni dengeler doğurması bu etkileşimi açıkça göstermektedir. Denilebilir ki Soğuk Savaş sonrası dönemde artık küresel ve bölgesel güçlerin birbirinden bağımsız bir Balkanlar ve Ortadoğu politikası yoktur; merkezinde Doğu Akdeniz’in olduğu bir Ortadoğu-Balkanlar politikası vardır.
Bu genel değerlendirmenin ardından küresel güçlerin bölge politikalarına Bosna, Kosova ve Makedonya gibi bunalımları da göz önüne alarak kısaca baktığımızda şu noktaların altını çizebiliriz:
Bilindiği gibi, Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından çıkan Körfez Savaşı ile ABD, gerek küresel, gerekse bölgesel dengelerin nihai belirleyicisi olduğunu tescil etmeye yönelik bir Yeni Dünya Düzeni fikrini ortaya atmıştı. Bu fiili üstünlüğü kabul etmek zorunda kalan Almanya öncülüğündeki Avrupalı güçler ise, bir taraftan, Oslo Süreci ve Madrid Konferansı gibi diplomatik karşı hamlelerle Ortadoğu Barış Sürecini Avrupa eksenine çekmeye çalışmış; diğer taraftan da Yugoslavya’nın dağılma sürecininin düğmesine basarak Balkanlar ve Doğu Avrupa’nın kendi etki alanında olduğunu göstermek istemiştir. Büyük güçler arasındaki bu parçalanma Körfez Savaşı süresince kullanılan ve Yeni Dünya Düzeni söyleminin fikri altyapısını oluşturan değerlerin yıpranmasına yol açmış ve reelpolitik unsurlar uluslararası sistem üzerindeki etkisini göstermiştir. Özellikle Bosna, bu anlamda bir şok etkisi yapmış ve uluslararası sistemin güç merkezlerinin Müslüman topluluklar söz konusu olduğunda çifte standart uyguladığı konusundaki kanaatler İslam Dünyası’nda oldukça yaygınlaşmıştır.
Yugoslavya’nın dağılma süreci ile birlikte etki alanını Slovenya ve Hırvatistan üzerinden Adriyetik’e doğru genişleten Almanya’nın bu konumu ayrıca Avrupa içi dengeleri de harekete geçirmiştir. BM Güvenlik Konseyi kararı ile devreye giren İngiliz-Fransız bloku, klasik Germen-Slav rekabetini dengeleyen üçüncü bir unsur olarak Bosna’daki statünün Sırbistan lehine devamını sağlayan müdahale karşıtı bir politika takip etmeye başlamıştır. Avrupa’da artan Alman etkisinden kaygı duyan İngiliz-Fransız bloku risk üstlenmeksizin bunalımı uzun döneme yayarak dondurma taktiğini izlemiştir. Rusya’nın desteğini de kazanan bu politika Bosna’daki katliamın iki yıl süre ile seyredilmesi sonucunu doğurmuştur.
Balkanlar’daki bu hareketlenmenin özellikle de Bosna bunalımının uluslararası sistem üzerinde çift yönlü bir etkisi olmuştur. Bir taraftan, Körfez Savaşı ile başlayan ve Yeni Dünya Düzeni söyleminin fikri altyapısını oluşturan değerler reelpolitik gelişmeler karşısında aşınırken; diğer taraftan, Bosna bunalımını son derece etkin bir diplomasi için kullanan ABD, böylece hem Avrupa’nın bunalım çözme ve güç kullanma konusundaki iç zaaflarını ortaya koymuş, hem de ABD ve NATO olmaksızın Avrupa’nın iç güvenlik meselelerinin çözülemeyeceğini göstererek fiili olarak bölgeye girme şansı elde etmiştir. Dayton sürecinden sonra da AB’nin ekonomik etki alanının yayıldığı her bölgede NATO veya doğrudan ABD bir güvenlik unsuru olarak girmeye başlamış ve yeni bir barış misyonu üstlenmiştir.
3.2. BOSNA’NIN LOZANI : DAYTON ANLAŞMASI
Bosna tüm dünyada yeni dünya düzeni için simgesel mânâda önemli bir ülkedir. Burada Doğu ile Batı, İslam ile Hıristiyanlık, Katoliklik ile Ortodoksluk, Katoliklik ile İslam, İslam ile Ortodoksluk buluşur. Bu şekilde birbirine karşı üç unsurun, Katolik Faşizmi, Ortodoks Tüm Slavcılık ve İslamın buluştuğu Bosna, medeniyetler çatışması veya barışı konusunda ve baskın bir din veya milliyetin ağırlıkta olan bir çokuluslu — çok dinli siyasi yapının kurulup kurulamayacağında dünyanın en güzel ve müsait deney alanı olmuştur.
Bu nedenle 1995 Dayton Anlaşması’nda hedeflenen de çok uluslu, çok dinli, çok toplumlu bir model oluşturmaktı. Yapılan iş, bu şekilde üç unsuru bir araya getirerek bir devlet kurmaktı. Dayton Anlaşması Bosna’da hakim unsurlardan birinin diğerine baskınlık kurmasına müsaade etmiyordu. Yani temelde çoğunluk olan müslüman Boşnakların hakimiyetini engelliyordu.
2000 yılında Bosna-Hersek’te de bir seçim gerçekleştirildi. Ancak Dayton Anlaşması’nın Bosna-Hersek topraklarını üçe bölmesi sebebiyle Boşnakların oylarının ağırlığı seçimlerde çok fazla kendini hissettiremiyordu. Bosna’yı tanımlaması güç bir politik varlık haline getiren Dayton Anlaşması; hem büyük güçlerin bu tip meselelerde nasıl bir çözüm ürettiklerini, hem de bu çözümün bu güçler arasındaki dengeleri nasıl yansıttığını yakından görme imkanını verir. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki; Dayton Anlaşması nihai bir çözüm değil, küresel rekabetin, bölgesel bunalım alanlarına yayılmasını kontrol eden geçici bir bunalım erteleme operasyonu olarak görülmelidir. Çünkü bu¬ yandan Sırp tarafı, tarihte hiç bir dönemde Bosna’da bir Sırp devleti olmadığı halde, Republika Sırpska tanımlaması ile tam bir otonom statü temin ederken, diğer yandan Müslüman-Hırvat tarafı bir federasyon olmanın bütün çelişkilerini barındıran bir nitelik arzetmektedir. Bu anlaşma ile Bosna-Hersek, eski Yugoslavya’nın bütün iç çelişkilerini barındıran ve yeni bunalımlara açık bir çatışma alanı haline, hem de Müslümanların diplomatik ve askeri pozisyonunu Hırvat faktörü ile denetim altına alınarak, getirilmiş bulunmaktadır.
Sırbistan’daki Müslüman topluluklar konusunda gerekli garantileri almaksızın Bosna’daki Sırplara özel cumhuriyet statüsü verilmesi, bölgedeki Müslümanların durumunu önemli ölçüde zaafa uğratmıştır. Zaten, Hırvatlar ve Sırplar kendilerinin güvenliklerini Hırvatistan ve Sırbistan ile bütünlük içinde değerlendirmektedirler. Buna mukabil Orta Bosna’da temerküz eden Müslümanlar deniz bağlantısı itibarıyla Hırvatlar, kara bağlantısı itibarıyla da Sırplar tarafından kuşatılmış durumdadırlar.
Bu noktada Kosova meselesinin nasıl çözüleceği de büyük önem taşımaktadır. Zira Kosova, Boşnak nüfusun çoğunlukta olduğu Bosna – Sancak ekseni ile Arnavut nüfusun çoğunlukta olduğu Makedonya – Arnavutluk ekseni arasındaki irtibatın merkezi coğrafyasını oluşturmaktadır. Kosova’nın tasfiyesi kuzeydeki Boşnak unsuru bir Orta Avrupa azınlığı haline dönüştürürken, Arnavutları Balkanlar’a yayılan etnik bir grup olmaktan çıkarıp Adriyatik’e sıkışmış bir topluluk haline getirecektir. Sancak ve Kosova ile Bosna arasındaki bağlantıyı koparmak, Boşnakları Hırvatların, Sancak ve Kosova’yı ise tamamıyla Sırpların etki alanına terk etmek demektir.
Makedonya’da patlak veren çatışmalar da dahil Balkanlar’daki birçok meselenin ardında böylesine stratejik bir önemde bulunan Kosova’nın resmi statüsünün henüz belirlenmemiş olması yatmaktadır. Bu stratejik yönüyle Kosova ve Arnavut meselesi, Bosna bunalımından çok daha fazla bölgesel olarak yayılabilecek bir nitelik taşımaktadır. Gerçekten de Makedonya’da görülen çatışmalar. Türkiye dahil, bölge ülkeleri tarafından kaygıyla izlenmektedir. Çünkü Makedonya bünyesinde ortaya çıkabilecek bir hareketlenme ve değişme; Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk ve Türkiye’yi doğrudan içine çekebilecek sonuçlar doğurabilme potansiyeli taşımaktadır. Ancak Makedonya meselesinin etkilendiği bu küresel ve bölgesel boyutlar, Makedonya’nın içinden kay¬naklanan bazı problemleri, yani Makedonya’da şu anda azınlık kabul edilen unsurların demokratik ve insani haklarını görmezlikten gelmemizi gerektirmez.
Zaten Makedonya’nın Balkanlar için bu kilit durumunu gören Sırbistan, NATO harekatından önce Kosova’da yaptıklarıyla ‘”Arnavut Meselesi”ni bir Yugoslavya ve Sırbistan meselesi olmaktan çıkararak genelde bir Balkan, özelde de bir Makedonya meselesi haline dönüştürecek bir göç dalgası oluşturmaya gayret etmiştir.
3.3 YUGOSLAV UYUMUNUN ORTADAN KALKMASI
Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan faktörlerin başında 1974 anayasası ile kurulan dengenin bozulması gelmektedir. Sırbistan Parlamentosu’nun 1989 yılında Kosova ve Voyvodina’nın özerklik statülerini ortadan kaldırması bu yönde atılan ilk adım olmuştur. Sözkonusu kararın ardından Kosova ve Voyvodina’nın 8 kişilik Federal Başkanlık Konseyi’nde temsili devam etmiş; buna karşılık oylamalarda Sırbistan’dan bağımsız hareket etme iktidarı ortadan kalkmıştır. Karadağ Cumhuriyeti’nin her koşulda Sırbistan ile birlikte hareket ettiği dikkate alındığında, Sırpların 8 kişilk Federal Başkanlık Konseyi’nde oyları 4’e yükselmiş, böylece Sırbistan’ın istemediği bir kararın Konsey’den geçmesi olanak dışı hale gelmiştir.
Sırbıstan’ın Federasyondan izin almadan gerçekleştirdiği değişikliğin ardından Eylül 1989’da Slovenya Meclisi, kendi anayasasında değişiklik yaparak bir yıl sonra çok partili seçim yapma kararı almıştır. Kısa bir süre sonra benzeri bir karar, Hırvatistan Parlamentosu tarafından kabul edilmiştir.
Cumhuriyetler ile Federasyon arasındaki sorunları ele almak üzere, 1990 Ocak-Şubat aylarında toplanan Yugoslavya Komünist Partisi 14.Olağanüstü Kongresi’nde görüş ayrılıkları giderilememiş, ancak çok öenmli bir karar alınmıştır: Yugoslavya Komünist Partisi’nin “öncü rolüne ve iktidar tekeli”ne son verilmiştir. Kararın ardından Slovenya, gevşek bir federasyon, Pazar ekonomisi ve parlamenter demokrasi önermiştir. Ancak Sırbıstan’ın tam aksi yönde ortaya koyduğu katu tutum uzlaşma zeminini yok etmiş ve Sloven delegeler Kongreyi terk etmişlerdir. Yugoslavya Komünist Partisi’nin tasfiyesi anlamına gelen kararın ardından Cumhuriyetlerde, daha önceden kurulmuş olan milliyetçi partilerin faaliyetleri hız kazanmıştır.
Öte yandan Cumhuriyetlerin Parlamentolarında birbiri ardına egemenlik kararı alınmış, sözkonusu kararlarda Cumhuriyetlerin Federasyondan bağımsız hareket etmeye haklarının bulunduğu vurgulanmıştır. Böylece Cumhuriyetlerde hem devletin hem hükümetin temsilcisi olan Komünist Partinin yerel örgütlerinin etkinliği ortadan kalkmıştır. Ayrıca Federal Ordu’nun gücü tüm bu gelişmeler nedeniyle olumsuz yönde etkilenmiştir.
Yugoslavya’da çözülmeyi hızlandıran bir başka faktör, 1990 yılında yapılan seçimler olmuştur. Nisan ve Mayıs aylarında Hırvatistan ve Slovenya’da, Kasım ayında Makedonya’da ve Aralık ayında da Sırbistan ve Karadağ Cumhuriyetlerinde seçimler yapılmıştır. Karadağ ve Sırbistan’da eski Komünistler, Hırvatistan, Slovenya ve Makedonya’da yeni kurulan milliyetçi partiler seçimleri kazanmışlardır. Kosova Arnavutları seçimleri boykot ederken, Bosna Hersek’te Sırp, Hırvat ve Boşnakların milliyetçi partileri arasında koalisyon kurulmuştur.
Seçimlerin ardından Yugoslavya’nın temel gündemi siyasal sistemin yeniden yapılanması olmuştur. Bu çerçevede Hırvatistan ve Makedonya, Yugoslav Federal sisteminde reform yapılması görüşünü savunurken, Sırbistan reformların parçalanmaya yol açacağını, bundan kaçınmak için merkezi yönetimini güçlendirilmesi gerektiği ileri sürmüştür. Öte yandan Sırpların tezini destekleyen Federal Ordu, 1974 Anayasası’nın 240.maddesinin kendisine “anayasa ile kurulmuş sosyal düzeni koruma” görevini verdiğini belirtmiştir.
Sırbistan’ın statükocu tavrı, Hırvatistan ve Slovenya’da ayrılıkçı eğilimleri daha da güçlendirmiştir. Özellikle Federal Ordu’nun Sırbistan ve Slovenya seçimlerine müdahale etme teşebbüsü, adı geçen Cumhuriyetleri yeni arayışlara itmiştir. Subay kadrosunun büyük çoğunluğunu Sırp ve Karadağlıların oluşturduğu Federal Ordu, seçimlerin ardından ordu depolarından Cumhuriyetlerdeki polis gücüne gönderilen silah ve cephane sevkiyatını durdurmuştur. Ordunun yerel emniyet güçlerini karşısına alması, Hırvatistan ve Slovenya’yı dışarıdan silah tedarik etmeye itmiş, adı geçen Cumhuriyetler kendi savuna ve güvenlik birimlerini yeniden oluşturmuşlardır.
1991 Nisan ayında Hırvatistan ve Slovenya, Yugoslavya Federasyonu yerine “egemen devletler birliği” adı altında yeni bir çatı kurulması teklifini ortaya atmışlardır. Buna karşılık Miloseviç, Yugoslavya’nın ancak “merkezileşmiş bir yapı içinde eşit cumhuriyetler ve halklar birliği” modeline esenliğe çıkacağını öne sürmüştür. Bu iki öneriyi uzlaştıran Makedonya ve Bosna Hersek ise “egemenlik hakları tanınmak kaydıyla Cumhuriyetler arasında yeni bir birlik” kurulması görüşünü dile getirmişlerdir. Federal Ordu desteğini de arkasına alan Sırbistan, kendi çözümünü açıklamıştır: “Yugoslavya genelinde Sırplar tek bir devlet altında yaşayacaktır. Sırpları herhangi bir yerde azınlık durumuna getirecek tüm çözümlere Sırbistan karşıdır.” Öte yandan Hırvatistan ve Bosna Hersek’te yaşayan Sırplar, Sırbistan’ın kışkırtmasıyla 1990 sonlarından itibaren çoğunlukta bulundukları yerlerde “özerk bölgeler” ilan etmeye başlamışlardır.
Fiilen dağılma sürecine giren Yugoslavya’da Sırpların katı tutumu gelişmeleri daha da hızlandırmıştır. 1991 Temmuz ayında Hırvatistan temsilcisi Stipe Mesiç’in Kollektif Devlet Başkanlığına atanmasını Sırbistan veto etmiştir. Bu olayla birlikte patlak veren anayasal bunalım, Yugoslavya’yı bir arada tutmanın fiilen mümkün olmadığını ortaya koymuştur.
4. AVRUPA BİRLİĞİ’NİN BAĞLANTISI, İLGİSİ VE POLİTİKASI
4.1. AVRUPALI OLMAK ARZUSUYLA BALKAN KİMLİĞİNİN REDDEDİLMESİ
1990’lı yıllar boyunca AB’nin Doğu Avrupa’ya yönelik genişleme süreci devam ederken, bunun paralelinde söz konusu genişlemenin nereye kadar devam etmesi gerektiği hususunda, günümüzde de devam eden tartışmalar yaşanmıştır. Bu tür tartışmalar yaşanırken, Batı Balkanlar, Avrupa Birliği’ne üyelik kuyruğunun sonunda bile yer almıyordu. Kuyruğa geçmemiş olsalar dahi, 1990’lı yıllar boyunca Batı Balkan ülkeleri, tarihi, kültürel ve coğrafi faktörlerden yola çıkarak, kendilerini Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olarak göstermeye çalışmışlardır. Bu hususta da eski Yugoslavya ülkeleri arasında ciddi bir zıtlaşma yaşanmıştır. Örneğin Slovenya, Avrupa Birliği içinde kendine bir yer edinmeye çalışırken, “ben Avrupalıyım, Hırvatistan ise değildir” mesajını vermekteydi. Dolayısıyla birliğin genişlemesi Slovenya’nın üyeliği ile sonuçlanacak, Slovenya’nın doğusunda yer alan bütün eski Yugoslavya ülkeleri ise birlik dışında tutulacaktı. Benzer söylemleri Hırvatistan Sırbistan’a karşı, Sırbistan ise Bosna’ya karşı ifade ediyordu. Kısacası bu ülkeler kendi “Avrupalılıklarının” altını çizerken, komşu ülkelerinin “Balkanlı” kimliğini ön plana çıkarıyorlardı. Buradaki anlayışa göre, Balkan kimliği Avrupa kimliğinden farklıdır, dolayısıyla Balkan kimliğine sahip olanların Avrupa Birliği içerisinde yeri yoktur.
Günümüzde Batı Balkan ülkelerine baktığımız zaman, Hırvatistan hariç, böyle bir retorikten önemli ölçüde vazgeçtikleri görülmektedir. Hırvatistan Balkanlı olma kimliğini hâlâ açık bir şekilde inkar etmekte ve Balkanlılığı bir çeşit “geri kalmışlık” unsuru olarak algılamaktadır. Bu yüzden Hırvatistan “Orta Avrupalı” kimliğini ortaya çıkarmakla, bir an önce Avrupa Birliği’nin üyesi olmaya çalışmaktadır. Bölgedeki diğer ülkeler ise her ne kadar “Balkan” kelimesi yerine “Güneydoğu Avrupa” ifadesini kullanmayı tercih ediyor iseler de, Avrupa yolunda ilerleme kaderlerinin önemli ölçüde birbirlerine bağlı olduğunu hissetmektedirler. 1995’ten sonra AB’nin Batı Balkanlar’a yönelik benimsediği “bölgesel yaklaşımın” böyle bir bilincin şekillenmesinde önemli rol oynadığı söylenebilir. AB, Batı Balkanları işbirliğine zorlamakla bir taraftan bölgede kalıcı bir istikrarı hedeflemiş, diğer taraftan da kendi güvenliği açısından önlemler almıştır.
4.2. AT’NIN “TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ” – “TANIMA” İKILEMI
AT Yugoslavya bunalımının ilk aşamasında kararsız bir tutum sergilemiştir. 1991 Haziran ayında Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık ilan etmesinin hemen ardından Federal Ordu’nun müdahalesi ile çatışmalar başladığında AT bir açıklama yaparak “Yugoslavya’nın toprak bütünlüğü”nü desteklediğini bildirmiştir. AT; Yugoslavya krizinin Hırvatistan-Sırbistan çatışmaları şeklinde cereyan eden birinci aşamasında bir yandan gözlemci göndererek durumu kontrol etmeye, öte yandan savaşan taraflar arasında arabuluculuk yapmaya özen göstermiştir. Bu önlemlerin etkili olmadığı ortaya çıkınca, ekonomik yaptırım kararlarının uygulanması tartışmaya açılmıştır.
Federal Ordu desteğindeki Sırpların Hırvatistan’a saldırması ile 1991 ortasında başlayan çatışmalar aralıklarla devam ederken AT’nin önerisi ile savaşan taraflar 5 Kasım’da Lahey Barış Konferansı’nda bir araya gelmiştir. Bu arada İngiltere eski Dışişleri Bakanı Lord Carrighton, AT adına arabulucu olarak görevlendirilmiştir. Konferans’ta AT’nin Yugoslavya’yı oluşturan Cumhuriyetlerin mevcut sınırlarının uluslararası sınır olmasını öngören siyasal çözüm önerisi, ekonomik yaptırım tehditlerine rağmen Sırbistan tarafından kabul edilmemiştir. Sırp yönetimine göre AT planı, Sırbistan dışında kalan Sırpların otonomisi için gerekli garantiler içermemektedir. Sırp liderliği tarafından hazırlanan alternatif “Mini Yugoslavya” önerisi ise Sırbistan ve Karadağ’ın dışında Federasyon içinde kalmak isteyen herkesi, özellikle de Hırvatistan ve Bosna Hersek’teki Sırp otonom bölgelerini kapsamıştır. Konferansta bir uzlaşma sağlanamaması üzerine, AT tarafından diplomatik çabalara ek olarak ekonomik yaptırımların uygulanması kararı alınmıştır.
Öte yandan Konferansın ardından çatışan taraflar arasında tampon bölge oluşturulması ve buralara barış gücü askeri yerleştirilmesi önerilmiştir. Bu konuda AT tarafından bir eylemde bulunulmazken çatışmaların yoğunlaşarak devam etmesi üzerine BM Güvenlik Konseyi, Kasım ayı sonunda Yugoslavya’ya barış gücü gönderme kararı almıştır. Öte yandan 12 Kasım 1991’de Avrupa Siyasi İşbirliği çerçevesinde konu tartışılmış ve AT Yugoslavya’ya ekonomik yaptırım kararı almıştır. Sözkonusu kararın içeriği şu şekildedir:
o Yugoslavya’nın AT ile imzalamaya hazırlandığı ticaret ve işbirliği anlaşmasının dondurulması
o Tekstil limitlerinin düşürülmesi
o Yugoslavya’nın PHARE programından yararlanan ülkeler listesinden çıkarılması
o G-24 forumundan Yugoslavya’nın çıkarılması
o Silah ambargosu ve petrol ambargosu için BM’ye çağrı yapılması
Yaptırımlar nedeniyle Yugoslavya’nın ekonomik kaybı 650 milyon dolar ila 1.2 milyar dolar arasında değişmiştir. Yugoslavya ile AT arasında 1991-1995 yıllarını kapsayan 807 milyon ECU değerindeki üçüncü mali protokol ve PHARE programında Yugoslavya’ya tahsis edilen 100 milyon ECU iptal edilmiştir.
AT, 1991 Kasım Aralık aylarında çatışmalardan etkilenen sivil nüfusa 14.6 milyon ECU insani yardım yapmıştır.
AT’nin tüm Yugoslavya için uygulamaya koyduğu ekonomik yaptırımlardan saldırgan taraf olan Sırpların dışında saldırıya uğrayanlar da olumsuz etkilenmesi üzerine 12 Aralık 1991’de Sırbistan ve Karadağ dışında kalan Cumhuriyetler için yaptırımları kaldırmıştır.
Yugoslavya krizinde AT için dönüm noktası Vukovar kentinin düşmesi olmuştur. Kentin Sırpların eline geçmesinden sonra 16 Aralık’ta AT tarafından yapılan açıklamada “koşulların oluşması halinde, Yugoslavya’dan ayrılan Cumhuriyetlerin 15 Ocak 1992’den itibaren tanınabileceği” ifade edilmiştir. Bu çerçevede bağımsızlık ilan eden Cumhuriyetlerin tanınma yeterliliklerini saptamak için Fransız Hukukçu Robert Badinter başkanlığında bir komisyon kurulmuştur. Komisyonun görevi, bağımsızlık ilan eden ülkelerin ekonomik yeterliklerini ve insan hakları ve demokrasi bakımından içinde bulundukları durumu saptamak olarak belirlenmiştir.
Almanya’nın 23 Aralık 1991’de önceden bağımsızlık ilan eden Hırvatistan ve Slovenya’yı tanıması, hem Yugoslavya’nın çözülmesinin geri dönülmez bir noktaya ulaştığını ortaya koymuş, hem de AT ortak dış politikasının zayıflığını göstermiştir. Slovenya ve Hırvatistan’ın tanınması için Badinter Komisyonunun raporu bile beklenmemiştir. Almanya’nın bu tutumunun gerisinde iç politikaya yönelik beklentiler yanında, küresel liderlik talebi ve AT içinde ağırlığını ortaya koyma niyeti rol oynamıştır. Almanya’nın tanıma kararında ayrıca savaşın yarattığı göçmen dalgasından kurtulma gibi bir yanlış beklenti de rol oynamıştır. Almanya Dışişleri Bakanı Gencher, tanımanın Sırp saldırılarını sona erdireceğini öne sürmüştür. Ancak gelişmeler tam aksi yönde olmuş, tanıma kararının ardından Yugoslavya’daki çatışmaların şiddeti daha da artmış ve çatışmalar daha geniş bölgelere yayılmıştır. Almanya’nın ardından 15 Ocak 1992’de AT, Slovenya ve Hırvatistan’ı tanımıştır. Böylece, krizin başladığı dönemde “Yugoslavya’nın toprak bütünlüğü” politikasını savunan AT, reelpolitik gelişmelerin etkisi ile bağımsızlık ilan eden Yugoslavya Cumhuriyetleri tanımaya başlamıştır. Hırvatistan ve Slovenya’nın ardından AT, 17 Nisan 1992’de Bosna Hersek’i tanımıştır. Ancak Yunanistan’ın isim itirazı nedeniyle Makedonya’nın tanınmasında gecikme olmuştur.

5.AVRUPA BİRLİĞİ’NİN ETKİNLİĞİ
5.1. GÜNEYDOĞU AVRUPA İÇIN İSTIKRAR PAKTI
Avrupa Birliği, Balkanlar’a barış ve istikrar getirilmesine kararlıdır ve ana hedefi, bölge ülkelerini Avrupa’nın politik ve ekonomik ortamıyla bütünleştirmektir. Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ve eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya’yı içine alan ‘istikrar ve ortaklık süreci’ AB’nin bu alandaki başlıca politika aracıdır. Bu süreç, her bir katılımcının gereksinmelerine göre tasarlanmış olup, ekonomik ve malî yardım, işbirliği, politik diyalog, bir serbest ticaret alanı hedefi, AB mevzuatına ve uygulamalarına yaklaşılması ve adalet ve içişleri gibi konularda işbirliği içerir.
Bu süreç, ilgili ülkelere, uzun dönemde AB ile bütünleşme perspektifini sunmaktadır – AB ile ilişkilerinde tarihsel bir dönüm noktasıdır. Fakat önce bu ülkelerin kendileri çaba isteyen bir takım politik ve ekonomik koşulları yerine getirmeli ve kendi aralarında ticareti ve işbirliğini arttırarak AB örneğini takip edebileceklerini göstermelidirler. Birlik, söz konusu beş ülkeye büyük miktarda malî ve teknik yardım sağlamaktadır. 1991-1999 döneminde, bölgeye 4,5 milyar euro’dan fazla ödeme yapılmıştır.
Birlik, kendi bölgesel bütünleşme örneğinin bölgedeki ülkeler için bir model olabileceğine inanmaktadır. Haziran 1999’daki Köln zirvesinde, AB önderleri, Güneydoğu Avrupa İçin İstikrar Paktı’nı kabul ettiler. Bütün tarafları bir araya getiren pakt, istikrar ve ortaklık sürecini tamamlamakta ve yeni işbirliği şekillerinin oluşturulmasına ve uluslararası topluluktan pratik ve malî destek sağlanmasına yardım etmektedir. İş ve çevre alanlarında bölgesel işbirliği inisiyatifleri, yolsuzluğa ve örgütlü suça karşı mücadele, etnik ayrımcılığın yok edilmesi, güvenlik sektöründe reform ve medyanın bağımsızlığı üzerinde yoğunlaşmaktadır.
5.2. AVRUPA’YA GİDEN YOL

Haziran 2000’de Santa Maria de Feira’da yaptığı toplantıda, AB Konseyi, bölgedeki bütün ülkelerin Birlik’in “potansiyel adayları” olduklarını kabul etti. Bu perspektif, her ülkeye, reform temposunu hızlandırmak ve yasalarını ve yapılarını Avrupa Birliği ile uyumlulaştırmaya başlamak için yardım etmelidir. Pek çok alanda, aday ülkeler ile katılım öncesi süreçte kazanılan deneyim, Batı Balkan ülkelerine uzmanlık ve bilgi aktarılmasında yararlı olacaktır.

AB’nin Batı Balkanlar’daki politikası için çerçeveyi oluşturan İstikrar ve Ortaklık süreci, şimdi bölgede daha iyi anlaşılmakta ve “Avrupa’ya giden yol” olarak görülmektedir. Siyasal diyalog, kapsamlı ticaret liberalleşmesi, önemli mali yardım ve ekonomik ve sosyal hayatın pek çok sahasında yakın işbirliği öngören bu çerçeve, her ülkenin, Birlikten teknik ve mali yardım ile kendi temposunda ilerlemesine izin vermektedir.

Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti ile bir İstikrar ve Ortaklık Anlaşması için yapılan müzakereler, tamamlanmak üzeredir. Ocak 2000’de ülkede yapılan seçimlerden sonra yeni liderliğin sergilemiş olduğu demokratik değerlere bağlılığı ve uygulanmakta olan kapsamlı yapısal reformları takdir eden Komisyon, Hırvatistan ile müzakereler açılmasını da teklif etmiştir. Arnavutluk hükümeti, müzakereler açılması imkanı konusunda Komisyon’un raporuna yanıt olarak, gerekli hazırlayıcı reformları başlatmak üzere Komisyon ile yakın bir işbirliği içindedir. Genel uluslararası topluluğun desteğiyle, Komisyon, bir istikrar ve ortaklık anlaşması müzakere edilmesinin koşullarını yaratmak için Bosna-Hersek’in uygulamaya koyması gereken tedbirleri belirlemiştir.

Sırbistan halkı, izolasyona son vermeyi de Avrupa rotasına dönmeyi kararlaştırdı. Bu çok önemli karar, bütün bölgeye istikrar ve refah gelmesine yardım edecektir. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ile bir İstikrar ve Ortaklık Anlaşması’na doğru ilerlemenin yollarını incelemek için çalışma başlatılmıştır. Geçen yıl boyunca, Birlik, demokrasi ve reform tercihini sürdürmekte ona yardım etmek için Karadağ’a siyasi ve mali destek sağlanmasında da aktif olmuştur. Kosova’da, Avrupa Birliği esas olarak Avrupa Yeniden İnşa Ajansı yoluyla, yeniden inşa çalışmalarında önde gelen sivil donör olmuştur. Birleşmiş Milletler idaresinde AB ayağı olan UNMIK(United Nations Interim Administration Mission in Kosova)’e katılımı yoluyla, bölgenin gelecekteki ekonomik yapılarıyla ilgili politikanın biçimlendirilmesine de yardım etmiştir.

5.3. AT’NİN EYLEMSİZLİĞİ VE ODGP

Eski Yugoslavya’da patlak veren çatışmaların ilk evresinde AT ülkeleri arasındaki temel tartışma çatışmalara ne şekilde müdahale edileceği üzerinde yoğunlaşmıştır. AT, 1991 yazında Avrupa Topluluğu Gözlemci Misyonu adıyla silahlı olmayan güçlerden oluşan ateşkes denetleme birimi oluşturmuştur. Gözlemciler, ateşkes anlaşması uygulamalarını denetlemenin dışında çatışan taraflar arasında arabuluculuk yapmaya çaba göstermişlerdir. Ancak savaşın yayılması ve sürekliliği karşısında Fransa, askeri güçle müdahale seçeneğini ortaya atmıştır. Fransa tarafından 1992 Ağustos ve Eylül aylarında BAB üyelerine yapılan çağrıda, çatışma bölgelerine ateşkesi denetlemek üzere BAB barış gücü gönderilmesi istenmiştir. Ancak bu öneri diğer üyeler tarafından kabul görmemiştir. İngiltere, bunun kritik bir karar olacağını, geniş kapsamlı bir hazırlık yapılmadan gönderilecek gücün kaosa yol açacağını bildirmiştir.
Bu arada Fransa’nın önerisi ile oluşturulan bir çalışma grubunda BAB’ın müdahale seçenekleri belirlenmiştir. Avrupa gözlemcilerine lojistik destek öngören birinci seçenek için 2 bin asker gerekli görülürken, gözlemcilere eskort ve koruma öngören ikinci seçenekte 5-6 bin askere ihtiyaç olduğu saptanmıştır. Üçüncü seçenekte hafif silahlarla donanmış 4500-5000 askerden oluşan barış gücü ile 3000 ila 5000 arasında değişen ateşkes gözlemci yer almıştır. Son seçenek ise 20 bin-30 bin kişiden oluşan ağır silahlarla donatılmış barış gücü oluşturulmasını teklif edilmiştir. Ancak bu seçeneklerden hiçbirisi BAB Bakanlar Konseyi tarafından uygun bulunmamıştır.
AB üyesi ülkeler arasında barış gücü oluşturulması konusunda görüş birliği sağlanamayınca dikkatler BM üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Böylece, eski Yugoslavya krizine AT’nin müdahale seçeneği ortadan kalkmıştır. AT ülkeleri bundan sonraki aşamalarda gündeme gelen müdahale seçenekleri içinde yer almıştır. Ancak bu AT şemsiyesi altında olmamıştır.
BM Güvenlik Konseyi tarafından 1992 Şubat ayında Hırvatistan’da Sırp ve Hırvat güçleri arasında ateşkesi korumak amacıyla Birleşmiş Milletler Koruma Gücü (UNPROFOR) kurulması kararı almışlardır. Sonraki aylarda ve yıllarda UNPROFOR’un görev sahası Bosna Hersek ve Makedonya’yı da içerecek şekilde genişlediğinde AT ülkelerinin katkısı artarak devam etmiştir. Ancak Almanya, anayasal engelleri nedeniyle bu güç içerisinde yer almamıştır.
1992 bahar ayında başlayan ve 1995 sonuna kadar süren Bosna Hersek iç savaşında barış gücü görevlerini görevlerini BM şemsiyesi altında NATO yerine getirmiştir. NATO’nun Almanya’da bulunan Kuzey Ordu Harekat Merkezi, UNPROFOR çalışmalarına destek için Bosna Hersek’e kaydırılmıştır. Bu dönemde Adriyatik denizi ve Tuna nehrinde NATO ve BAB tarafında ortaklaşa olarak Karadağ ve Sırbistan’a karşı deniz ablukası uygulanmıştır. Bosna üzerinde uçuşa yasak bölgeler, UNPROFOR’a hava desteği ve Bosna Hersek içindeki “güvenli bölgeler”in koruması ise İtalya’da bulunan NATO hava üssünden yönetilmiştir.
UNPROFOR’un Hırvatistan ve Makedonya’daki işlevi geleneksel barış gücü sınırları içinde kalırken Bosna Hersek operasyonu insani konvoyları ve güvenli bölgeleri korumakla sınırlı olmasına rağmen çoğu kez güç kullanmayı gerektirecek koşullar altında gerçekleşmiştir. Ancak BM Genel Sekreteri’nin özel temsilcisi barış gücü operasyonlarını zora sokmamak ve barış gücüne destek veren hükümetlerin askerlerini tehlikeye atmamak için güç kullanılmasına izin vermemiştir.
Güç kullanma ve güç kullanma tehdidinde kararlılığın ortaya konulamaması Bosna Hersek operasyonunda büyük sıkıntılar yaratmıştır. Barış planlarını ve diplomatik çabaları desteklemekle bütünlük taşıyan AT ülkeleri, UNPROFOR içinde yer alan barış gücünün güç kullanması konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. 5 Şubat 1994’de Saraybosna Pazar yerinde katliama yol açan bomba saldırısının ardından NATO tarafından yayınlanan ültimatomda Bosnalı Sırplardan 10 gün içinde ağır silahlarını Saraybosna’nın 20 km.uzağına taşımaları istenmiş, aksi taktirde imha edileceği belirtilmiştir. Bu ültimatomun ardından 18 ay boyunca Saraybosna’ya topçu saldırısı olmamıştır. 28 Ağustos 1995’deki saldırının ardından Bosna Sırp mevzilerine yönelik NATO bombardımanı başlamıştır. Bosna Hersek’te üç buçuk yıl süren savaşa son veren de ABD öncülüğünde NATO güçlerinin Sırp mevzilerine yönelik hava saldırısı olmuştur. Savaşan tarafların liderleri arasında 1995 Ekim ayında Dayton Antlaşması imzalanmıştır.
Yugoslavya krizi, AT’nin siyasal itibarını olumsuz yönde etkilemiştir. 1991 ortasından 1995 sonuna kadar devam eden çatışmaların AT’nin uluslararası toplumda adını öne çıkaran bir eylemi olmamıştır. Barış gücü operasyonlarında ve NATO öncülüğünde 1995’in ikinci yarısında yapılan hava müdahalesinde kimi AT ülkeleri aktif olarak yer almışlardır. Ancak bu eylemler AT adına yapılmamış, ulusal kimliğin öne çıkmasıyla veya başka uluslararası örgütlerin şemsiyesi altında gerçekleşmiştir. Tüm bu süreç içinde, özellikle çatışmalara müdahale bakımından AT’nin Avrupa Siyasi İşbirliği ve daha sonra ODGP çerçevesinde dikkat çeken bir eylem kaydedilmemiştir. Tam aksine Almanya’nın diğer AT ülkelerini beklemeden Slovenya ve Hırvatistan’ı tek başına tanıması, Yunanistan’ın Makedonya’nın adı nedeniyle AT ülkelerinin ortak tutumlarını engellemesi, çatışmalara müdahale konusunda İngiltere ve Fransa arasındaki görüş ayrılıkları ve AT’nin saldırılar karşısında eylemsizliği Maastricht Antlaşması ile oluşturulan ODGP’den beklentilerin düşmesine neden olmuştur.
AT’nin Yugoslavya krizindeki başarısızlığı herşeyden önce erken uyarı ve çatışma önleme mekanizmasının olmamasından kaynaklanmıştır. Bu anlamda, henüz oluşum aşamasındaki ODGP için Yugoslavya krizi büyük talihsizlik olmuştur.
İkinci olarak, AT etnik temizlik amacıyla hareket eden Sırbistan lideri Miloseviç’i cezalandırmada başarılı olamamıştır. AB’nin askeri gücünün bulunmaması, müdahale için altyapının bulunmaması ve ortak iradenin oluşmaması krizin tırmanmasına neden olmuştur. Öte yandan Yugoslavya krizi AT’nin Balkanlar konusunda uzun dönemli bir stratejisinin bulunmadığını göstermiştir.
Her ne kadar Yugoslavya krizindeki AT eylemsizliğ 1998 yılında tırmanan Kosova olaylarında tekrarlanmış olsa da, 1999 yılı içinde ODGP boyutunda meydana gelen açılım AT’nin Yugoslavya krizinden ders aldığını ortaya koymuştur. Petersberg görevlerinin AB içine alınması, Acil müdahale gücü için 50-60 bin kişilik uluslararası bir güç oluşturulması, Siyasal Planlama ve Erken Uyarı Biriminin Kurulması, daha sonra AB Genelkurmayı oluşturulması vb. Gibi gelişmeler AB’nin Yugoslavya krizinden geç de olsa ders aldığını ortaya koymuştur.
6.DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
6.1. BATI BALKANLAR BÖLGESİNDE DEMOKRASİNİN PEKİŞMESİ
2001 yılında, Batı Balkanlar bölgesine demokrasinin pekişmesine tanık olundu. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nde (YFC) yeni bir demokratik önderliğin seçilmesinden sonra, bölge ülkeleri, politik, ekonomik ve idari reformlara daha büyük bir ivmeyle devam ettiler. Ancak, bu konuda ilerleme dengeli olmamıştır ve YFC’nin güney bölgelerinde ve eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya’da şiddet olaylarının yeniden patlak vermesi, bölgede barış ve istikrar arayışında bir gerilemeyi temsil etmektedir. Şimdi AB’nin önündeki görev, Feira Konseyi sonuçlarına uygun olarak, bölge ülkelerinin AB ile bütünleşmesi hedefine doğru ilerlerken, bölgedeki istikrarsızlığa etkili biçimde çözüm bulmaktadır.
İstikrar ve Ortaklı Süreci (İOS), yeni akdi ilişkiler ve bir yardım programı (CARDS) yoluyla, AB üyeliği için potansiyel ülkeler olarak her bir ülkenin kendi temposunda ilerlemesine yardım etmek üzere bir çerçeve sağlamaktadır. Bölgesel İşbirliği, istikrarın pekişmesi için kritik önemde olup, AB’nin Güneydoğu Avrupa’daki taahhüdünün yaşamsal bir unsurudur. Bu, ilave çabalar gerektirecektir. Bölgedeki bütün ülkeler, bölgesel işbirliği çabalarını AB bütünleşmesinin gerekleriyle senkronze etme girişimlerinde yardım almalıdırlar. İstikrar ve Ortaklı Süreci, İstikrar Paktı ve mali yardım, bu açıdan tamamlayıcı bir rol oynarlar.
6.2. AVRUPA BİRLİĞİ-BALKANLAR ZİRVESİ

Avrupa Konseyi Selanik Zirvesi’nin tamamlanmasının ardından 21 Haziran 2003 tarihinde Porto Carras’da AB liderleri ile Balkan Ülkeleri liderleri (Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Sırbistan ve Karadağ) bir araya geldiler. Avrupa Konseyi Başkanı Costas Simitis Balkan ülkelerinin Kopenhag kriterlerini karşılamaları halinde Birliğe üye olabileceklerini ifade etti. Komisyon Başkanı Romano Prodi ise Balkan ülkelerinin grup olarak üye olmayacaklarını, her ülkenin vardığı aşamanın ayrı ayrı değerlendirileceğini belirtti. Balkan ülkelerinin liderleri ise Zirve’nin ülkelerinin AB üyeliği için kendilerine verilen net bir mesaj olduğunu ve gerekli reformları yapmaya hazır olduklarını açıkladılar.
Zirve sonrasında yapılan ortak açıklamada AB’nin hazırladığı Selanik Gündemi’nin taraflarca kabul edildiği belirtildi. Selanik Gündemi kapsamında AB ile Balkanlar arasında ekonomik ve siyasi ilişkilerde ve adalet ve içişleri ile suçla mücadele konularında işbirliğinin artması, AB’nin mali ve teknik desteğinin yoğunlaşması öngörülüyor. Zirve sonrası yapılan açıklamada tarafların Birleşmiş Milletler kararlarını ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin çalışmalarını destekledikleri, Balkan ülkelerinin kendi aralarında işbirliğini geliştirecekleri, Balkanlar’da yapılacak altyapı yatırımlarının Trans-Avrupa Ağları ile uyumunun sağlanacağı, yolsuzluk, organize suç, insan, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı mücadelenin güçlendirileceği ifade edildi.

Yorum yazın