Özne Nedir

Özne Nedir – Felsefede Özne Nedir
Felsefede, Aristoteles’ten günümüze kadar çeşitli yazarlarca değişik anlamlar verilen kavram.

Felsefede, özne kavramının kaynağı, Aristoteles felsefesinde ve onun Eflatun’un İdealar kuramına yönelttiği eleştiridedir. Eflatun’un, nesnelerdeki nitelikleri gerçek varlıklar gibi görerek (İyilik, Doğruluk, Eşitlik, vb.) yanıldığını düşünen Aristoteles, İdeala-rın ve tümel kavramların, her zaman göz önünde tutulması gereken bir özneye, yani töze yüklenmesi gereken nitelikler ya da yüklemler olduğunu ileri sürer.
Töz, ancak,bir özneye yüklemlenmesi dolayısıyla var olabilen yüklemlere karşıt olarak kendi başına var olan şeydir. Bundan ötürü töz, her zaman öznedir. Gene bundan ötürü, sözgelimi, “Sokrates (özne-töz) çirkindir” (yüklem) demek gerekir. Eflatun’un dediği gibi “Sokrates (duyulabilir varlık), kendinde çirkinliğe katılır” önermesini ileri sürmek doğru değildir. Nitekim “çirkinlik ideası, Sokrates’te tenleşmiştir” demek de doğru değildir. Bu çözümleme dolayısıyla, özne (subjectum) kavramı, daha sonraki anlaşılışlan boyunca tözle bağıntılı olarak düşünüldü. Yerkaplayan bir töz (madde) ile düşünen bir tözü birbirinden ayırt eden ve her ikisi de bazı belirlenimlerin konusu (öznesi) olan ve bazı yüklemleri içeren iki tözden söz eden Descartes’ta da aynı görüşü buluruz. Özne (dilbilgisinde kabul ettiğimiz biçimiyle bir eylemin öznesi) çeşitli değişikliklere karşıt olarak kendisiyle özdeş kalan şey olarak düşünülmektedir (değişiklikler, bu tözün “yüklemleri”dir bir anlamda). Gündelik dilde kullanıldığı biçimiyle ruhbilimsel özne kavramında da aynı özelliği buluruz. “Yumuşak, duyarlı, zeki bir özne” sözü, bunun bir örneğidir.
Deneyimci eleştirel anlayış çerçevesi içinde ve İngiliz felsefesinde Hume, en azından algılandığı biçimi içinde fenomenlerde (görüngülerde), özneyi (yaşayan ve düşünen birey) etkileyen ruhsal olayların “arkasında” ve “altında”, sürekli ve kendisiyle özdeş kalan bir tözün bulunduğunu söyleyemeyeceğimizi ileri sürdü. Hume, düşüncelerin ve ruhsal olayların, bir özneye yüklenemeyeceğini (bu düşünceler ve ruhsal olaylar öznenin değişimleri olarak düşünüldüğünde) belirtti. Gerçekten de, “bu iç olayların” bilincinde olduğumuz halde, bunların temelini oluşturan bir kendinde özneyi hiçbir biçimde algılamamaktayız. “Kişisel özdeşlik” konusundaki bu eleştiri, Kant tarafından da benimsendi. Bu felsefeci, dünyayı kuran “transandantal özne”yi, “deneyimsel öz-ne”den kesinlikle ayırdı. Kant’a göre, “ben” dediğimiz şey ya da “düşünen şey” olarak özne, ancak bir düşünceler “yayıcısı” olarak kavranabilir ve biz bu özneyi düşüncelerimizi tanıyıp bildiğimiz ölçüde tanıyıp bilebiliriz ve bu özne konusunda bütün bunlardan ayrı olarak hiçbir fikir edinemeyiz (“ben”in, “düşünen şey” olup olmadığım bilemeyiz). Kant Kritik der rei-nen Vernunft’un (Salt Akim Eleştirilmesi) “Transandantal Diyalektik” bölümünde işte bu görüşleri Ueri sürer. Çağımızda, marxçılığm, psikanalizin ve yapısalcılığın ortak bir noktası olarak özne kavramında bir bunalımın ortaya çıktığı görülmektedir.

Yorum yazın