İslam Felsefesi Tarihi

İslam Felsefesi Tarihi

Yunan düşüncesinde varlığın kökeni, yapısı, oluşun niteliği, bilgilerin kaynağı gibi sorunların ağırlık taşıdığını görüyoruz. Oysa İslam felsefesi daha çok bir ahlak ve din felsefesidir. İslam felsefesinin temel sorunları insan istencinin (iradesinin) özgür olup olmadığı, insan-Tanrı ilişkileri, yaşamın anlamı, doğru ve erdemli yaşamanın yollarıdır.
İnsan istencinin (iradesinin) özgür olup olmadığı, insanın davranış ve yaşamının Tanrı tarafından önceden kararlaştırılmış olup olmadığı gibi sorulara verilen yanıtlar iki ayrı eğilimin ortaya çıkmasına yol açmıştır. İnsan istencinin özgür olduğunu savunan görüşe “Kaderiye”, insan davranışlarının ve yaşamının önceden Tanrı buyruğuyla belirlenmiş olduğunu savunan görüşe ise “Cebriye” adı verilir.


KELAM NEDİR?

Kelam, İslam düşüncesinin, karşısındaki düşünce, felsefe, mezhep ve inançlara karşı savunulmasına yönelik bir düşünce ve araştırma çabasıdır. İslamiyet Tanrı bilimi (ilahiyat) olarak da tanımlayabiliriz. Kelamcılar dinsel doğmaları aklın süzgecinden geçirerek incelerler. Bu nedenle Kelamda, İslam düşüncesinin başka alanlarında gördüğümüz mistik ve dogmatik özellik yoktur. Kelamcıların amacı, Kuran’ı inceleyerek, tutarlı bir düşünce sistemi yaratmak ve birbiriyle çelişen yönleri irdeleyerek uzaklaştırmaktır. Kelamcılar arasında Mutezile adı verilen bir grup düşünür, bilgi sorununda kuşkuculuğa kadar gittiler ve iman edilecek noktalarla, iman edilmeyecek noktaları birbirinden ayıran ölçütü araştırdılar. Bu düşünürler İs- lamda liberal düşüncenin savunucusudurlar. Bunlar, Demokrit, Zenon, Empedokles ve Epikür gibi Yunan filozoflarını incelediler. Özellikle Demok- rit’in atomculuğundan çok etkilendiler. Ancak atomları hep var olagelen öncesiz-sonrasız varlıklar
olarak görmediler. Onlara göre atom yaratılmış bir varlıktı, öncesiz-sonrasız,yaratılmamış ve yaratan biricik varlık Tanrıydı.
Kelam düşünürlerinden bir başka grup da Eşa- riler’dir. Onuncu yüzyılda ortaya çıkan bu akıma göre, insanoğlunun aklı, varlığı kavramaya yetmez. Eşarilerle, Mutezile arasındaki fark, Eşari- lerin aklın bilgi edinme gücünü yadsımalarıdır. Bu grup akıldan çok imana önem verirdi.
İslam felsefesinin eğildiği sorunlara en gerçekçi ve özgün yanıtları veren düşünceye tasavvuf adı verilir. Tasavvufu İslam mistisizmi diye de tanımlayabiliriz. Tasavvuf bir eylem, yaşama ve davranma felsefesidir, bir bilgeliktir. Aynı zamanda bir dünya görüşü, bir felsefedir. Genel olarak, tasavvuf bir yandan bir dünya görüşünü yansıtırken, öte yandan bir seziş ve düşünceye dayanan kuramsal çabaları kapsar. Tasavvuf yoluyla gerçeğe ulaşmak isteyen kişi bir yol göstericinin (mürşidin) izinden gitmeli ve zikir denilen mistik uygulamaları yerine getirmelidir. Böylece şeriattan, hakikate varılabilir.
Tasavvufun varlık sorununa getirdiği açıklama varlığın birliği “vahdet-i vücut” ilkesinden kaynaklanır. Varoluşun kaynağı Tanrıdır. Tanrı tüm varlıklarda vardır. Bu görüş Tanrıyla evrenin özdeş olduğunu savunan tümtanrıcılık (panteizm) görüşünün bir başka yorumudur. Oysa İslam düşüncesinde panteizmin yeri yoktur. İslam inancına göre Tanrı evrenden bağımsız olarak vardır ve evrenin yaratıcısıdır. Tasavvuf felsefesinde Tanrının varlıklarda göründüğünü, ama evrenle bir ve özdeş olmadığını savunanlarla, Tanrının evrenle bir ve özdeş olduğunu (Vahdeti Mevcut-Varolanların Birliği) savunanlar arasında uzun süren tartışmalar oldu. Bazı tasavvufçular bu ikinci görüşü benimsediler ve bir ölçüde materyalizme (maddeciliğe) kaydılar.

FELASİFE VE HUKEMA NEDİR?
İslam Felsefesinde, varlık, yaratılış, bilgilerin kaynağı, oluş gibi sorunlara daha çok dinsel yaklaşımlarla açıklamalar getiren görüşler ve ahlak felsefesi, kaynağını tasavvuftan alır, öte yandan İslam düşüncesinde, Yunan felsefesinin etkisinde kalan ve inançtan çok akıl yordamıyla felsefe sorunlarına çözümler arayan İslam düşünürleri de yetişmiştir. Bunlara felasife (filozoflar) ya da hükema (hakimler-bilgeler) denir.
İslam felsefesinde Batimler diye bilinen akımın temsiloileriyse, dinin temel ilkelerini ve yargılarını özgürce yorumlayarak doğruları bulmaya çalışmışlardır.
Doğa felsefesinin ilk temsilcisi Ebu Bekir Ze- keriya Razi’dir. Batı dünyasında da tanınan düşünür 841-926 yılları arasında yaşamıştır. Razi, doğanın araştırılmasına ve bilimsel gözlemlere önem verdi. Bilgilerimizin kaynağının duyularımızla aldığımız veriler olduğunu söyledi. Sağlam bilgiler elde etmek için tümevarım (İndüksiyon) akıl yürütme biçiminin kullanılması gerektiğini savundu. İslam materyalistleri öteki doğa felsefecileriyle her noktada anlaştıkları halde Tanrının varlığı konusunda ayrılırlar. Onlar “zaman”ı (dehrl) ön- cesiz-sonrasız bir varlık olarak kabul ederler; Tanrıyı ve ruhu yadsırlar. Bu yüzden onlara “dehriy- yun” adı verilir. Bu akımın en önde gelen düşünürü ibni-Ravendi’dir. Ona göre, evren yaratılmamıştır. Hep var olagelmiştir. Din ve peygamberler birer aldatmacadır. Ravendi bu düşünceleri yüzünden hapse atılmış, daha sonra da sürgüne gönderilmiştir. İslam materyalizmi, bu tür baskılar ve eleştiriler yüzünden Batıni eğilimler ve panteizm içinde gizli kalmıştır.
Daha çok Şiiler tarafından benimsenen Batıni görüşte, Kuran bütünüyle özgür biçimde yorumlanmış ve zaman zaman İslam dininin temel ilkelerine ters düşen sonuçlara varılmıştır. Bu akımın yetiştirdiği önemli düşünürler arasında İbni Meymun gibi tanınmış bir filozof, Ömer Hayyam gibi büyük bir ozan da vardır.
Aristo’nun okulunun “peripatos” (gezinenler) adıyla anıldığını belirtmiştik. Arapça’da bu sözcüğün karşılığında Meşşaiyyun kavramı kullanılır. Aristo’nun etkisinde kalan İslam filozoflarına bu ad verilir. Meşşailer yalnızca Aristo’dan değil Eflatun’dan da büyük ölçüde yararlandılar.Meş- şai felsefesinin en ünlü temsilcileri, Farabi, İbni Sina, İbni-Rüşt’tür.Meşşai felsefesi ortaçağ sko- lastisizmini etkilemiş bir felsefe sistemidir.
Farabi, 872-950 yılları arasında yaşamış bir İslam düşünürüdür. Farabi’nin felsefe kuramının temelinde “zorunlu varlık” kavramı yatar. Zorunlu varlık, varoluşunu hiçbir şeye borçlu olmayan öncesiz-sonrasız varlık olan Tanrı’dır. Tanrı’nın varoluşu ile özü, bir ve özdeştir.
öteki varlıklar ise özlerini sonradan kazanmışlardır. Bu nedenle bunlar kendilerinden var olamayan, varlıklarını bir başka etkiyle kazanmak zorunda olan şeylerdir. Farabi’nin metafiziğinde evren ve Tanrı arasındaki bu ayırım daha sonraları ibni Sina’yı etkilemiştir. Tanrı’yı hem varlık hem de öz olarak görmesi onu tümtanrıcılara (panteist) yaklaştırır. Gerçekte Farabi,Aristo’nun madde ve form kuramından büyük ölçüde etkilenmiştir. Varoluş düzeninin kademeli bir yapıya sahip olduğunu ve en üstte “ilkakıl” olan Tanrı* nın bulunduğunu söyler, öteki varlıklar bu “ilk- akıl”dan türemiştir. Farabi’nin en özgün görüşü ise devlet kuramıdır. Düşünür, tüm insanlığı kapsayan bir dünya devleti kavramını ileri sürer.
İbni Sina, Farabi’nin kademeli varlık kuramını benimsemiştir. 980-1037 yılları arasında yaşayan bu ünlü İslam düşünürü de Farabi gibi, zorunlu varlık olan Tanrı’dan katıksız bir ruh doğduğunu ve bu ruhun öteki varlıkların ilk nedeni olduğunu söyler. Bu neden, evrendeki tüm varlıkların.kaynağıdır.
İbni Sina buna “faal akıl” (etkin akıl) adı vermektedir. Gerçekte evrenin doğal düzeninin çok akıllıca kurulmuş olduğu izlenimi böyle bir ilkakıl kavramına kaynaklık etmiştir. İbni Sina metafiziği, yer yer tasavvufa yaklaşır ve mutlu bir yaşamın ancak ruhun arınmasıyla ve etkin akla ulaşmasıyla kazanılacağını öngörür.
Bir başka büyük İslam filozofu ise İbni Rüşd’ dür. 1126-1198 yılları arasında yaşamış bulunan düşünür, batı felsefesi üzerinde en etkili olmuş İslam filozofudur. Meşai felsefesinin önde gelen bir temsilcisidir. Rasyonalist bir filozof olan İbni Rüşd, her şeyin akılla çözümlenebileceğini savunur. İbni Rüşd’ün Kuran da dahil tüm kutsal kitapların metinlerinin bir de içsel anlamı olduğunu söylemesi onu batı dünyasında ünlü bir düşünür yapmıştır. Gerçekte bu düşünceler ondan önce de İslam düşüncesinde öne sürülmüştü; ama İbni Rüşd,Ispanya’da doğmuş ve batı düşüncesiyle daha sıkı ilişki içinde bulunmuş bir filozof olduğu için, batıklarca daha iyi tanınmaktadır. İbni Rüşd, maddenin ve hareketin sonsuz olduğunu, hareketsiz bir oluş düşünülemeyeceğini savunmuştur. İnsan ruhunun ölümsüz olmadığını, ölümsüzlüğün, bedenin ölümünden sonra ruhun yaşaması anlamına gelmeyip, o kişinin anısının gelecek kuşaklarda yaşaması anlamına geldiğini söyleyen düşünürün görüşleri 1240’tan 1513’e kadar Katolik Kilisesince yasaklanmıştır.
Kelamcı filozoflardan Gazzali 1058-1111 yılları arasında yaşamış ve daha çok genç bir yaştayken, bilgisi ve zekâsıyla dikkati çekmiştir.
Gazzali bilgilerimizin kesinliğinin ve sağlamlığının ölçüsünü arar. Gazzali,felsefeye karşı çıktı. Felsefenin bilgi kuramına verdiği açıklamaları yetersiz bularak kuşkuya düştü ve sonunda tasavvufa, mistik düşünceye kaptırdı kendisini. Gazzali bilgilerimizin kesinliği karşısındaki kuşkuculuğa, duyularımızın bizi yanıltabileceği varsayımından yola çıkarak varır. Metafizik konularda aklın yol göstericiliğine güvenmeyen düşünür, filozoflara sert bir dille eleştiriler yöneltir. Sonunda akıl ve inanç ikilemi arasında kalarak tasavvufa gönül verir. Gazzali’nin tasavvufu batı düşüncesini derinden etkilemiştir.
İslam düşüncesinin, doğu dinleri ve felsefelerinin etkisiyle ortaya çıkan bir başka akımı da İş- raki felsefesi adıyla bilinen düşünce sistemidir. Bu akımın öncüsü Şahabeddin Sühreverdi adındaki İslam bilgini, 1155 – 1191 yılları arasında yaşamıştır. Zerdüşt dininden etkilenen filozof, bu dinin ilkeleriyle Meşai felsefesinin ve tasavvufun güzel bir sentezini yapmıştır. İşrak “nur felsefesi” anlamına gelmektedir. Burada, Tanrı gerçeğini kavramak ve bilgeliğe ulaşarak doğmak anlamında kullanılmaktadır.
Sühreverdi, bilgilerin tasavvufta olduğu gibi ne yalnızca inançla, ne de Meşailerin savunduğu gibi akıl yürütmeyle elde edilemeyeceğini, bilgilerimizi elde etmek,gerçeğe varmak için sezgili akla gereksinimimiz olduğunu savunur. Sühreverdi, Zerdüşt dini ve ayrıca Yeni Eflatunculuğun da etkisinde kalmıştır. Düşünürün öğretisi yer yer tasavvuf düşüncesini anımsatmaktadır. O da tasavvuf düşünürleri gibi insanın mutluluğunun Tanrı’ya varmak, doğruyu görmek ve sevgi yoluyla Tanrıyla birleşmek olduğunu söyler. Böylelikle temizlenen, kötülüklerinden arınan insan ruhu rahata erer.
Batı düşüncesini etkilemiş bir başka büyük İslam düşünürü de İbni Haldun’dur. Daha çok tarih felsefesiyle uğraşan filozof 1332-1404 yılları arasında yaşamıştır. Toplumları ve tarihsel olayları incelerken, Tanrı ya da öteki metafizik kavramları değil, bizzat somut olayları veri olarak almıştır. Bu açıdan tarih felsefesi alanında önemli düşünceleri vardır. İbni Haldun’un tarihe bakışı kadercilik ve gerçeküstücülük ilkelerinden uzak, nesnelliğe dayanan bilimsel bir bakıştır.
İbni Haldun toplumları ve ulusları tıpkı biyolojik varlıklar gibi görür. Toplumlar da organizmalar gibi, doğar,gelişir, yaşlanır ve ölürler. Top- lumların, uygarlıkların bu doğuş, yükseliş ve yıkılış aşamalarını belirleyen etkenlerin, metafizik nitelikte olmadığını sosyo-ekonomik nedenlere dayandığını söylemesi bakımından felsefede önemli bir yeri vardır. Öte yandan tarihi bir tekrar olarak görmesi eleştirilere uğramasına neden olmuştur.
İbni Haldun, toplumların dinamizminin üretim ilişkileriyle belirlendiğini, kurumlan ve insan yaşamını, ekonomik koşulların ve topluma egemen üretim biçiminin belirlendiğini söylemesi bakımından Marks’a öncülük etmişti.

Geribildirim

  1. Felsefe Akımları - Ansiklopedi.biz - 03 Şubat 2018

    […] İslam Felsefesi Tarihi […]

Yorum yazın