İnsan Felsefesi ve Sofistler

İnsan Felsefesi ve Sofistler

SOFİSTLER
5. yüzyılın ortalarına doğru Yunanistan siyasal ve ekonomik açıdan bir gelişme dönemine giriyordu. Yaşam düzeyinin gelişmesi, Atina’da demokratik düşüncenin gelişmesini de birlikte getiriyordu. O güne kadar İyonya, Güney İtalya, Batı Trakya gibi Yunan dünyasının uzak merkezlerinde yeşeren felsefi düşüncenin merkezi artık Atina olmuştu. Ancak düşünürler artık kozmos (yaratılış, evrensel oluşum) sorununu bir yana bırakmış, “insan” sorununa eğilmeye başlamışlardı. Artık gündemdeki sorun “Demokratik Atina’nın başarılı yurttaşı nasıl yetişmeli” doğrultusuna kaymıştı.
Böylelikle, felsefenin temel konusu insan oluyordu. Bu dönemin düşünürleri bilgili kişi, bilge anlamına gelen “sofistler” sözcüğüyle adlandırılmışlardır. Ancak daha sonraları Sofistlerin önde gelenlerinden Protogoras, kendisine Sofist adını verirken sözcüğe “Siyasette başarılı olmayı öğreten kişi’ anlamını da yüklemiştir. Sokrates’ten önceki düşünürler grubunun sonuncusu olan Sofistler arasında en önemlileri, Protogoras ve Gor- gias’tır. Onlardan sonra gelenler felsefe düşüncesinin gelişmesi doğrultusunda çalışmaktan çok aklı yanıltan söz bilgiçliğine dalmışlar, bu yüzden
de Sokrat, Eflatun ve Aristo’nun yergilerine hedef olmuşlardır. Eflatun ile Aristo’nun Sofistlere karşı oldukları bir başka nokta da, para karşılığı ders vermeleriydi. Eflatun’a göre böyle bir davranış, bilimsel onura ters düşmektedir.
Sofistler doğa felsefesiyle uğraşmamışlar ve hatta buna karşı çıkmışlardır. Onlar, bilgilerin ve doğrunun kaynağına eğilerek “doğru”nun tek ve kesin bir gerçeklik olmayıp, herkese göre değiştiğini savundular. Sofistler kendilerinden önce gelen düşünürlerin tersine, bilincin ve öznenin dış dünyaya değil, dış dünyanın bilince ve özneye bağlı olduğunu öne sürüyorlardı. O güne kadar felsefe düşüncesinin gelişiminde, zaman zaman birbiriyle taban tabana zıt görüşler savunulması, Sofistlerin doğru diye bir şey olmadığını öne sürmelerine yol açmıştı. Sofistler, yalnızca doğruyu yadsımakla kalmayıp iyi, kötü, güzel* çirkin, haklı, haksız gibi değerlerin de insandan insana değiştiğini savunuyordu. Böylece hem bilgi, hem de değerler alanında bir “bağıllık” (relativizm) ve “kuşkuculuk” (septisizm) felsefesi yarattılar. Sofistler tanrıların varlığından da kuşkuya düşen ilk filozoflardır.
Sofistlerin en ünlüsü olan Protogoras İ.ö. 482- 411 yıllarında Abdera’da yaşamıştır. Protogoras,
bilgilerimizin sınırlı olduğunu, çünkü duyularımızla edindiğimiz izlenimlerin gerçeğin özdeşi olmadığını, bu nedenle de kesin gerçeğe ulaşmanın olanaksızlığını savunurdu. Ayrıca Protogo- ras, bilginin doğruluğunu değil, yararlılığını ölçü almak gerektiğini de öne sürüyordu. Ona göre, yararlı kimse bilgili kimse sayılmalıydı. Bu noktada Sofistlerin yeni bir felsefi görüş olan “pragmatizm”! (yararcılığı) ortaya koyduklarını görüyoruz. Protogoras’ın kendisinden sonra gelen pragmatistler üzerinde büyük etkisi olmuştur.
Sofistlerin ikinci önemli düşünürü olan Gorgi- as, hiçbir şeyin var olmadığını, var olsa da bilinemeyeceğini, bilinse de bu bilginin bir başkasına aktarılamayacağını savunurdu. Gorgias, ilkçağ materyalistlerinden Empedoklesin öğrencisiydi; güzel söz söyleme sanatını çok iyi bilirdi. ,
İlkçağ felsefesinin üç ayrı dönemde incelenebileceğine değinmiştik. İlk dönem olan Sokrat öncesi Dönem, Sofistlerle sona ermekte ve Sok- rat’la birlikte yeni bir döneme girilmektedir.

SOKRAT DÖNEMİ

Sokrates

Felsefe tarihinin en önemli düşünülerinden biri olan Sokrat’ın, yaşamıyla ilgili kayıtlı hiçbir belge bulunmamaktadır. Yazdıkları ve yaşamı hakkındaki bilgilerimiz onun öğrencileri Eflatun ile Ksenefon’un yazılarından kaynaklanmaktadır. Bu bilgilere göre, Sokrat İ.ö. 469 – 399 yıllarında Atina’da yaşamıştır.
Sokrat’la Yunan düşüncesi yepyeni bir alana girmiş, artık dış dünya ve doğayla değil, insanın kendisiyle, ahlak sorunlarıyla, erdemli yaşamın ne olduğuyla ilgilenmeye başlamıştır. Sokrat gerçek
bilginin, insanın kendisine ilişkin bilgi olduğunu söylüyordu ve “kendi kendini tam” sözüyle ün yapmıştı. O da Sofistler gibi felsefe dersleri veriyordu. Ne var ki o, dersleri karşısında para kabul etmiyordu. Sokrat’ı Sofistlerden ayıran temel özellik ise, iyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız gibi değerler konusundaki görüşleriydi. Sokrat, Sofistlerin tersine, bu değerlerin insandan insana değişmediğini, her akıllı varlık için geçerli nesnel değerler olduğunu söylemiştir. Yöntemli bir düşünce süreci sonunda bu değerler herkesçe kabul edilen doğrulardı. Bir filozofun görevi ise, bu değerlerin araştırılması ve herkes için geçerli kı- lınmasıydı. Sokrat bu değerlerle ilgili bilgilerin insan ruhunda zaten var olduğunu, ancak örtülü bir şekilde bulunduğu için, su yüzüne çıkmalarının sağlanabileceğini savunuyordu. Kendisi, bu bilgileri ortaya çıkartmak için karşısındaki insana birtakım sorular yöneltiyordu. Bu işe doğurtma sanatı “maieutike” adını vermişti. Sokrat önce o konuda hiçbir şey bilmediğini söyleyerek “diyaloga” (tartışmaya) girer; karşısındaki ona tartışılan konu üzerindeki düşüncelerini anlatınca da, bu düşüncedeki tutarsızlıkları, çelişkileri, yanlışları yakalardı. Bunu yaparken de genellikle alaycı bir tavır takınırdı.
Sokrat öncelikle ahlâk sorunları üzerinde duruyordu. Ona göre, erdemin kaynağı bilgiydi. Mutluluğun kaynağıysa erdem. Bu felsefe “mutçuluk” (eudaimonism) adıyla ilkçağda yaygınlık kazanmıştır. Bu görüşe göre, mutlulukla erdem özdeştir. Sokrat’ın ahlak felsefesi, sistemli bir öğreti haline gelmedi. Ne var ki, ahlak felsefesinde ilk bilimsel inceleme çığırını açması, nesnel doğrunun varlığını kabul etmesi ve felsefede akılcı “rasyonalist” tutumu benimsemesi onu ölümsüz- leştirmiştir.
Sokrat’ın kişiliği ve yaşam biçimi de düşünceleriyle uyum içindeydi. Doğruyu araştırmaktan başka bir kaygısı olmayan, gerçek bir bilge ve erdemli kişi olması, dönemin genç kuşağı üzerinde büyük etki yapmasına neden oldu. Düşünür, içinde yaşadığı toplumun törelerini, inançlarım, önyargılarını, çelişkilerini, sahteliklerini kıyasıya irdeleyip eleştirdiği, bunu yaparken de saf akıldan başka hiçbir yol gösterici tanımadığı için, yönetici durumundaki kişilerin öfkesini üzerine çekti. Onu, gençliğin ahlakını bozmak, tanrıları yadsımak, kurulu düzeni yıkmak istemekle suçlayarak ölüme mahkûm ettiler. Haklı olduğunu bildiğinden, hapisten kaçması için uğraşan dostlarının bütün çabasına karşın, kaçmayıp kendisine verilen baldıran zehrini içerek ölmüştür. Böylelikle yasalara saygılı olma konusunda bir örnek yaratmak istediği söylenir. Sokrat’ın öğrencisi Eflatun tarafından kaleme alınan savunması büyük ün kazanmıştır.

SOKRAT’IN YUNAN DÜŞÜNCESİ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Bu döneme Yunan Felsefesinin Aydınlanma Dönemi adı da verilebilir. Sokrat’ın ölümünden sonra, onun öğrencileri ve düşüncelerini benimseyenler, onun izinde birtakım felsefe akımlarının gelişmesine yol açtılar. Böylece Yunan felsefesinde
Sokratçı Okullar adıyla anılan Megara, Eliseraı ria, Kynikler, Kyrene okulları kuruldu. Bunlardan en önemlisi Öklid’in (Eukleides) bağlı bulunduğu Megara Okuludur. Bu okul, ‘Sokrat’ın rasyonalizmini, Elea Okulunun felsefesi ile kaynaştırmaya çalışmış; tartışma yöntemi olarak ise Sofistlerin tartışmacı tavrından etkilenmiştir.

Yorum yazın