İlkçağ Felsefe Tarihi – İlkçağ Felsefesi

İlkçağ Felsefe Tarihi – İlkçağ Felsefesi

ANTİK DÖNEM
Felsefenin gelişimiyle ilgili bilgilerimiz, onun anayurdu olarak Yunanistan’ı kabul etmemizi gerektiriyor. “Varlığın kaynağı ve temeli nedir? “/’İnsan yaşamının anlamı ve amacı nedir?”,”Bilgilerimiz nereden ve nasıl gelmektedir?”gibi sorulara ilk kez yanıt arayan eski Yunan filozofları olmuştur. Bu filozofların ilk soruları, evrenin temel maddesinin ne olduğuydu. Bu soruya Miletoslu Tales (Thales), “Su” yanıtını vermiştir. Bilimsel düşüncenin ilk kez bu soruyla doğduğunu kabul edersek, felsefenin Tales’le başladığını söylemek yanlış olmaz.Tales İ.ö.600 yıllarında İyonyabölgesinin önemli kentlerinden olan Miletos’ta yaşamıştır. Yaşamı hakkında fazla bilgi olmamakla birlikte ünlü Atinalı yasa koyucu Solon’un çağdaşı olduğu, Mısır ve Babillilerin matematik, astronomi ve geometri alanlarındaki bilgilerini çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. İ.ö. 585 yılındaki güneş tutulmasını önceden haber vermiştir. Aristo’ya (Aristotales) göre Tales, “su” yani “ark- he”yi evrenin ve maddenin temel unsuru sayıyordu. Her şey sudan türer, sonra yine suya döner. Düz bir tepsi gibi olan yer de su üstünde, sonsuz Okeanos’ta yüzmektedir. İşte Tales’in oluşum kuramının özü budur.
Görülüyor ki, Tales kuramı, mitologyadan bütünüyle kopmuş değildir. Okeanos, Grek Mito- logyasında önde gelen tanrılardandır. Ayrıca Tales suyun tanrısal olduğunu kabul ederdi. Dinsel öğretiyle bu kadar içli dışlı olmasına karşın, Tales’in kuramsal görüşlerini, bilimsel düşüncenin çıkış noktası yapan nedir? Onu felsefenin babası yapan, doğa gözlemciliği ve bu gözlemciliği deneylerle birleştirerek sentezlere varmak çabasıdır.
Antik çağı, üç ayrı dönemde ele almak doğru olur.

SOKRAT ÖNCESİ DÖNEM
Sokrat (Sokrates)’tan önce olan bu döneme, Doğu Felsefesi ya da Metafizik Çağ adı verilmektedir. Tales’in de bağlı bulunduğu Milet Okulu filozofları, bu döneme girer. Milet Okulunda, Ta- les’ten başka, Anaksimenes ve Anaksimandros adında iki büyük filozof daha vardır. Bunlar da Tales gibi evrenin temelini oluşturan ana maddenin ne olduğunu bulmaya çalışmışlardır. Anaksimandros varlığın temelinde, sınırsız ve sonsuz bir “ilk madde” bulunduğunu söylüyordu. Bu “ilk maddeye”, Anaksimandros “Aperion” (sınır- lanamayan) adını vermişti. Tales’in, evrenin ana maddesi kabul ettiği su, Anaksimandros’a göre sınırlı bir varlıktı. Oysa her biçime giren ana madde sonsuz ve sınırsız olmalıydı. Bu kuram, Tales kuramına göre, önemli bir gelişmeydi.
Anaksimenes ise, ana maddenin “Hava” olduğunu savunuyordu. “Bir soluk alan ruhumuz, bizi nasıl bir bütün olarak var ediyorsa, hava da tüm evreni öyle var ediyor” diyordu.
Milet Okulunun bu üç filozofu arasında, ana maddenin canlı ve değişken bir yapıda olduğunu savunması bakımından, ileride maddecilik akımına kaynak oluşturan Anaksimenes’in önemi büyüktür.
Sokrat öncesi dönemin bir başka önemli filozofu da Fisagor’dur. Fisagor da, ana madde sorununa eğilmiş ve evrenin temel taşı olan ilk maddenin “sayılar” olduğuna karar vermiştir. Sisam Adasında doğan sonraları Güney İtalya’ya göçen bu düşünür, aynı zamanda gizli bir din tarikatının da kurucusudur. Bu yüzden kendisinin izinden gidenlere Fisagorcular adı verilir. Fisagorculuğa göre, var olan her şeyde bir uyum, bir oran vardır. Fisagor, çalgı aletleri üzerinde yaptığı deneylerde çalgı telinin uzunluğu ile seslerin perdeleri arasında bir bağıntı olduğunu gözlemlemiştir. Fisagorcular, matematik ile müzik arasındaki bağıntıyı ilk bulan düşünürlerdi. Fisagorcular, bütün gökcisimlerinin ateşten yapılmış bir merkez(Güneş) çevresinde belirli yörüngeler üzerinde döndüğünü ortaya attılar. Bu da, daha sonraları Kopernikus’un çağdaş Güneş Sistemi kuramını geliştirmesine yardımcı olan Güneş-Merkez kuramının ilk biçimidir.
Ne var ki, Fisagor sayıları, soyut kavramlar olarak görmüyor, maddesel yapılara sahip cisimlere benzeyen temel gerçekler sayıyordu. Ama yine de varlığın temelinde, sayıların ve sayısal oranların bulunduğu görüşü, felsefenin gelişimi açısından önemli bir yenilikti.
İyonya filozofları arasında önemli bir yer tutan bir başka düşünür de Efesli (Ephesos) Herak- lit (Heraklitos)’tir. İ.ö. 540-480 yılları arasında yaşadığı sanılan Heraklit,Milet Okulu düşünürlerinden daha gençti. Heraklit, öteki Yunan filozoflarından farklı bir insandı. Soylu bir aileden geliyordu. Çağının toplumsal yapısına küserek bir köşeye çekilmiş ve varoluşun anlamı ve yapısı üzerinde düşünmüştür. Yapıtları anlaşılması zor karmaşık metinlerdir. Kendisine bu yüzden Karanlık Heraklit adı verilirdi. Heraklit yığınları hor görürdü. Ona göre yığınlar her şeyirı görüntüsel yanma takılır kalır, özü her zaman kaçırır, boş inançlara kapılırdı. O da Arkhe’nin (ana madde) ne olduğunu bulmaya çalıştı. Ona göre ana madde ateşti. Ancak bu ateş değişmez bir ana madde olmayıp, her biçime giren ve durmadan değişen bir varlıktı.
Heraklit’in görüşlerini günümüzde önemli kılan, çağdaş anlamda diyalektik yasalarının temelini içermeleridir. Heraklit, evrenin temelinde değişme, akış ve oluşun bulunduğunu söylemekle felsefenin gelişmesinde çok önemli bir sıçrama yapmıştır.
Ona göre, hiçbir şey kendisiyle özdeş kalamaz. Her şey değişir, birbirine zıt yapıda varlıklar birbiri peşi sıra oluşur ve yok olur. Bu akış sonsuza kadar sürer. Ölümden yaşam, yaşamdan yeniden ölüm doğar. “Aynı ırmakta iki kez yıkananlayız” sözü onun felsefesini özetler. Bu başkalaşım, özdeş olanın, kendi karşıtına dönüşmesinden başla bir şey değildir. Görünen görünmeyen haline gelir, büyük küçükle, küçük büyükle beslenir. Doğada da, yaşamda da zıtlar bir arada bulunur. Karanlıkla aydınlık, iyiyle kötü, başlangıçla son bir ve birliktedir. Gerçekte evrende yalnızca oluş vardır. Oluş ise çelişik güç ve gerçeklerin çatışmasından doğar.
Bu sürekli değişim ve gelişim içerisinde, bazı şeyler değişmez gibi görünürler. Bunun nedeni, tüm evreni kapsayan bu değişme ve oluşun, belli bir düzen ve ölçü içerisinde olmasıdır. Heraklit değişmenin önemli bir kuralına “Logos” adını vermektedir. Logos akıldır.Var olanların tümünü toparlar ve düzenler. Logos insanoğlunun gerçek özüdür. Logos’un bilgisine erebilmek için insanın onun doğrultusunda ahlâkçı bir yaşam sürmesi ve oluş yasalarını iyi bilmesi gerekir.
Elu noktada, felsefenin varoluş sorunundan, ahlak sorununa doğru bir geçiş yaptığını görüyoruz. Heraklit, evrenin akıl (logos)la yönetildiğini söyleyerek, kendisinden sonra gelen tümtanrıcı (Panteist) düşünürleri, özellikle Stoacıları etkilemiştir. Ayrıca özellikle Hegel’in diyalektik kuramı üzerinde derin etkisi vardır.

EUEA OKULU
Heraklit’in görüşlerine ilk tepki, Elea Okulu düşünürlerinden geldi. Bu okulun görüşlerinin temelini oluşturan ilk düşünceleri Ksenophones (Xe- nophon) ileriye sürmüştür. İ.ö. 569-477 yılları arasında Efes yakınlarındaki Kolophon kentinde yaşadığı sanılan Ksenophones da Fisagor gibi daha sonra Güney İtalya’ya göçmüştür. Bu okulun en önde gelen filozofu Parmenides’in hocasıydı. Ksenophones “Tüm Varlık Bir’dir” sözüyle görüşlerini özetlerdi. Ayrıca, Homeros ve Hesiod gibi Yunan ozanlarının yapıtlarındaki insan görünümlü tanrılara karşı çıkarak, tanrıların insan edimleri ile anlatılmalarının yanlış ve gülünç olduğunu savunmuştu. Yunan dininin insan biçimciliğine (antropomorfizm) ilk karşı çıkan bilgeydi. Ona göre Tanrı, maddeden arınmış, katıksız görüş, duyuş ve anlayıştır. Bu yaklaşımıyla Ksenophones tektanrıcılık görüşünün ortaya çıkmasında etkili olmuştur.
Elea Okulunun asıl kurucusu sayılan Parmeni- des düşüncelerini “Doğa Üzerine” adlı yapıtında açıklamıştır. İ.ö. 540-480 yıllarında yaşayan düşünür, bu kitabının birinci bölümünde ‘varlık’ın ne olduğunu araştırır. Parmenides, Ksenophones’in düşüncelerini geliştirip daha da soyutlayarak, katıksız ve yalın bir varlık kavramına ulaştı. Bu varlığın, duyularımızla algıladığımız gerçekliğin tam karşıtı olduğunu savundu. Ona göre, duyularımız durmadan değişen bir varlığı bize iletmektedir. Oysa değişen ve çokluk gösteren bu varlık bir hayalden başka bir şey değildir. Bir kuruntu ve aldanıştır yalnızca. Asıl varlık, ne ortaya çıkan ne de yok olan bir şeydir. Kendi kendisiyle özdeştir, tümdür ve içine kapalıdır. Değişmezdir ve sınırı yoktur. Bölünmezdir, zaman i- çinde bulunmadığı halde yine de vardır. Parmani- des varlığa “Bir” ya da “Bir olan” adını verir.
Parmanides’le birlikte metafizik düşünce alanına giriyoruz. Parmanides, koşuk türünde yazdığı “Doğa Üzerine” adlı kitabının ikinci bölümünde, duyuların tanıttığı değişme ve çokluk dünyasının nasıl türediğini anlatır. Duyuların tanıttığı gelip geçici olaylar dünyası aslında gerçek değildir. Bu varoluşun temelinde ise ateş ve toprak vardır. Onun asıl varlık dediği imgesel dünya ve duyguların tanıttığı gerçek olmayan dünya ile ilgili görüşlerinde tutarsızlık vardır. Bu konuda kendi kendisiyle çelişmektedir.
Parmenides, oluş sorununa yalnızca düşünsel planda yaklaşmaya çalışmakla, deneye dayanmayan soyut ve bilimsel açıdan verimsiz bir felsefe yaratmıştır. Yine de gerçeğin araştırılmasında düşünme sürecinin önemini vurgulaması açısından, mantık araştırmalarının ^öncüsü olmuştur. Parmanides’in felsefe kuramını Zenon geliştirmiş; değişmenin, çokluğun ve hareketin var olmadığını, gerçek varlığın değişmez “Bir” olduğunu öne sürmüştür. Zenon, hareketi yadsıyan görüşlerine kanıt olarak ünlü kaplumbağa ile Akhilleus’un yarış örneğini verir.
Akhilleus ile kaplumbağa yarış etmektedir. Kaplumbağa yarışa biraz daha ileriden başlamıştır. Kaplumbağa çok yavaş gitmekle birlikte, hızlı koşan Akhilleus ona hiçbir zaman yetişemeye- cektir; çünkü önce kaplumbağanın bulunduğu yere varması gereklidir. Ama oraya vardığı zaman kaplumbağa biraz daha yol alacağından Akhilleus bu farkı kapatmak için yeniden koşacaktır; bu arada kaplumbağa da biraz daha yol almış olacaktır. Böylelikle Akhilleus kaplumbağaya hiçbir zaman yetişemeyecektir. Yine Zenon’un ok örneği de hareketin gerçek olmadığını kanıtlamaya çalışır.
Zenon’un bu akıl yürütmesinde aldatıcı bir yan vardır. Bu da hareketin “süreksiz” bir gerçek olduğunun düşünülmesidir. Burada düşüncenin sürekli bir gerçek ve ilişki olan hareketi kavrayacak esnekliği gösteremediğine tanık oluyoruz. Zenon’un “antinomia’Mar diye ün salan bu kanıtları, yalnızca aldatıcı mantık oyunlarıdır.
Burada, Yunan düşüncesinin birbirine karşıt iki görüşe vardığını görmekteyiz. Bu düşüncelerden birisi ‘varlığın temelinde sürekli değişim ve oluşumun bulunduğunu savunan Heraklit’in görüşü, ötekiyse, dış dünyanın yanıltıcı bir imgeler (hayaller) çokluğu olduğunu, gerçek ve değişmez varlığın, düşünceyle kavranan “Bir” olduğunu savunan Elea Okulunun görüşüdür. Felsefenin, idealist ve materyalist düşünce biçimlerine ayrılmasının kökleri, bu iki karşıt görüşten kaynaklanmaktadır.


EMPEDOKLES, DEMOKRIT ANAKSAGORAS

Heraklit’in oluşum ve değişim kuramıyla, Elea Okulunun değişmez varlık kavramının birbirini tamamlayan öğeleri ilk kez Empedokles adında bir Yunan düşünürü tarafından bir senteze ulaştırılmıştır. Empedokles, Sicilya’nın güneyinde Ag- rigentum’da İ.ö. 492-432 yılları arasında yaşamıştır. Felsefenin bu döneminde, düşünürler hâlâ evrenin temel öğelerinin ne olduğu sorunuyla ilgileniyorlardı. Empedokles, evrenin ana maddesinin bir tek madde olmayıp, toprak, su, ateş ve hava olduğunu, bu varlıkların da belli bir zamanda ortaya çıkmadığını, hep var olduğunu savunuyordu. Bu maddeler birbirinden bağımsızdılar ve birbirlerinden türemişlerdi. Empedokles bu öğelerin birleşmesini, “sevgi” ve “çatışma” adını verdiği iki güce bağlıyordu. Evrendeki öteki varlıkların oluşumu bu dört öğenin şu ya da bu ölçüde birbirleriyle karışması sonucuydu. Empedokles, değişmeyi mekanik bir anlamda görüyordu. Empedokles’in düşüncesi felsefenin gelişimi doğrultusunda önemli bir aşamadır.
Batı Trakya’da Abdera’da yetişen Demokrit (Demokritos) ise Elea Okulunun görüşleriyle, Heraklit’in ilkçağ diyalektiğini atomculuk adı verilen bir kuram içerisinde senteze ulaştırmıştır. Demokrit İ.ö. 460 ile 370 yılları arasında yaşamıştır. Demokrit evrendeki varlıkların sonsuz sayıdaki çok küçük bir temel maddeden, atomdan oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu temel madde belli bir zaman içerisinde oluşmuştur, değiştirilemez ve yok edilemez. Atomun hacmi vardır, ancak parçalara ayrılamaz. Zaten atom sözcüğü “bölünemez” anlamına gelmektedir. Atomlar uzayda çeşitli hız ve düzenler içinde yer değiştirirler.
Görüleceği gibi Demokrit’in görüşleri, maddenin niteliği konusundaki çağdaş ve bilimsel kuramlara en yakın olan görüştür. Bu bakımdan düşüncenin evrimi doğrultusunda atılan önemli bir
adımı oluşturmaktadır.
Empedokles’in başlattığı,Demokrit’in geliştirdiği bu düşünce akımına “Maddeci” (Materyalist) akım adı veriyoruz. İlkçağ materyalistleri arasında önemli bir yeri olan bir başka düşünür de Anaksagoras’tır. İ.ö. 5. yüzyılda yaşadığı sanılan bu düşünür, İzmir yakınlarında Klozerrıaniai (Kilisman)’da yerleşmişti.
Anaksagoras, Empedokles’ten ve Demokrit’ ten farklı olarak, evrendeki varlığın oluş ve çokluğunu sağlayan gücün “varlığı yoğuran, ona biçim kazandıran akıl” olduğunu söylüyordu. Akıl ya da “Nous” evrenin oluşum amacını belirleyen gücün ta kendisiydi. Anaksagoras’a göre evrensel oluşumun bir amacı, bir gereği vardı. Bu noktada Anaksagoras’ın, Demokrit’in atomların mekanik yer değiştirmesi kuramından farklı bir görüş ileriye sürdüğünü görüyoruz.
Anaksagoras’a göre “Nous”un ya da “akıl”ın harekete geçirdiği ve varlığı belirleyen ana madde çok küçük “tohumlar”dı (spermata). Bu spermataların nitelikleri, tıpkı oluşturdukları maddelerin nitelikleri gibi çok ve çeşitlidir.

Yorum yazın